Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?
Hak odaklı habercilik üzerine düşünmek, yalnızca haberin dilini ve kaynaklarını tartışmak değil; haberciliğin etik ve politik sorumluluğunu da yeniden hatırlamak demek. Bu sorumluluk, haberciliğin sınırlarını genişleten ileri düzey teorik tartışmalara açık olmayı da gerektiriyor.
Hayvan hakları odaklı habercilik için de bu geçerli.
Türcülük, ayrımcılığın son yıllarda daha görünür hale gelen biçimlerinden biri. Buna karşı mücadele ederken hayvanları yalnızca temsil edilen, gözlemlenen ya da hakkında konuşulan varlıklar olarak değil; dünyayla ilişki kuran, iz bırakan, yanıt veren, hatırlayan, hisseden ve kendi yollarıyla iletişim kuran özneler olarak düşünmeye ihtiyacımız var.
Melanie Challenger’ın “Animals in the Room” başlıklı yazısı tam da bu ihtiyacı hatırlatıyor: Hayvanların seslerini, varlıklarını ve çıkarlarını karar alma süreçlerinde nasıl “mevcut” yani hayvanları orada nasıl var-kılabileceğimizi tartışmaya açıyor. Bu metin, insan dışı canlıların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağırıyor. Bu çağrı, hak odaklı haberciliğin insan merkezli sınırlarını yeniden tartışmak için önemli bir imkân yaratıyor.
Dr. Sinem Aydınlı, Challenger’ın Animals in the Room:Why We Can and Should Listen to Other Species (Odadaki hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?) başlıklı yazısını bianet okurları için Türkçeye çevirdi. Yazıyı, Emergence Magazine ve Melanie Challenger’ın izniyle yayımlıyoruz.
Challenger, hayvan onuru, insanın kendini diğer türlerden üstün ve ayrı görmesi, hayvan temsili ve insan dışı yaşamın etik-politik statüsü üzerine çalışan bir yazar/araştırmacı.
Benimle gel; artık ancak rüyalarımda var olan o ormana gidelim. Zaten bugünlerde sık sık rüyalarıma giriyor. Bazı geceler ona geri dönüyorum; yürüyerek, düşünmeden, çünkü her işareti, her dönemeci biliyorum. Bu rüyalarda, ormanın derinliklerindeki eski evime varıyorum: Neredeyse harabeye dönmüşken yeniden ayağa kaldırdığımız, iki küçük çocuğumu büyüttüğüm o küçük eve. Bu his, rüyalarda hayaletler belirdiğinde insana eşlik eden duyguya benziyor. Önce her şey tanıdık gelir; sonra yavaş yavaş bir bozulma hissi sızar içeri. Rüya dünyasının görünürdeki mutlaklığına rağmen, içimde bir yer buranın artık benim evim olmadığını biliyor; tıpkı kaybettiğin sevdiğin birinin yüzüne bakarken onun aslında hayatta olmadığını fark etmek gibi. Ve o farkındalıkla birlikte tekinsiz bir kayma başlıyor: Uyuyan kişi, iki gerçeklik arasında bir anlığına aldanır; sonra serabı sezer. Az önce elle tutulur gibi görünen şeyin, aslında bedenin kederine kazınmış kimyasal bir anıdan ibaret olduğunu fark ederek dünyanın katılığına geri düşer.
Kendi isteğinle terk ettiğin bir evin varsa, o eve özlem duyduğunu kabul etmek zor. Hele de geri dönemeyeceğini biliyorsan.
Ama burada yanlış bir izlenim bırakmak istemem. Aslında evin kendisini özlemiyorum. Özlediğim şey, o topluluk. Her sabah ağaçların sesiyle uyanırdım. Orman sesi, yerin üzerinde asılı kalmış bir okyanus gibi. Tavan arasındaki kemirgenlerin tırmalayışına da uyanırdım; yuva yapıldığını ele veren o hışırtılı telaşa. Bazen saçakların altında toplanan yarasaları duyabilirdim. Yazın, sırf dışarıdaki kablonun üzerine dizilmiş kırlangıçların cıvıltısını dinlemek için pencereyi açık bırakırdım; sesleri, olmayacak kadar dar aralıklardan sızan havanın ince gıcırtısını andırıyordu.
