“istemeden büyüyen bir ağaçtan bahsediyorum
istemeye istemeye büyüyen ağaçlardan” [1]
Patlayıp duran kupkuru ağaçlar, dağ başlarında yeşeren otlardan biliyoruz baharda kimseler ölmüyor. Yeşerip duruyorlar.
Yeniden ve yeniden çiçek oluyorlar ya da dallarını güneşe uzatmış kocaman bir ağaç oluyorlar. Ama inadına yeşerip duruyorlar. İnadına...
İnadın bir diğer adı olsa “dağdağan” olur. Issız, asi ve yabani ağaç. Kayayı bile çatlatıp duruyor dağdağan.
Dağdağanın bir kardeşi olsa o(nlar) olurdu. O yüzden anlatmalıyım onu.
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Onun hikayesi de anneme çıkıyor, kan bağları var. Amca çocukları. Küçük dayım sayılır.
“Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari” [2]
Fısıltılı bir tarihi vardı. Ardından fısır fısır konuşulurdu. Hilvan Direnişi, 12 Eylül, Diyarbakır Cezaevi, işkence ve tabi Newroz. Fısıltılar çocukların gelmesiyle kesilirdi. Yasaklı kasetler gibi. Onun tarihi şehre gelince Kürtçe diye saklanan yasaklı kasetlerin de tarihiydi.
O kasetlerden ilkini doksanlarda gördüm. Şehre birlikte gittiğimiz kuzenim Şivan Perver’den Halepçe’yi çalmıştı. Bende fısıltı tarikatının bir üyesi olmuştum.

Halepçe Ağıtı
İstemeden de olsa fısıltıların kurbanı olup, anneme dönmüştüm. Onun yasaklı diline. Ellerindeki deqlere. Onun yüzü suyu hürmetine küçük kasabadan geçip giden dolmuşlardaki beyaz tülbenti teyzelere el sallamayı da öğrenmiştim. Annelerin elleri kederli oğullarını arayıp durmasın diye. Taşındığımızda da onları hiç unutmamıştım. Fısıltının kavmindendim.
Aynı kavmin evladı olduğumuzdan onunla artık bazı bazı karşılaşmaya başlamıştık. Ardılı birilerini görmek onu sevindirmiş olmalı ki ne zaman bir eylemde, basın açıklamasında beni görse kolumdan tutup “rahmetlinin oğlu” deyip akrabalara gösteriyordu. Rahmetli, rahmetli...
Rahmetli dediği annem, baharda mayısta ektik. Mayısta kimseler ölmez, baharda kimseler ölmez yeşerir. O da bahara ramak kala toprağına ekiliyor.
Bahara ramak kala
Şubat 22. Ölüm haberini alıyorum. Mayısa daha var diyorum. Bahara ramak kalmış. Hem uğruna cezaevlerinde işkence gördüğü halkın barışına ramak var hem çiçeklerin baharına da var.
Maalesef bahara yetişemiyor. Varsıllıktan uzak, “kıtlıyamut”[3] bir hayat.
Defnedilecek. Köye. Anılarımda hep annemin sokaklarında oynadığına inandığım Geyikören Köyüne [4] Orada olmasam asla kendimi affetmem diyorum. Mutlaka orda olmalıyım. Sabah hastaneden alınıyor. Köye uzun bir konvoyla giriyoruz. Yılan gibi kıvrılıp kıvrılıp duruyor. Üç beş mezarın olduğu köy mezarlığı hınca hınç dolu. Mezar taşlarından biri beni kendine çekiyor. Elleri titriyor içerde yatanın. Dedem. Yanı başına gömecekler de bir mırıltı var.
“Ez şehîdim pakrewanim
Hestirê çavên dayikanim
Ez giyana jiyanê me
Ez fedayê niştîmanim”[5]
Kızı. En sevdiği stran. Ağlayanlar, bekleyenler, şaşıp kalanlar, uçsuz bucaksız Hilvan ovasının diplerinde görünen başları karlı dağların ardındakiler bile şaşkın. Elli küsür yıldır birlikte yürüdükleri yoldaşlarından biri.
“50 yıllık mücadele arkadaşımızı kaybettik. Çok üzgünüz. O asla davasından vazgeçmedi” [6]
Notlar:
[1] Didem Madak
[2] Ahmet Arif
[3] Urfa yerel ağzında kıt kanaatin bir versiyonu.
[4] Urfa- Hilvan
[5] https://www.youtube.com/watch?v=nvs_pFPCsA8&list=RDMM&index=1
[6] Urfa 78’liler Derneğinden Bir Yoldaşı
(İT/HA)



