Konferans siyasetinin yapısal çaresizliği
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, Türkiye’deki muhalif entelektüellerin ve muhalefetin kökleşmiş bir refleksini bir kez daha görünür kıldı: Devlet baskısı seçici olarak arttığında, siyasal alan daraldığında ve toplumsal kriz derinleştiğinde, çözüm yine konforlu salonlarda kurulan kürsülerde, “demokratikleşme” ve “anayasa” tartışmalarında aranıyor.
Tuğçe Yılmaz’ın bianet’te yayımlanan içeriden eleştirisi, konferansı “kadın ve gençlik temsili” ya da “siyasal hayal gücü” eksikliği üzerinden tartışarak önemli bir müdahalede bulunuyor. Ancak asıl meselenin, kürsüde kimin oturduğundan daha derinde yattığını düşünüyorum. Sorun, belirli “aktörler” değil, bizzat kürsünün kendisi, onun yeniden ürettiği hiyerarşik ilişki biçimi ve toplumsal dönüşümün ancak kurumsal mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşebileceği varsayımı.
Mesele, salondaki mikro hiyerarşileri eleştirmekle çözülebilecek boyutta değil. Karşı karşıya olduğumuz durum, “konferans” formatının, özgürleştirici siyasal eylemi giderek evcilleştiren ve onu denetlenebilir sınırlar içine çeken bir aygıta dönüşmesi. Steril ortamlarda, benzer politik pozisyonlara sahip “aktörlerin” birbirini onayladığı tartışmalar çoğu zaman gerçek bir siyasal karşılaşma üretmek yerine mevcut sınırları yeniden üretiyor.
Oysa özgürlük ve barış, devletin izin verdiği alanlarda üzerine konuşulan soyut idealler değil, sokakta, mahallede, işyerinde ve gündelik yaşamın içinde kurulan somut ilişkilerde tahayyül edilebiliyor. Hiyerarşilerin reddedildiği, kararların doğrudan alındığı ve dayanışmanın kurumsal aracılara bırakılmayıp sorumlulukların paylaşıldığı alanlarda filizleniyor.
“Sürecin halka indirilmesini istiyoruz”
Çoğu konferansın gizli risk alanı, devlet mekanizmalarını ve “Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı” gibi egemen anlatıları tartışmanın doğal zemini olarak kabul etmesinden geliyor. “Demokratik anayasa” ya da “TBMM çatısı altında çözüm” çağrıları, tahakkümün kaynağı olan devleti aynı zamanda çözümün “zorunlu” adresi olarak konumlandırıyor.
Oysa devlet, sorunların çözüldüğü nötr bir alan değil, hiyerarşilerin, sınırların ve meşru siyaset çerçevesinin ayrıcalıklı azınlığın idaresinde üretildiği bir aygıt. Bu nedenle, toplumsal dönüşümü yalnızca devletin tanıdığı kurumsal kanallar içinden düşünmek, daha baştan onun çizdiği oyun alanını kabul etmek anlamına gelir.
Bu tür konferanslar, çoğu zaman toplumsal öfkeyi ve radikal dönüşüm ihtimalini kurumsal müzakerenin sınırları içine çekme işlevi görebilir. Sivil toplum bürokrasisi, farkında olarak ya da olmayarak, sistemin kendisini yeniden üretmesine aracılık eden bir ara katman hâline gelebilir. Böylece siyasal enerji, doğrudan eylem ve tabandan örgütlenme biçimlerine yönelmek yerine raporlara, panellere ve temenni metinlerine sıkışır.
Cishetero kadınların, LGBTİ+’ların ve gençlerin daha görünür olmasına yönelik eleştiriyle de bu meseleye kısmen işaret etmek mümkün, ancak görünürlük temelinde sorunu yalnızca temsile indirgediğimizde, siyasal yapının kendisini gözden kaçırma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz. Mesele, kadınların ve gençlerin daha fazla söz sahibi olmasıyla çözülebilecek gibi değil çünkü temelde sözün hâlâ hiyerarşik bir kürsü düzeni içinde dağıtılması yatıyor.
Kürsüye kimi çıkarırsanız çıkarın, konuşma hakkı yukarıdan belirleniyor ve karar alma süreçleri sınırlı bir çevrenin kontrolünde kalıyorsa, ortaya çıkan yapı da yine seçkinci olacak. Temsil mekanizmalarını daha kapsayıcı hâle getirmek, tahakküm ilişkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Belki de bu mekanizmaların yerini yatay, doğrudan ve gönüllü ilişki biçimlerinin almasını sağlayabilmek gerekiyor.
Bunun imkânı ise konferans salonlarında değil, mahalle meclislerinde, dayanışma ağlarında, işyeri kolektiflerinde, karşılıklı özen, bakım ve yardımlaşma pratiklerinde ve herkesin karar alma süreçlerine eşit biçimde katıldığı otonom örgütlenmelerde aranmalı.
Türkiye’nin sert siyasal gerçekliği, devlete hitaben yazılan temenni metinlerinden çok daha fazlasını gerektiriyor. Bu sert siyasal gerçeklikle cebelleşirken ihtiyaç duyabilecek esas şey, hayatın her alanında hiyerarşisiz, doğrudan ve tabandan örgütlenen bir iradenin inşası.
Kürsüleri çoğaltmak değil, onları gereksiz kılacak ilişki biçimlerini kurmak gerekiyor. Çünkü esaslı özgürleşme, temsil edilmekle değil, birlikte karar alma ve birlikte eyleme kapasitesini yeniden kazanmakla başlayacak. (HÖÜ/TY)