Osman Özarslan ile Hafriyat üzerine
Türkiye, geçmişin ve bugünün sert gerçekliği arasına sıkışmış, sürekli kendi üzerine yeni katmanlar ekleyen uçsuz bucaksız bir bellek sahasıdır. Bu coğrafyada katmanlar arası geçişlerin hızı, bizi tutarlı bir görme zemininden mahrum bırakırken, hatırlama süreçlerimizin sürekliliğini sağlayan eksenleri de kırıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma belleğimizi benliğimizden uzaklaştırarak sınırları muğlak bir öznellik inşa ediyor.
Yazar akademisyen Osman Özarslan’ın ilk romanı ’Hafriyat’ İletişim Yayınları'ndan çıktı. Roman resmi tarihin dışında kalan yaşam anlatılarını, ötelenmiş sesleri ve görünmez kılınmış geçmişleri bugünün çatlaklarından yankılandırarak okuru bastırılmış tarihin altındaki görünmez yaşam parçalarıyla tanışmaya ve yüzleşmeye davet ediyor.
Özarslan, 'definecilik' olgusunu zenginleşme hayali ya da taşra meşgalesi olarak değil bu toprakların asli sahiplerinden devralınan dilsiz mirasa hoyratça ve çaresizce tutunma çabasını anlatırken, bugünün insanının köklerini bilmediği ya da adını koyamadığı geçmişiyle çarpık bir ilişki kurduğunun altını çiziyor. Hafriyat, okuru Türkiye'nin bitmek bilmeyen 'şimdi'si ile kadim 'geçmiş'i arasındaki tekinsiz boşlukta yürütürken bize hatırlamanın bir lütuf değil, ağır bir işçilik olduğunu fısıldıyor.
16 yıllık bir demlenme süreci
‘…. bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.’’
Kitabın sonunda, yazım sürecinin 2008 yılına kadar uzandığını görüyoruz. Bu kadar uzun bir süre bir metinle yaşamak karakterlerin ve mekânın sizin zihninizde nasıl bir evrim geçirmesine sebep oldu?
Buradaki karakterlerin tamamı gerçek hayatta varlar ve olayların tamamı da neredeyse gerçek olaylar, yaşayanların hatırasına saygısızlık etmemek için mekânların ve kişilerin isimleriyle oynadım ve zamanda kaymalar yaptım. Sorunuzu buradan yanıtlamaya başladım çünkü Burdur Çavdır’da doğdum.
Birkaç cümle ile anlattığım şeyler benim hayatımın parçası. Bir de teknik bir mesele var, metni öncesinde kısa film sonrasında uzun metrajlı film olarak tasarladım, fakat Kültür Bakanlığı’ndan gerekli destekler alınamayınca romana dönüştü. Dolayısıyla, bu zaman karakterler üzerinden anlatmak istediklerimi bir çocuk gibi büyüttüğüm bir süreçti.
Tanıdığım insanların hayatlarına, on altı yıl boyunca daha derinden gözlemleyerek baktım; onların neden böyle bir kader yaşıyor olduklarını anlamaya çalıştım. Zaten bu yüzden adı Hafriyat. Marks’ın 18 Bruimere’de söylediği gibi ‘Genç kuşaklar sürekli önceki kuşakların hayaletleri, karabasanları ile mücadele etmek zorunda kalırlar’.
Taşrada bu biraz daha fazladır dolayısıyla biz bir bakiyenin üzerine geliyoruz. Hafriyat’ta bunu anlatmaya çalıştım aslında, Roma Dönemi’nden başlayan çok alakasız gibi görünen bir hikâye sonrasında II. Meşrutiyet'te başka bir hal alıyor, Cumhuriyet, 90’lar ve 2000’ler arası başka başka bağlamlar kazanıyor, işte bir kaderin hikâyesini tüm bu dönemler boyunca anlatmaya çalıştım.
Bu anlamıyla talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz Roma’nın en kıyıcı imparatorları bu topraklarda yaşadı, Persler ve Yunanlılar bu topraklarda savaştı. Osmanlı, benim anlatmaya çalıştığım Teke Yöresinin üzerinden defalarca geçti. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca insanlar kıyıma uğradı. Alevi oldukları için, tahtacı oldukları için, vergi vermedikleri için, askere gitmek istemedikleri için ve bunun sonucunda bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.
