Mizahın siyasal anatomisi: Hakikat nasıl viral olur?
Günlerdir Deniz Göktaş hakkında birbirine benzer şeyler yazılıp söyleniyor. “Çok cesur, söylenmeyeni söyledi, gerçeklerin söylenmesine hasret kalmışız…” Oysa onların hiçbirisi ilk kez söylenmiyordu.
Bu coğrafyada gerçekleri söyleyen insan hiç eksik olmadı. Gazeteciler söyledi. Akademisyenler söyledi. Öğrenciler söyledi. İşçiler söyledi. Kadınlar söyledi. LGBTİ+lar söyledi. Kürtler söyledi. Aleviler söyledi. Sanatçılar söyledi. Çevreciler söyledi... Yıllardır sokakta direnen, gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, sürgüne giden, bedel ödeyen binlerce insan söyledi. Hapishaneler hakikati söyleyen insanlarla dolu.
İnsanlık dışı koşulları olan kuyu tipi hapishane gerçeği, Deniz Göktaş tutuklanınca gündem oldu. Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve başka bir hapishaneye sevk talebiyle 266 gün açlık grevi yapan Gürkan Türkoğlu, tam da bunlar konuşulurken yaşamını yitirdi.
Sorun hakikatin söylenmemesi değildi. Sorun, söylenenlerin yalnızca belli mahallelerde dolaşıp durmasıydı. Deniz Göktaş başka bir şey yaptı. Bilinen ama konuşulmayanları tüm mahallelerin ortak konusu hâline getirdi.
Dönemin araçlarını ve ritmini iyi kullandı. Politik gündemin dilini didaktik bir nutuk ve slogan olmaktan çıkararak, entelektüel birikimiyle süzdüğü ince bir mizahla kurdu. İnsanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemedi.
Mizahın, iktidarın ciddiyetini bozan, onu sıradanlaştıran gücünü kullandı. Bir anlamda devletin içi boş, tepemizde uçan balonunu kahkahayla patlattı. Söyledikleri bu yüzden dolaşıma girdi, paylaşıldı, çoğaldı. Ve bütün bunları yaparken bedel ödemekten de kaçınmadı.
Türkiye sol hareketi uzun zamandır gerçeği işaret etmenin yeterli olduğuna inanıyor. Doğruyu söylemek ve yalanı teşhir etmek sanki kendiliğinden siyasal bir etki yaratacakmış gibi. Oysa siyaset de gündelik hayatın içine bir biçim kazanarak giriyor.
Mizah yerleşik anlamları yerinden oynatır. Kendisini mutlak ve doğal gösteren iktidar biçimlerinin çatlaklarını görünür kılan kahkaha, otoritenin bizden talep ettiği ciddiyet sözleşmesini bozar.
Deniz Göktaş'ın yaptığı tam da bu oldu. İktidarı onu komik hâle getirerek eleştirdi. Bir iktidar eleştirilere uzun süre dayanabilir ama alay edilmesine dayanamaz. Çünkü iktidarın en önemli sermayelerinden biri, ciddiye alınmasıdır. Mizah da işte o sermayeyi tüketir.
Mikhail Bakhtin, Orta Çağ karnavallarını incelerken kahkahanın siyasal bir deneyim olduğunu söyler. Karnaval sırasında hiyerarşiler askıya alınır. Kralla soytarı arasındaki mesafe kapanır. İnsanlar korkudan kısa bir süreliğine de olsa kurtulur.
Kahkaha, iktidarı doğrudan devirmeyebilir ama onun büyüsünü bozar. Deniz Göktaş'ın sahnede kurduğu dünyada da resmî ideolojinin ağır dili, gündelik hayatın diliyle yer değiştirdi. Dokunulmaz görünenler sıradanlaştı.
Beliz Güçbilmez de Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı kitabında ironinin yalnızca söylenen sözle ilgili olmadığını hatırlatır. İroni, seyirciyle kurulan ortaklığın sanatıdır. Aynı cümlede iki anlamın birlikte yaşayabilmesi, seyircinin söylenmeyeni de duyabilmesidir. Bu yüzden ironi, otoriter rejimlerin en sevmediği anlatım biçimlerinden biridir. Çünkü ironi, tek anlamlılığı reddeder. İktidarsa her zaman tek dil, tek bayrak ve tek anlam ister.