Okula giderken, özellikle kış aylarında, evimizin yukarısındaki karaçamların bittiği yerde yaşayan yaşlı yabani tavşanı selamlardık. Eğer tavşan durmadan, yol boyunca koşacak gibi olursa, motoru durdurur, farları kapatır, ağaçların arasına fırlayıp gitmesine izin verirdik. Baharda yeşil ağaçkakanları selamlardık; dalgalı uçuşları, sanki görünmez bir el tarafından çekilip alçaltılıyordu.
Bu duygu zamanla büyüdü; bizi de şaşırttı. Bize ilk ne zaman çarptığını hatırlıyorum: Çocuklarla birlikte, şimdi yaşadığımız köyün yakınındaki başka bir ormanlık alanda yürüyorduk. Yokuşu çıkarken küçük oğlum, “Galiba hayvanları özlüyorum,” dedi. Boğazıma gelen hıçkırığı bastırmaya çalışırken buldum kendimi; beklemediğim bir şeydi bu, özellikle de taşınmaya dair bütün duygularımı gömmek için elimden geleni yapmışken. Ama ben de hayvanları özlediğimi biliyordum. Ve bu zordu.
Hiçbir zaman güçlü bir aidiyet duygum olmadı. Hatta yerinde duramayan bir insandım; hep yeni yerlerin, yeni deneyimlerin peşinden giderdim. Küçük bir kasabada, toplu konutların olduğu bir mahallede büyüdüm. O zamanlar bunun adını koyamazdım belki, ama orası fazla insandı. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Sadece basit bir gerçekti bu. Bir zamanlar o coğrafyada yaşamış olması gereken diğer türler büyük ölçüde yok olmuştu. Ve ben de, belli belirsiz bir düzeyde, onları özlüyordum.
Yetişkinliğimizde, eşimle birlikte ormandaki o evi neredeyse yıkılacak haldeyken satın aldığımızda, insan olmayan komşularımızın bizim için bu kadar önemli hale geleceğini hiç hesap etmemiştik. Oysa başka yaşam biçimleriyle kurulan sıradan, gündelik yakınlık, onların çevrelerindeki dünyayı capcanlı deneyimlediklerini apaçık gösteriyor. Diğer türlerin yaban hayatları, beklenmedik olanın dinamizmiyle kesintiye uğrar, onunla şekillenir. Onlar, doğanın belirlenimci tezgâhına dizilmiş, durmaksızın algoritmalarla işleyen varlıklar değil. Hayvanlar, bir şey dikkatlerini çektiğinde duraksar. Ansızın beliren güneş ışığından yararlanırlar — ya da yararlanmazlar; nasıl uygun görürlerse. Bazıları diğerlerinden daha meraklı. Her zaman öngörülebilir olmayan, bireysel karakterleriyle yön bulan biçimlerde seçenekler arasında tercih yaparlar. Bu da ancak irade sahibi[1] ve duyguları olan varlıklarda mümkün. Basitçe söylemek gerekirse, onlar görkemli, sarsıcı ve kendilerine özgü biçimlerde canlı.
Ve bunu o ana kadar anlamamış olmak ne aptallıktı. “Galiba hayvanları özlüyorum.” Elbette özlüyorsun, canım.
Çünkü biz ormanı ve hayvanları bir tablo ya da arka plan olarak özlemiyoruz. Onları tanıdıklarımız, yakınlarımız, hısımlarımız olarak özlüyoruz. O zengin, çeşit çeşit varlıktan oluşan topluluğu özlüyoruz. Ve onları özlememizin nedeni, hayvanlara insan duyguları yakıştıran hayalci bir duygusallık ya da karakterimizdeki entelektüel bir zayıflık değil. Onları özlüyoruz çünkü başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.
