Düşen enerji, yükselen zorbalık
Bugün cereyan eden küresel gelişmelere bakınca siyasetin, ekonominin ve toplumsal krizlerin üzerini örten ve modern dünyanın asıl motoru olan “enerji” gerçeğini görürüz. Modern ana akım, ekonomiyi sadece üreticiler ve tüketiciler arasında dönüp duran, paranın el değiştirdiği, çevrenin ve termodinamik yasalarının yok sayıldığı bir devridaim makinesi olarak tasvir eder. Aynı anlayış doğayı da en iyi ihtimalle “toprak ve ağaç” adı altında önemsiz bir detay olarak görüyor ve fiziksel dünyadan bağımsız bir sistem yaratabileceğini kurguluyor.
Sınıf ilişkilerinin, sömürünün ve eşitsizliğin köklerini anlamak için paranın değil, “artı enerjinin” tarihine bakmak gerekiyor. İnsanlık tarih boyunca enerjiyi doğadan söküp almak için beş temel strateji izlendi. Bunlar devralma, alet kullanımı, uzmanlaşma, kapsamı genişletme ve stoku tüketmedir. Tarım devrimiyle birlikte elde edilen ilk enerji fazlası, toplumda doğrudan gıda üretimiyle uğraşmayan askerlerin, rahiplerin ve elitlerin, yani sınıflı toplumun doğmasına yol açtı. Asıl büyük devrim ve modern sınıfsal uçurum ise güneşin günlük akışından yeraltındaki fosil yakıt stoklarına, yani kömür, petrol ve doğalgaza inilmesiyle yaşandı. Karl Marx’ın o ünlü tespitiyle, değirmen bize feodal beyin olduğu bir toplumu, buharlı makine ise sanayi kapitalistinin olduğu bir toplumu verdi. Fosil yakıtlar, insan kas gücünün sınırlarını aşarak devasa bir artı değer yarattı; üretimi köylerden kentlere taşıyarak işçi sınıfını fabrikalara hapsetti ve sermayenin eline tarihte görülmemiş bir güç verdi.
Şunu kabul edelim, teknoloji tek başına bir sihir yaratmaz; teknoloji sadece doğadan daha hızlı, daha yoğun ve daha yıkıcı bir biçimde enerji çekmemizi sağlayan araçlar bütünüdür. Bu yüzden Jevons Paradoksu denen bir şey var. Bu paradoks bize enerji verimliliğini artıran her teknolojik yenilik, kaynakların tasarruf edilmesini değil, tam aksine o kaynağın kullanımının katlanarak artmasını sağlar, der. Daha verimli buhar makineleri daha çok kömür yaktırdı, daha verimli motorlar bizi daha çok araba sürmeye itti vs.
Bu kısa girişten hareketle asıl sormak istediğim noktaya gelmek istiyorum.
2026 yılından, yani bugünden dünyaya baktığımızda, enerji yollarının, petrol boru hatlarının, Doğu Akdeniz’deki, Karadeniz’deki veya Ortadoğu’daki sondaj ve nakil krizlerinin neden yeniden ve çok daha varoluşsal bir biçimde gündemi belirlediğini nasıl açıklayacağız? Bu sorunun yanıtı basit ama bir o kadar da acımasız bir yasada, yani “Yatırılan Enerjiye Karşılık Elde Edilen Enerji” (kısaca EROI) oranında yatıyor. İnsanlığın tarih boyunca “önce en iyisi” prensibine göre hareket ettiğini artık biliyoruz; çıkarılması en kolay, en sığ, en yoğun ve en kaliteli kaynakları ilk önce tüketti. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir varil petrol enerjisi harcadığınızda, topraktan 100 varil petrol enerjisi elde ediyordunuz (100/1). Ancak 1970’lerde bu oran 30/1’e, bugün ise 10/1’in civarına, hatta yeni keşiflerde daha da alt seviyelere inmiş durumda. İran savaşı sonrası mevcut duruma da bakmak yeterli.
Artık ucuz, kaliteli ve kolay petrol pek yok.
Pastadan kalan son pay
“Peynir Dilimleyici” olarak tarif edilen model bu durumu biraz tarif ediyor. Şöyle ki, bir toplumun ürettiği toplam ekonomik çıktıyı bir peynir kalıbı gibi düşünün, diyor. Eskiden bu peynirin sadece yüzde 5’ini enerjiyi topraktan çıkarmak için harcıyor, geri kalan devasa kısmını eğitime, sağlığa, sanata, refaha ve tüketime ayırabiliyorduk. Ancak 2026’nın gerçekliğinde, enerjiyi elde etmek o kadar zorlaştı ki, peynirin belki de yüzde 20’sini, yüzde 25’ini sırf o sistemi ayakta tutacak enerjiyi bulmak için feda etmek zorundayız. Geriye halka, eğitime ve insanca yaşam standartlarına kalacak pay küçülüyor.