Deniz Göktaş aslında mizahın imkânlarıyla siyaseti yeniden kurdu. Didaktik olmadı, ajitasyona yaslanmadı. İnsanları zaten bildikleri ama uzun zamandır bakmaya cesaret edemedikleri bir gerçeklikle yeniden karşılaştırdı. Ve politik gündem, uzun zamandır olmadığı kadar üstelik de gülümseterek dolaşıma girdi.
Aslında Deniz Göktaş'ın dilini sokakta mümkün kılan, hatırlayan herkeste gülümsemeyle karışık bir özlem bırakan bir kolektif deneyim vardı: Gezi Direnişi.
Başka türlü de olabiliyormuş: Gezi Direnişi
Geriye dönüp baktığımızda, Gezi Direnişi’nin en kalıcı mirası, sokağın dilini değiştirmesiydi. Şiir sokağa taşındı, duvar yazıları mizah dergilerinin sayfaları gibiydi, kostümler vardı, pankartlar şenlenmişti. Bağlama da vardı piyano da, halay da vardı semazen de, barikat da vardı konser de. İnsanlar slogan atıyor, sonra dans ediyor, sonra bir duvar yazısına gülüyor, sonra forumda sabahlıyordu. Duran adam, kırmızılı kadın, maskeli semazen, polisin önünde oturup kitap okuyan öğrenci…
Bu çeşitlilik, siyasetin tek sesliliğine de bir itiraz yükseltmekti. Tek tip sloganın yerine, çoğu aklımızda yer eden binlerce farklı cümle geçti. Tek tip eylem biçimi yerine estetikle yoğrulmuş bir yaratıcılık. Belki de ilk kez bu kadar kitlesel bir hareket, insanlara birbirlerine benzemeden birlikte olabileceklerini hissettirdi.
Walter Benjamin, faşizmin siyaseti estetize ettiğini, buna karşılık özgürleştirici siyasetin sanatı siyasallaştırması gerektiğini söyler. Bu ayrım bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Otoriter rejimler devasa meydanları, tek tip bayrakları, aynı ritimde yürüyen kalabalıkları, tek sesli marşları, güç gösterisini sever ve kendi estetik anlayışıyla itaati görünür kılar.
Gezi bunun tam tersini yaptı. Sanatı siyasete alet etmedi, siyasetin kendisini yaratıcı bir pratiğe dönüştürdü. Bu yüzden Gezi'nin en yaratıcı ürünleri, uzun bildiriler yerine kısa, çarpıcı, mizahı yüksek duvar yazılarıydı. “Faşizme karşı omuz omuza” kadar tanıdık olan sloganların yanına, oyunbaz, gündelik ve yaratıcı cümleler eklendi. Gezi Direnişi insanları yalnızca bir hareketin destekçisi yapmadı, onun anlatıcısı hâline getirdi.
İroni, anlamı tamamlamayı okura ya da seyirciye bırakır, onu metnin ortağı hâline getirir. Gezi'nin dili de böyleydi. Direnişin uyulması gereken, ilan edilmiş resmî bir üslubunu yoktu ama iktidar karşıtı bir direniş içinde kurulan, sokağın tüm renklerini yansıtan, didaktik olmayan, oyunbaz bir dili vardı. Bu yüzden Gezi Direnişi yenilmiş olsa da ürettiği dil yenilmedi.
Bugün Deniz Göktaş'ın sahnesinde duyduğumuz heyecanda, sosyal medyanın yaratıcı muhalefetinde, işçi direnişlerinin sahiciliğinde hâlâ Gezi'nin yankısını duyuyoruz. Çünkü toplumsal hafıza, uygun zemin bulduğunda yeniden canlanır.
Hakkını teslim etmek gereken iki örnek: Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder
Türkiye siyasetinde kendi mahallesinin dışına taşabilen önemli iki örneğe de hakkını teslim etmek gerekir. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, yıllarca hakkında konuşmanın bile cesaret gerektirdiği, devletin her türlü baskı aygıtıyla kuşattığı, toplumun önemli bir bölümünün yalnızca korku ve öfke üzerinden ilişki kurduğu meselelerin, her kesimle konuşulabilir olmasının zeminini yarattılar.
Türkiye’de meclis siyasetinin uzun yıllar boyunca alışık olduğu temsil biçimi ciddi, öfkeli, mesafeli, kendisiyle dalga geçmeyen siyasetçi modeliydi. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, siyasetin soğuk kuralları içinde oynayan iki oyunbozan oldular.
