'Babam onu kitaplardan değil, pansuman yaparken tanıdı'
Bazı insanlar tarihe kitaplarla girer.
Bazılarıysa bir insanın hafızasında bıraktığı tek cümleyle yaşar.
İbrahim Kaypakkaya’yı ben önce kitaplardan değil, babamın sesinden tanıdım.
Babam onu anlatırken teorilerden söz etmezdi. Örgütlerden, metinlerden, siyasal tartışmalardan da… Hep aynı yerden başlardı:
“İbo hep gülerdi…”
Sonra biraz susardı.
Çatışmada yaralanmış, yatağa zincirlenmiş bir gençten söz ederdi.
Babam o yıllarda askeri hastanede sağlık çalışanıydı. İlkokul mezunuydu. Büyük siyasi kavramları bilmezdi belki; ama yaranın ne olduğunu, acının kokusunu, insan yüzündeki korkuyu bilirdi. Belki de bu yüzden görevli olmadığı hafta sonlarında bile onun pansumanına giderdi.
Bir yarayı sararken insan bazen fikirlerle değil, insanlıkla karşılaşır.
Aralarında zamanla sessiz bir samimiyet oluşmuştu. Bir gün babam ona:
“Bir mektubun varsa göndereyim,” dedi.
O gün aldığı cevap, yıllar boyunca evimizin duvarlarında asılı kaldı:
“Amca… sen bunları bilmezsin. Sen postaneye girsen peşinden on kişi girer. Çocukların var. Aileme iyi olduğumu söyle yeter…”
İşkenceden geçmiş bir genç…
Kaçmayı değil, kendisini değil; karşısındaki adamın çocuklarını düşünen bir genç.
Bazı cümleler ideolojiden büyüktür.
18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkenceyle öldürüldü İbrahim Kaypakkaya.
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
Türkiye değişti. İktidarlar değişti. Sözcükler değişti. Devrim, devlet, özgürlük, mücadele… Herkes bu kelimeleri kendi penceresinden yeniden tanımladı.
Ama bazı hatıralar, siyasi tartışmaların dışında yaşar.
Benim hafızamda Kaypakkaya; önce babamın anlattığı o hastane odasıdır.
Yaralı bir beden. Zincirlenmiş bir yatak. Yapılan pansumanlar. Ve bütün bunların ortasında eksilmeyen bir gülüş.
Babam yıllar sonra, üniversiteli kuzenimin heyecanlı siyasal çıkışlarını dinlerken hafifçe gülüp şöyle demişti:
“Bu da ben devrimciyim diyor… Ben bir devrimci tanıdım, o da İbo’ydu.”
Sanırım o cümlede büyük kitaplardan daha ağır bir tanıklık vardı.
Çünkü babam fikirleri değil, insanı görmüştü.
18 Mayıs benim için yalnızca bir ölüm yıldönümü değil.
Bir sağlık çalışanının meslek etiğiyle, baskının en koyu zamanında bile hastasına insan gibi davranmasının; yaralı, zincirlenmiş bir gencin ise kendi acısının içinden bile başkasının hayatını düşünmesinin tarihidir.
Dönemler geçer.
İdeolojiler tartışılır.
İnsanlar birbirine haklılıklarını anlatmaya devam eder.
Ama bazı hikâyeler vardır; bir hastane odasında kalır… ve oradan hiç çıkmaz.
(MY/Mİ)