Buna rağmen modern dünyanın pek çok yerinde diğer hayvanlara özne değil, nesne muamelesi yapılıyor. ABD’den Birleşik Krallık’a, Çin’den Hindistan’a kadar, yeryüzündeki neredeyse her post-endüstriyel ülkede diğer hayvanların, bizim üzerimizden tanınanlar dışında, neredeyse hiçbir yasal güvencesi yok. Bununla şunu kastediyorum: Bir hayvan, ancak bize aitse ya da koruma altındaki bir türden sayılıyorsa korunuyor. Hayvanlar adaletin özneleri değil, insan arzularının nesneleri sayılıyor. Dünyayı bu kadar keskin biçimde, önemli olan insanlar ve önemli olmayan insan dışı varlıklar diye ayırmamızın başlıca nedenlerinden biri de hayvanların kendi adlarına konuşamıyor olmaları.
Hayvanların bir bakıma sessiz olduğu sık sık söylenir. Evet, kısa, boğuk sesler çıkarırlar. Ya da seslenirler. Ya da ağlarlar. Bazıları şarkı söyler. Bazıları tıslar. Ama sesleri yoktur. Konuşmazlar. Sessizdirler; çünkü hem dilden hem de anlamı yapılandıran ve üreten zihinlerden yoksundurlar. İnsan olmayan varlıklara şefkat gösterilmesini savunanlar bile tarih boyunca bu fikri sürdürmüştür. Hayvan savunuculuğu hareketinin dönüm noktalarından biri sayılan yayınlardan birini düşünün. Massachusetts Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği’nin 1868’den 1970’e kadar yayımladığı derginin adı Our Dumb Animals idi — “Dilsiz Hayvanlarımız” ya da “Konuşamayan Hayvanlarımız”. Sloganı da şuydu: “Kendi adlarına konuşamayanlar adına biz konuşuruz.”
Bazen diğer hayvanları sessiz kabul ederiz; çünkü nasıl iletişim kurduklarını fark edemeyiz. Zoolog Gabriel Jorgewich-Cohen’in araştırması, kendisi ve meslektaşları daha önce ses çıkarmadığı düşünülen elli üç tür üzerine bir çalışma yayımladığında kısa süre önce gündeme geldi. Araştırma kaplumbağalara odaklanıyordu; titiz kayıtlar ve analizler sonucunda, farklı kaplumbağa türlerinin ses yoluyla iletişim kurduğu ortaya çıktı. Bu bulgulardan cesaret alan bilim insanları, çalışmalarını diğer koanat omurgalılara — yani akciğerli omurgalılara — genişletti ve daha önce “sessiz” kabul edilen türlerde de ses çıkarma yetisine dair yeni kanıtlar buldu. Bugünkü varsayım şu: Seslenme, yani havayı akciğerlerden geçirerek boğazdaki yapılarda ses oluşturma yetisi, koanat omurgalıların kökenlerine, hatta muhtemelen daha da öncesine uzanan çok eski bir tarihe sahip. Demek ki yüz milyonlarca yıldır binlerce farklı tür, eşleriyle, saldırganlarla, yavrularıyla ve yabancılarla iletişim kurmak için nefeslerini bilinçli biçimde kullanıyor.
Elbette bütün iletişim sese dayanmaz. Bizim gibi ifade gücü son derece yüksek bir hayvanda bile yüz ifadeleri, bedenin duruşu, göz teması ve el ya da uzuv hareketleri aracılığıyla çok büyük miktarda bilgi aktarılır. Bir keresinde kendimi, bir araştırma tankının berrak sularına bakarken bulmuştum; erkekler bir dişiye ulaşmak için birbirlerine meydan okurken Humboldt kalamarlarının kromatoforlarının koyu pembeler ve kırmızı şarap tonlarında parlayıp beneklendiğini izliyordum. Demek ki bazı hayvanlar için renk, bağ kurma yolu.
İpek güveleri gibi bazı hayvanlarda ise mesajlar feromonlar yoluyla iletilir. Üstelik bu tür kimyasal sinyalleşme yalnızca cinsellikle ilgili değildir. E.O. Wilson’ın 1960’larda tarif ettiği gibi, karıncalar gibi başka böceklerde yaklaşan bir tehlikeye karşı bütün koloniyi uyaran alarm feromonları vardır.