Siyaset, duyulur olanın paylaşımını değiştiren bir müdahaledir. Bu açıdan bakıldığında Demirtaş ve Sırrı Süreyya'nın yaptığı şey yalnızca siyaseti konuşmak değildi, kamusal alanın sesini değiştirmekti. Devletin, siyasetçilerin, uzmanların, televizyon yorumcularının çarpıtarak anlattığı bir gerçeği, gündelik hayatın diliyle konuşulabilir hale getirdiler.
Sırrı Süreyya'nın anlattığı bir anı ya da okuduğu bir şiir, uzun bir konuşmadan daha etkili oldu. Demirtaş'ın ironik yaklaşımları, sayfalarca analizden daha fazla tartışma yarattı. İşte bu yüzden otoriter rejimler mizahtan korkarlar. Çünkü mizah mesafeyi azaltır, yabancılığı kırar, korkuyu aşındırır ve tabu olanı gündelik konuşmanın konusu hâline getirir.
Deniz Göktaş'la aralarında görünmeyen benzerlik de siyasal gündemin etrafında yeni bir kamusal dil kurmalarıydı. İlk kez ortaklaşa konuşulabilir bir heyecan yaratan bu dil, siyasal dönüşüm ihtimalinin de kapısını aralıyordu. Çünkü bir fikir, insanlar onu birbirlerine anlatmaya başladıklarında toplumsallaşır, birlikte hareket etmeye başladıklarında siyasal bir güce dönüşür.
Sokaktan seslenen umut: Doruk Maden İşçileri
Son yılların en umut veren iki gündemi tereddütsüz Deniz Göktaş ve Doruk Maden işçilerinin direnişi oldu. Birisi sahnede, diğeri günlerce süren direnişle insanlara yeniden umudu hatırlattılar.
Doruk Maden işçilerinin farkı, uzun zamandır unuttuğumuz iki siyasal gerçeği aynı anda hatırlatmış olmalarıydı; örgütlü mücadelenin gücü ve bu mücadelenin temsil ve görünme biçimi. Üretimden gelen güçlerini kullanan işçilerin kararlılığı, örgütlü mücadeleye olan ihtiyacı da toplumsal hafızada yeniden canlandırdılar.
Uzun ve artık ezbere bildiğimiz bildiriler okumadılar. Kişisel hikâyelerini, kızgınlıklarını, yorgunluklarını, birbirlerine takılmalarını, kısacası mücadele eden insanı gösterdiler. Bürokratik sendikacılar yerine emek sömürüsünü iliklerine kadar yaşamış işçilerin sesinin duyulmasını sağladılar.
Deniz Göktaş tek başına çok büyük bir kültürel etki yarattı. Ama Doruk Maden işçileri bize başka bir gerçeği yeniden hatırlattı: Tarihi değiştiren, örgütlü mücadeledir.
Son yılların en umut veren iki gündemden biri, sert gerçekleri konuşturacak yeni bir alan açtı. Diğeri, o gerçeğin ancak örgütlü bir mücadeleyle siyasal bir güce dönüşebileceğini hatırlattı.
Yeni bir dünya kurabilmek için dönemin ruhunu kavramak
Bugün dönüp baktığımızda bütün bu örnekler aynı şeyi söylüyor. Deniz Göktaş'ın sahnesi de, Gezi'nin duvar yazıları da, Sırrı Süreyya'nın hikâyeleri de, Demirtaş'ın ironisi de, Doruk Maden işçilerinin direnişi de aynı siyasal gerçeğe işaret ediyor. Siyasal mücadele yalnızca doğruyu söyleme cesareti değildir. Aynı zamanda o doğruyu hangi dille, hangi estetikle ve hangi kültürel biçimlerle dolaşıma gireceği meselesidir.
Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri'nde iktidarın yalnızca polis, mahkeme ya da orduyla ayakta kalmadığını anlatır. İktidar, toplumun ön kabullerini belirleyen bir kültürel hegemonya kurabildiği ölçüde kalıcıdır. Bu yüzden siyasal mücadele yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Yani kültür, siyasetin ta kendisidir. Mizah da, müzik de, sinema da, roman da, sahne de hatta sosyal medya da. Çünkü insanlar, dünyayla kurdukları ilişki biçimiyle değişir.
Yeni bir dünya kurmak için verilen siyasal mücadele, gerçeği görünür kılma çabasıyla sınırlandırılamaz. Güncel olanı iyi kavrayarak, onu güncel dile büründürmeyi gerektirir.