"Hatırlamak kolektif bir iştir"
‘’Bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış.II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlı'nın belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır.’’
Romanda bir evin kuşaklar boyunca değişen yüzlerini görüyoruz, Mekân aynı, ancak hayatlar değişiyor. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal hafızasını da bu üst üste birikmiş hafriyat katmanlarına benzetebilir miyiz?
Hafıza benim özellikle çalıştığım alanlardan bir tanesi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Belki bir lanettir!... Fakat ortalama bir insandan daha güçlü bir hafızam var ve bir sürü şeyi hatırlamak acı verici... İnsan neden hatırlar ve neyi unutur? Bu bağlamda anladığım şey şu: Hatırlamak kolektif bir iştir.
Bizler etrafımızdaki nesnelere bakarak, çevremizdeki insanlarla konuşarak ve özellikle şimdinin dünyasında dijital dünyanın etkisi ile hatırlar veya unuturuz. Kitabın tarihsel kesiti Roma dönemi ve 2000’ler ve bilerek bunu bu zaman dilimlerine ayırdım.
Ben lisansta Tarih okudum ve aslında bir şekilde kendi tarihçiliğim ile beraber, hesaplaşma gibi de düşünebiliriz çünkü sizin sorunuz ile alakalı olarak Tarih bu topraklarda çok kolay gibi görünen ama aslında dünyanın en zor mesleklerinden birisi.
İkincisi, bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış. II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlının belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır. Bu yüzden, kitabı ben üç tarihsel katman olarak tasarladım. Köyün içerisindeki ev de bu katmanların bir yansıması olarak tasarlandı.
Birincisi açılış: ‘masal zaman’… Yani definecilerin ya da bize masal anlatmayı seven insanların görmek istedikleri biçimde karşımıza çıkan bir masal zamanı İkincisi: Cumhuriyet öncesi ve yer yer Cumhuriyeti de kapsayan kabaca 1910-1960 arası zamanı kapsayan ‘nostaljik zaman’. Ve son şimdinin sert gerçekliğine giriş… Bu yüzden kitabın güncel zamanını 2000’lerde durdurdum. Çünkü bugün hem küresel hem yerel ölçekte yaşadığımız birçok dönüşümün izleri o dönemde belirginleşti.
Türkiye’de Özal sonrası dönüşüm, Kürt meselesindeki çatışmalı süreç, 2000 yılındaki cezaevi operasyonları, 2001 ekonomik krizi ve 2002’de AKP’nin iktidara gelişi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasındaydı. Kitapta bunların üç temel zaman olarak yer almasının nedeni bu. 2000’ler toplumsal dönüşüm açısından önemli bir kırılma dönemiydi; kırsal yaşam değişti, kent yoksulluğu daha görünür hâle geldi.
Normal tehlikeli bir kelime
’’Absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır.’’
Kitabın kahramanları için ‘absürt’ tabirini kullanıyorsunuz. Ancak bu karakterlerin yaşamları kendi tercihleri değil, sanki bir zorunluluğun sonucu. Neden gerçeklik taşrada bu biçimde yaşanıyor ve sizce Türkiye gerçekliğinde ’normal’ nedir?
Normal tehlikeli bir kelime ama bunu kabul edilebilirlik üzerinden düşünürsek ya da insana yakışır haysiyetli bir yaşam üzerinden düşünürsek bence insana yakışan ‘norm’ haysiyetli bir şekilde yaşamak ve gömülebilmektir.
İnsan hayatının anlamını biz çoğunlukla ölme biçimlerine ve ölenlere nasıl muamele yapıldığına bakarak anlayabiliyoruz. Siz de bilirsiniz ki Sophokles’in klasik trajedisi Antigone’si aslında dünyanın üzerindeki en büyük lanet ölülerinizle ne yaptığınız yahut yapamadığınızdır. Özellikle 6 Şubat depremine baktığımızda biz ölen insanlarımızın insan haysiyetiyle nereye gömüldüğünü göremedik.
