Sarı Zarflar'ın bir Barış Akademisyeni'ne düşündürdükleri
Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek, “sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bir suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu önkabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum.
Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış Bildirisi imzacısıyım. Bu nedenle filmi yalnızca bir izleyici olarak değil, hikâyesi anlatılan insanlardan biri olarak izledim. Zira bu film benim hikâyemi (hatta kâbusumu) kendine konu olarak seçmiş.
Türkiye de miyiz? Almanya’da mı?
Yukarıda ifade ettiğim gibi, filmi izlemeye giderken akademik özgürlüklere, hele hele Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne gönderme yapacağını bilmiyordum. Bu bana sürpriz oldu. Filmin başkahramanı Aziz Hoca Ankara’da bir Güzel Sanatlar Fakültesi’nde profesör, aynı zamanda oyun yazarı ve tiyatrocu eşinin oyuncu kadrosunda bulunduğu Devlet Tiyatroları’na oyun yazıyor. Eşi, tiyatrocu Derya da onun yazdığı ve kapalı gişe bir oyunda başrolü oynuyor. Daha ilk sahneden Derya’nın son derece politik biri olduğunu, oyunu izlemeye gelen valiyle fotoğraf çektirmeyi reddetmesinden anlıyoruz. Günümüz Türkiye’sinde geçen bir filmde, Devlet Tiyatroları’nda kadrolu bir oyuncu, ki bir kamu görevlisidir, hem de başrol oyuncusu valinin fotoğraf çekimine çıkmıyor. Daha ilk baştan, “nasıl olur!” diye sormadan edemedim.
Bir sonraki sahnede eşi Profesör Aziz’i bir eylem alanının yanından geçtiğini gördüğüm an kafam karıştı. İnsanlar, yerler, polisler, pankartlar, hiç Türkiye gibi durmuyor! O an bu sahnelerden önceki anonsu hatırladım: “Berlin als Ankara/Ankara yerine Berlin”. Neden acaba yönetmen böyle bir şey tercih etti? Maalesef bu noktadan sonra filme hiç adapte olamadım. Mekânlardan ötürü sürekli hikâyenin Almanya’da geçtiğini sanıp, “aa burası Ankara’ydı ya” diye kendi kendime hatırlatırken buldum kendimi. Bu tercih, filmin kurduğu dünyaya girmemi zorlaştırdı.
Sonraki sahnelerin birinde Aziz Hoca’nın meslektaşı “Haberi duymadın mı?” diyerek geliyor ve hep birlikte Azizlerin evine gidiyorlar. Belli ki tüm ekip orada toplanmış ve durum değerlendirmesi yapılıyor. O an uğultu şeklindeki konuşmalardan şunu repliği yakaladım: “Bildiride şiddete yönelik bir çağrı yok” minvalinde bir cümleydi. O an bende jeton düştü. Film Barış Bildirisi’ni imzalayan bir akademisyenle ilgiliydi. Garip bir his geldi ve içimden “şimdiye kadar emin değilim ama umarım iyi bir filmdir,” diye geçirdim.
Ancak 2 saat 7 dakikayla kısa sayılamayacak filmde karakterlerin değişiminde yüzeysellikler söz konusuydu. Derya başta çok politik, gözünü budaktan sakınmayan, kendini tiyatroya adamış, valiyle fotoğraf çektirmeyecek kadar politik bir karakter gibi görünse de onun hangi ara ana akım dizi sektörüne yenildiğini anlayamadım. Aziz karakteri de hayli politik görünüyordu ancak onun karakteri de derinlikten yoksun olunca yaptığı her şey sakil kaldı. Duruşma sahnesinde ise “yerli ve milli” mahkeme salonlarımızdan eser yoktu. Almanya mimarisine has, Almanca dövizli mahkeme salonu bu nedenle bana biraz müsamere havası verdi. Hakimler, avukat, savcı… Bu sahnedeki oyunculuklar da tatmin edici değildi. Bizzat ağır cezada savunma yapmış ve duruşmaları izlemiş biri olarak yardımcı oyuncunun savunmasını yaparken hâkime bağırıp çağırmasını da fazla teatral bulduğumu söylemeliyim. Dahası duruşmaların tam ortasında sokak akademisine gitmeyişleri üzerine Aziz ve meslektaşı arasında tartışma çıkması, yönetmenin Barış Bildirisi imzacılarından tanıdıklarıyla konuştuğu ve “bunu da koyalım, bu da yaşanmış,” diyerek sahnelere karar verdiği izlenimi uyandırdı. Bu nedenle bazı sahneler bana yaşanmış bir deneyimin içinden değil, sonradan derlenmiş gözlemlerin bir araya getirilmesinden oluşmuş hissi verdi.