Biçim, içeriği alımlayıcıya uygun olarak görünür hale getiren en önemli araçtır. Aynı düşünce farklı bir dille söylendiğinde başka türlü anlaşılır, başka türlü hissedilir ve başka türlü hatırlanır. Çünkü siyasetin tarihi aynı zamanda hikâyelerin, şarkıların, afişlerin, duvar yazılarının, filmlerin de tarihidir. Ve kahkahaların. Bugün dönüp son yıllarda gerçekten geniş kesimlere ulaşabilen örneklere baktığımızda ilginç bir ortaklık görüyoruz.
Deniz Göktaş bir sahne gösterisiyle tüm ülkede gündem olmayı başardı. Sevilerek ya da sövülerek bütün evlere girdi, bütün masalarda baş köşeye oturdu.
Türkiye sol hareketinin bu meseleyi genel geçer söylemlerle konuşmaktan sıyrılıp, kendi eylem ve söylemlerinde biçim, estetik ve dil üzerine daha çok düşünmesi gerekiyor. Çünkü hiçbir düşünce, onu insanların gündelik yaşamına taşıyacak bir biçime dönüştürmeden yaygın bir karşılık bulmuyor.
Yirminci yüzyılın büyük bölümü boyunca devrimci siyaset programların, bildirilerin ve örgütlerin diliyle konuştu. Ama artık bunlar tek başına yetmiyor. Çünkü artık iletişim araçları değişti, temsil biçimleri değişti, bilgiye ulaşma biçimleri değişti, ikna olma biçimleri değişti. Ve belki en önemlisi, birlikte olma biçimleri değişti. Yeni yüzyılın ruhu da buralarda yatıyor.
Bugün, siyasetin kültürel boyutunu daha çok ciddiye almak ve kültürel hegemonyaya karşı, yeni kültürel biçimler üretmek gerekiyor.
Türkiye sol hareketi uzun zamandır olup bitenleri tekrar tekrar anlatarak siyaset yapıyor. Bildiriler yazıldı, sloganlar üretildi, çok doğru analizler yapıldı ama hiçbiri kendi mahallesinin dışındaki insanların gündelik hayatına sirayet edemedi.
Gezi Direnişi, Sırrı Süreyya Önder, Selahattin Demirtaş, Doruk Maden işçilerinin direnişi ve Deniz Göktaş. İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz görünüyorlar. Ama hepsi çok benzer bir şey yaptılar. Hakikati eğip bükmediler ama anlatım biçimini değiştirdiler. Belki de yeni yüzyılın siyasal meselesi tam olarak burada yatıyor. Yeni bir dünyayı kurabilmek için hem yeni bir dil hem de o dil etrafında örgütlenebilecek ortak bağlar da kurmak gerekiyor.
Hakikatin görünür olması tek başına siyasal dönüşüm yaratmaz elbette. İnsanların harekete geçmesini sağlayan şey, yalnız olmadıklarını hissetmeleri, ortak bir özne olabileceklerinin güveni ve cesaretidir. Mizah, sanat ve kültür, bu noktada devreye girer, çıplak gerçeği estetik bir anlatıya dönüştürerek toplumsallaştırır ama örgütlü mücadeleyle buluşmadığı sürece yalnızca güçlü bir kamusal etki olarak kalır. Kalıcı bir siyasal güce dönüşebilmesi için o etkinin örgütlenmesi gerekir. Bunun yolu da kültürel mücadeleyle siyasal örgütlenme arasındaki bağın güçlü kurulmasından geçer.
Ez cümle, dönemin algoritmasını kavrayanlar yeni bir dünya kurmanın yolunu açacak. Ve elbette, “bir zincir yitirenler bir dünya kazanacak”. Bütün anlamlarıyla.
(SK/EMK)
Kaynakça
Mikhail Bakhtin. Rabelais ve Dünyası. Çev. Çiçek Öztek. Ayrıntı Yayınları, 2005.
Walter Benjamin. Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı. Çev. Ogün Duman. Can Yayınları, 2015.
Henri Bergson. Gülme. Çev. Yaşar Avunç. Ayrıntı Yayınları, 1996.
Terry Eagleton. Mizah. Çev. Esen Tarım. Ayrıntı Yayınları, 2022.
Antonio Gramsci. Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. Belge Yayınları, 1986.
Beliz Güçbilmez. Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı. Deniz Kitabevi, 2005.