Dünyada bundan daha absürt bir şey olamaz! İkincisi taşra meselesine gelirsek, insana saçma gelen şey müdahale edemediği, iradesini katamadığı dolayısıyla kendi iradesi dışında olan şeyler. Taşrada yaşayan insanların gerçekten bir hayatı var mıdır, onlara kaç kuşaktır atalarından kalma evler, düşmanlıklar, dostluklar dışında bir hayatları var mıdır? Bunun din ve millet ile de bir alakası yoktur. Yunanistan’dan gelen Türkmenlere yahut Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlara baktığımızda yine orada da devredilen kaderlerini yaşadıklarını görürüz.
Bu anlamıyla absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır. Bu kavramı tam da bu zamanlarda daha şiddetli hissetmemizin büyük sebebi, bizim kendi irade imkanlarımızın dijital algoritma terörü ile aşırı güçlenmiş feodal teknokratik rejimlerle ya da denetleme mekanizmaları ile elimizden alınarak sosyal devletin tasfiye edilmesiyle daha derinden yaşıyoruz.
Sivil toplumdan örgütlenme imkânlarımızdan soyutlanıyoruz, bizim önümüze konulanı kabul etmekten başka çıkar yol yok gibi görünüyor, bu yüzden zaten deli gibi distopik edebiyat okuyoruz, ya da distopik filmler-belgeseller izliyoruz son zamanlarda. Mary Shelley’in 1818’lerde yazdığı Frankenstein, yahut Kafka’nın 1915’te yayımlanan ilk uzun eseri Dönüşüm. Hepsi yüzyıl sonra best seller oldu. Bu yüzyılda absürt ve distopyaya dönüşümüzün bir gerçekliği var.
Testosteronlu kokular
“… Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım; iki psikologdan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.’”
Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse tamamı erkek bunu bir tür definecilik ile ‘erkekliğin ispatı’ yahut ‘mitolojik bir kahraman olma’ çabası olarak okuyabilir miyiz?
Burada birkaç teknik mesele var birincisi kahramanlarımızdan tek kadın olan Yadigâr’da aslında olmayacaktı o da erkekti fakat bir arkadaşımın müdahalesiyle kadın oldu. Ben taşralı bir erkek olarak erkeklerin dünyasını daha iyi biliyorum. Bir erkek olarak Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım. İki psikologtan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.
İkincisi ben bu romanı erkeklerin testosteronlu kokuları gelecek şekilde yazmak istedim. Üçüncüsü, öyleymiş gibi yapıyoruz ama erkeklerin dünyasında aşka pek yer yok, bu yüzden Hafriyat’ta aşk yok bunu iki sebepten dolayı yapmadım.
Birincisi, edebiyat dünyasının reçetesi gibi görülen roman varsa aşk olmalıdır düsturunun dışına çıkmak istedim. Tüm bunlardan kaynaklı olarak erkekleri daha çok yazdım ve erkeklere bakınca ne yapmaya çalıştıklarını da daha kolay anlayabiliyorum, çünkü sizin de söylediğiniz gibi, erkekliğin şemaları daha net erkekliği ispat etmek, yarışmak yahut mitolojik bir kahramana öykünmek.
Campbell’in kahramanın sonsuz yolculuğunda anlattığı mitopoetizm de bir erkeklik hikâyesi aslında. Bir arkadaşımla, defineci bir ekiple yaptığımız mülakatta, ekip, Köyceğizde bir yamaçtan ötekine ana karayı delerek karşı yamaca geçtiklerini anlatmışlardı. Gerçekse kötü, yalansa daha da kötü ama her durumda, burada mesela dikkatle baktığımızda Ferhat ile Şirin hikayesini görebiliyoruz. Bunun define motivasyonu olmadığı açık burada hümanizmanın, rasyonel dünyanın sınırlarının dışındaki çizgilerde cinler, periler ve erkekler var.
Bir iskambil kağıdına servetini basmak
‘’Bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? …. Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine nasıl düşebilir?’’
Hafriyat’ta defineciliğin taşrada sınıf atlama, yazgı bozma, hayattaki ezilmişlikten kurtulma gibi umut barındıran vaatleri sonu hüsran ile bitse de süreklilik barındıran bir istenç olmasının nedeni sizce nedir?
Bu soru benim tüm akademik hayatım boyunca anlamaya çalıştığım şeylerden biridir. Mesela bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? Veya bir insan tüm hayatını bir dövüş horozuna ya da dövüş köpeğine nasıl adayabilir? Ya da biri bir yerde bir işaret gördüğünü ve bunun sonucunda da orada tonlarca altın olduğuna kendisini nasıl inandırabilir? Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine düşebilir?