Temsildeki sorunlar
Bundan başka bir de şu özel okul meselesi var. Filmde çiftimiz lise sınavlarına hazırlanan kızlarını özel okula göndermeyi planlıyorlar. İkisi de işlerinden edildiği halde, Derya hala kızını Robert Kolej’e göndermekten bahsediyor. Bu noktada filmin inandırıcılığı benim açımdan daha da zayıfladı, zira üniversiteden atılan barış imzacılarının büyük çoğunluğu çocuklarını Robert Kolej’e göndermek şöyle dursun, mutfak masraflarını nasıl karşılayacaklarını kara kara düşünüyorlardı o günlerde. Bu noktada parantez açmak isterim, az önce “üniversiteden atılan barış imzacıları” dedim çünkü barış imzacılarının sadece bir kısmı üniversiteden atıldı: 2212 imzacıdan 406 akademisyen. Bunun altını tekrar tekrar çizmek isterim çünkü her barış imzacısı bir gecede işinden olup, nasıl hayatta kalacağı sorusuyla yüz yüze gelmedi. Bilemiyorum, belki yönetmen daha çok üniversiteden atılmayan imzacılarla konuşmuştur ve işinden edilen akademisyenlerin yaşadığı ekonomik buhranı belki bu nedenle tam da iyi yansıtamamıştır.
Sonra Derya’nın ağabeyi meselesi var. Elbette kardeşler bambaşka hayatlar sürebilirler, farklı ideolojilere, farklı yaşam biçimlerine sahip olabilirler. Ancak buradaki seçim “hani biraz da seküler-dindar çatışması gösterelim,” niyetiyle yapılmış gibi. Bir de üzerine ergen kızın uyuşturucu kullanan arkadaşlarla takılmaya başlama hikayesi eklenince, izleyici olarak sosyal mesaj bombardımanına tutulmuş hissettim. Halbuki, ifade özgürlüğü daha da ötesi akademik ifade özgürlüğü üzerinde baskı yaşayan bir akademisyenin sergüzeştini anlatırken illa ülkenin o anki her sorununa değinmek gerekmiyordu, yaşanan mesele zaten son derece vahim.
Diğer yandan, biri profesör, biri devlet tiyatrolarında kadrolu başrol oyuncusu bu iki karakterin kariyerlerinde bulundukları yere bakacak olursak, hem sosyo-ekonomik anlamda otoriteleri olan, bir anlamda güç sahibi insanlar olmaları gerektiğini de unutmamak lazım. Onlar böylesi ağır sonuçlarla karşılaşıyorsa, üniversiteden atılan, henüz asistan kadrosunda, doktorasına yeni başlamış ve kariyerinin daha en başında olan barış imzacılarının yaşadıklarını varın siz düşünün. Ne ekonomik ne mesleki ne toplumsal güç… Benim durumum işte bu kategoriye giriyordu. Filmde gösterilenlerin en az iki katı kadar sarı zarf ve davayla uğraştım. Bir pathos yaratmak için söylemiyorum bunları, ancak “barış imzacıları üniversiteden atıldı” deyince maalesef, üniversiteden atılmamış, kariyeri devam eden, politik, ekonomik ve sosyal gücü olan akademisyenler ön plana çıkıyor. Durumu çok daha kırılgan, mesleğinin başında, taşra üniversitelerinden atılan akademisyenlerin sesleri duyulmuyor. Filmde de bu durumun tekrarını görmek maalesef bende hayal kırıklığı yarattı.
Sarı zarf ne demekti?
Ve son olarak “sarı zarfın” neyi temsil ettiği de yeterince açıklanmıyor. Belki filmin başında minik bir not düşülebilirdi ya da film esnasında anlaşılması sağlanabilirdi. Zira filmi izleyen yabancı arkadaşlarım filmin adının neden “sarı zarflar” olduğunu anlayamamışlardı. Film hakkında konuştuğum söz konusu arkadaşlarım filmin kahramanının tam olarak “hangi suçtan” yargılandığını da (bildiri meselesini zaten yakalayamamışlardı), genel bağlamı da anlamlandıramamışlardı.
Çatak’ın “Öğretmenler Odası” filmini çok beğendiğim için, bu filminden de umutluydum. Ancak bizzat bu acı tecrübeden geçmiş bir akademisyen olarak film beni ikna edemedi, beyazperdede gördüklerim benim yaşadıklarımın yalnızca bir karikatürüydü… Ancak bunun nedeni yalnızca bazı sahnelerin, karakterlerin ya da mekânların inandırıcı gelmemesi değildi. Asıl mesele, Barış Akademisyenleri deneyiminin kendi içindeki eşitsizliklerin görünmez kalmasıydı. Profesörlerin, tanınmış isimlerin ve belirli bir toplumsal sermayeye sahip akademisyenlerin hikâyeleri anlatılırken; kariyerinin başında, taşra üniversitelerinde çalışan ve çok daha kırılgan koşullarda hayatta kalmaya çalışan akademisyenlerin hikâyeleri bir kez daha arka planda kaldı.
Yine de tavsiye ederim. Gidin, filmi izleyin. Belki film, bazı izleyicileri Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’nin ardından yaşananları araştırmaya da sevk eder. Böylece yüzlerce akademisyenin hayatını on yılı aşkın süredir altüst eden bu süreçten; 406 akademisyenin üniversitelerden ihraç edildiğinden ve birçoğunun (benim gibi) hâlâ görevlerine dönebilmek için hukuk mücadelesi verdiğinden haberdar olunabilir.
(CÖG/HA)