İşte jeopolitiğin bugün çıldırmış olmasının, enerjinin her şeyi belirlemesinin temel nedeni budur! Pasta artık büyümüyor, küçülüyor. Çin, ABD, Rusya ve Avrupa, daralan bu devasa pastadan en büyük payı kapmak, kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bu kaynakların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutmak için ölümcül bir rekabete girdiler. Deniz geçiş yolları ve boru hatları, birer ticaret rotası değil, şah damarıdır. Kapitalizm, sürekli büyüme zorunluluğu olan bir sistemdir; ancak doğa büyümüyor. Bu büyüme paradoksu, ancak emperyalist bir şiddetle ve başka ülkelerin enerji kaynaklarına zorla el konularak çözülmeye çalışılıyor. Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Asya veya Kurdistan’ın yoksul halklarının kaderi, bu acımasız yağmanın gölgesinde belirleniyor.
Bugün devletlerin ve çok uluslu şirketlerin Kuzey Kutbu’nun buzullarını delmek, okyanusun kilometrelerce altındaki karanlık derinliklere inmek veya kayaları kimyasallarla parçalayarak petrol ve gaz çıkarmak zorunda kalmalarının tek nedeni, yukarıda kısaca belirttiğim EROI oranlarındaki o kaçınılmaz düşüştür. Geriye kalan kaynaklar, çıkarılması daha pahalı, daha fazla enerji gerektiren ve çevreyi çok daha fazla zehirleyen düşük kaliteli kaynaklardır. Toplumlar ve ekonomiler enerjisiz kaldıkça, eşitsizlikler keskinleşiyor, zenginler pastadan kalan son payı kendi tekellerine alırken geniş kitleler mülksüzleşiyor.
Arkeolog ve tarihçi Joseph Tainter’ın “Karmaşık Toplumların Çöküşü” teorisi üzerinden de bakıldığında yukarıda kısaca tasvir edilen durumun, jeopolitiğin ve imparatorlukların kaderini belirleyen en temel meselesi olduğu görülecektir. Çünkü imparatorluklar büyümek ve merkezdeki ihtişamı korumak için çeperdeki toplumların kaynaklarına ve artı enerjisine el koymak zorundadırlar. Ancak bir imparatorluk sınırlarını genişlettikçe; bürokrasiyi, askeriyeyi, iletişim ağlarını ve altyapıyı ayakta tutmanın, yani “karmaşıklığın” enerji maliyeti logaritmik olarak artar ve elde edilen marjinal getiriyi aşmaya başlar. Antik Roma, devasa bürokrasisini ve lejyonlarını besleyebilmek için Kuzey Afrika’nın tahılına, Akdeniz’in ormanlarına muhtaçtı ve artan karmaşıklığın getirdiği enerji maliyeti karşılanamayınca çöküş kaçınılmaz oldu. Bugünün hegemonik güçleri de aynı kaderi paylaşıyor. 2026 yılındaki yeni çatışmaların, Doğu Akdeniz doğalgazı etrafındaki donanma restleşmelerinin, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşların veya Asya’yı Avrupa’ya bağlayan devasa boru hatları projelerinin arkasındaki gerçek budur. Azalan net enerji ve düşen EROI karşısında kapitalist merkezler, ellerinde kalan son yüksek kaliteli fosil yakıt rezervlerini ve bunların transfer rotalarını kendi ordularının kontrolü altında tutabilmek için askerileşmek zorundadır. Boru hatları sadece ticari rotalar değil, modern imparatorlukların şah damarlarıdır ve bu damarların kesilmemesi için çeper ülkelerin halkları acımasızca feda edilmektedir. Büyüme zorunluluğu olan kapitalist sistem, daralan enerji pastası karşısında zorbalığa, emperyalist müdahalelere ve kalıcı savaşlara mahkûmdur.
İşçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payı
Modern siyaseti ve sınıf mücadelelerini şekillendiren bu yağmanın, gezegensel ölçekte telafisi imkânsız bir bedeline de “çevre krizi” diyoruz. Kapitalizmin sürekli büyüme hırsı ve yeraltındaki fosil stoku hunharca tüketme stratejisi, insan ile doğa arasındaki o hassas dengeyi, deyim yerindeyse devasa yarığı, geri dönülmez biçimde derinleştirmiş durumda. Enerji elde etmek uğruna karbonu yeraltından çıkarıp atmosfere yığmanın bedeli olarak, Stockholm Dayanıklılık Merkezi, “Gezegensel Sınırlar”ın pek çoğunu çoktan aşmış olduğunu söylüyor. İklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, biyoçeşitliliğin eşi görülmemiş bir hızla yok oluşu ve azot-fosfor döngülerinin bozulması, ana akım iktisatçıların iddia ettiği gibi piyasa sisteminin ufak, düzeltilebilir hataları veya dışsal ürünleri değil; bunlar, doğrudan fosil yakıta dayalı, kâr odaklı büyüme ekonomisinin zorunlu ve mantıksal sonuçlarıdır. Holosen çağının insanlığa on binlerce yıldır sunduğu o durağan, öngörülebilir ve bereketli iklim sona ermiş durumda; artık gezegenin işleyişine tamamen insan faaliyetlerinin, daha doğrusu fosil kapitalizmin yıkıcı izlerinin damga vurduğu, tehlikeli ve kaotik “Antroposen” çağındayız. Büyük Hızlanma adı verilen 1950 sonrası dönemde, yeryüzü sistemleri ile sosyoekonomik sistemler eşzamanlı bir şekilde büyüyerek gezegenin taşıma kapasitesini felç etmeye hâlâ devam ediyor. İklim krizini çözmek için teknolojik mucizeler beklemek veya sistemi kökten değiştirmeden “yeşil” makyajlarla yola devam edilebileceğini sanmak, sınırları olan fiziksel bir gezegende sınırsız ekonomik büyümenin mümkün olduğuna inanmak demektir ki bu, meşhur deyimle, “ya bir delinin ya da bir iktisatçının” inanabileceği bir hal û ahvaldır.
O halde şunu kabul edelim artık; 2026’nın dünyasına ve modern siyasetin arka planına baktığımızda, var olan sistem, gezegenin kapasitesini çoktan aşmış durumda ve aşım durumundaki bir sistem, büyümeye devam ederek sürdürülebilir hale gelemez. “Sürekli büyüme” efsanesinin ve fosil yakıtlara dayalı kapitalist refahın sınırlarına daha ne kadar çarpılabilir? Ekonomik büyümenin motoru olan enerjinin maliyeti arttıkça ve EROI oranları düştükçe, sistem yavaşlayacak ve pastanın giderek küçüldüğü bir döneme gireceğiz. İşte siyaset, tam da bu küçülen pastanın nasıl bölüşüleceği kavgasıdır.
Benzer şekilde sınıf savaşımının bir yönü de artık sadece fabrikalardaki ücret pazarlığı veya anayasal hakların genişletilmesi meselesi değildir. Sınıf mücadelesi, daralan ekolojik alanda, azalan temiz su, tükenen verimli toprak ve her geçen gün maliyeti artan net enerji üzerinde kimin hak sahibi olacağı kavgasıdır. Küresel seçkinler ve merkez kapitalist ülkeler, ellerindeki siyasi ve askeri gücü kullanarak, dünyada kalan son yüksek kaliteli enerji kaynaklarını kendi lüks tüketimleri ve güvenlikleri için sınırların ardında hapsederken; çeper ülkelerin, işçi sınıfının, ezilenlerin ve yoksulların payına sadece iklim felaketleri, kuraklık, savaşlar ve daha fazla mülksüzleşme düşmeye devam edecektir.
Geleceği bu gerçekler üzerine kuran ve gören bir siyasete ihtiyaç duyulduğu açık. Sürekli büyümek zorunda olan, büyüyemediğinde ise krizler yaratarak toplumu ezen bu sistemi kökünden değiştirmeden işler nasıl düzelir, bilemiyorum. Üretimi kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için yeniden planlamak; anlamsız tüketim ve israf odaklı işleri tasfiye ederek, insana doğayla uyumlu, onurlu bir yaşam yaratma fikri bugün cazibeli mi? Buna inanan kesimlerin gücüne ve inancına güvenmek gerek. Büyüme fetişizminden kurtulup, eşitlik ve dayanışmacı bir toplumsal sözleşmeyle yönetmeyi öğrenmekte başka çare de yok.
Özetle varmak istediğim bir yer de şu: Doğanın ve termodinamiğin yasaları taviz vermedi, vermez. Karşımızdaki kriz, yalnızca pompalanacak petrolün bitmesi değil, o petrole dayalı tüm siyasal tahakkümün, sömürünün ve medeniyet kurgusunun sınırlarına dayanmasıdır. Gerçek barış, hakiki demokrasi ve onurlu bir gelecek, ancak enerjimizi birbirimizi veya gezegeni yok etmek için değil; eşit, sürdürülebilir ve doğanın sınırlarına saygılı, yepyeni bir toplumu kurmak için kullandığımızda yeşerecek. Bugün bunun mümkün olduğuna inananlar ile bunu yıkmak isteyenlerin çetin kavgasının tam ortasındayız. (SB/TY)