Gerçekten böyle insanlar olmakla birlikte onlara saygı duyarak diyebilirim ki; Burada, benim anlamaya çalıştığım ilk mesele bu insanlar neden bunun peşinde ve onları ikna eden şey ve onları bunların peşinde koşmaya iten motivasyon ne?
İkincisi ise, ben bunun bireysel bir şey olmadığını düşünüyorum. Bence defineciler bu dünyadan umudu kalmamış insanlar ve tutunamamışlar, bunu besleyen bir sistem var. Ayrıca, dinsel kaynaklı spiritüalizm taşrada olabildiğince yaygın; cincilik, falcılık, okültizm yani arkeolojik ikonografi ve semiyotik okumasından oldukça uzak yorumlar. Bunlara ek olarak, insanlar hem kendileri hem çocukları için devlet tarafından sağlanacak bir sosyal devlet imkânı göremiyor ve kendilerini bir şekilde garantiye almak istiyorlar.
Dahası, İnanılmaz kötü bir dünyada yaşıyoruz yani burada esas mesele hakikat yokluğu. 20.yy da en güzel olan şey aynı zamanda en kötü olan şey herkesin bir hakikatinin olmasıydı. Kimisi Allaha kimisi Sosyalizme kimisi inandığı başka şeylere kendini verebiliyordu. 90’lar ile birlikte bu zemin ortadan kalktı Donald Trump veya Elon Musk gibi şarlatanlara yerini bıraktı ve artık insanlar şunun farkına vardı ‘doğru ben ne söylediysem o’dur’’ ve her yanlışlığı ben sonuna kadar savunabilirim. Dolayısıyla arkeoloji gibi son derece sofistike, insanların beğenileri ile son derece alakalı, bir ulusun, Avrupa’nın, dünyanın tarihi ve kaderi ile son derece alakalı bir bilimin bir parçası olmaya çalışmak, onun içerisine girerek hem ulusun tarihini kaderini yazgısını değiştirmeye çalışmak, hem insanların beğeni yargılarıyla oynamaya çalışmak yani mansplaining dediğimiz erbilmişlik performansı da insanların gözünü kamaştırıyor.
Ve tabii son olarak bu mesele arkeologlarla da ilgili çünkü arkeoloji halka inmiş bir bilim değil, bu mümkün müdür bilmiyorum arkeoloji son derece kendi içine kapalı bir disiplin. Elitizm diyerekten popülizm yapmak isteniyorum fakat kapalı devre çalışan yerel ahaliyle kazı alanlarının son derece izole oldukları yani arkeoloji dünyasının insanlara bakınca folklor gördüğü, insanların da arkeolojiye baktığında define gördüğü tuhaf bir anlaşılmazlık dünyası. Belki burada kamucu sanat tarihi, arkeoloji yapılarak mesafe kapanabilir. Buraları daha dikkatle, ciddiyetle interdisipliner olarak düşünmek, tartışmak lazım.
"Yadigar’ın kaderi muhalif dünyayla aynı"
‘’Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir.’’
Yadigâr’ın yaşam direnişini kitabın sonuna kadar görüyoruz. Onun hem taşraya içkin hem taşra dışı bir yol almasının hikâyesi devam edecek mi?
Hafriyat'ın kendi içinde bir bitişi var ama Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir, ben onu bir yolculukta bıraktım. Çünkü Yadigâr Türkiye’deki Sosyalist hareketin ortalaması. Nasıl ki Türkiye’deki sosyalist hareket kendine bir yol arıyorsa ya da en genel anlamıyla muhalif hareket travmatize olmuş, hafızasını yitirmiş, işkence görmüş, tecavüze uğramış, baskılara uğramış, yolunu kaybetmiş hepsinden önemlisi bunları kaydettiği sabitleri yoksa, Yadigar’ın da yok. Dolayısıyla Yadigâr'ın kaderi muhalif dünya nasıl şekillenecek ile alakalı tasarladığım şeyler var fakat tarihin biraz ilerlemesi lazım.
Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın
Osman Özarslan hakkında?
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Lisans (2010), aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2015) ve Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı (2019). Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal, Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitapları farklı yayınevleri tarafından basıldı. Halen, Başkent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Çeperin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar üzerine çalışmalarını sürdürüyor.
(FA/HA)