Yine de çoğumuz yalnızca insanların dile sahip olduğunu, bu yüzden de yalnızca insanların anlamlı bir biçimde kendi adlarına konuşabildiğini — ya da düşünebildiğini — ileri süreriz. İddiaya göre iletişimimizin benzersizliği, belli bilişsel kapasitelerin mümkün kıldığı insan dilinin birleştirici niteliğinde yatar. Başka bir deyişle, yeni ve soyut anlamları sonsuz sayıda biçimde bir araya getirebilme yetimizde.
Canlılar dünyasında iletişim kurma biçimlerimizin benzersiz olduğu kuşkusuz; ama insan dili de, başka pek çok türle ortaklaştığımız özellik ve niteliklerle süreklilik taşıyan bir dizi uyarlanıma dayanır. Hem benzersizdir hem de süreklilik taşır — evrimsel sürecin ayırt edici işaretleri de tam olarak bunlardır. Öyleyse neden dikkatimizi her zaman paylaştıklarımıza değil de özel ya da ayırt edici olduğuna inandığımız şeylere veririz?
Dil bakımından benzersiz olduğumuz fikrine bu kadar tutunmamızın ardında çoğu zaman, insanlara tanınan ayrıcalıklı ahlaki ve hukuki konumu meşrulaştırma ihtiyacı var. Oysa dil insanlar için önemli olsa da insanları önemli kılan şey dil değil. Bazı insanlar dille iletişim kurma yetisine sahip değil. Bazılarımız bu yetiyi yolun bir noktasında kaybeder. Bu kişilerin hiçbiri bu yüzden daha az insan sayılmaz. Dil yetileri elbette önemli; ama başka türlerin hayatlarını ne sessiz ne de önemsiz kılar.
Daha iyi bir soru aslında daha basit olanı: Canlılar[2] en başta neden iletişim kurar? Her canlının ifade ya da iletişim kurma biçimi, hayatını bir amaç doğrultusunda sürdüren varlıklar üzerinde evrimsel süreçlerin nasıl sonuçlar doğurduğunu olağanüstü biçimde hatırlatır. Bir noktada, birkaç milyar yıl önce, bir molekül dizilimi birleşip kendini kopyalamaya başladı; evrim böylece devreye girdi ve gezegenimizin bazı maddeleri, varlığını sürdürme çabasıyla hareket etmeye, bir şeyler yapmaya başladı. Yaşam, bir planı varmış gibi işleyen kimya gibi. O zamandan bu yana canlı varlıklar, kendi çıkarlarının peşinden kurnazlıkla ve duyarlılıkla gidebilmelerini sağlayan pek çok kapasite devraldı; çünkü bu kapasiteler, böyle zekâlardan yoksun olanlara karşı onlara hayati bir üstünlük sağladı. İletişim sistemleri — bizimki gibi şiirsel, kendi üzerine dönebilen sistemler bile — organizmalar için işe yaradıkları için şanslı torunlara miras kaldı.
Bu temel gerçek, başka bir hayvanın neyin peşinde olduğunu sezmekte neden bu kadar iyi olduğumuzu açıklar. Diğer hayvanlar da aynı şekilde gözlerini ya da kulaklarını üzerimizden ayırmaz. Başka bir hayvanın niyetini ilk fark eden ya da hızla kavrayan olmak işe yarar. Çok farklı türden bir organizmadan geliyor olsa bile ipuçlarını ve sinyalleri okuyabilmek işe yarar. Bu, tür içinde de aynı ölçüde geçerli. Çoğu zaman başka bir insanın neye ihtiyaç duyduğunu yalnızca bedensel hareketlerinden ve yüz ifadesinden en etkili biçimde anlarız. Hızın hayati olduğu anlarda, kısa bir bakış uzun bir sohbetten daha etkilidir. Elbette, meyliniz varsa Wittgenstein’ın dil kuramlarının incelikleri üzerine uzun uzun düşünmek keyiflidir; ama felaket yaklaşırken yapılacak en iyi şey çığlık atmaktır.
Öyleyse şunu düşünün: Bir rakun köpeği, kırsalda yaşayan bir çiftçi tarafından yaban hayattan alınır ve kürkü için derisinin yüzüleceği günü beklemek üzere derme çatma bir kafese kapatılır. Bu hayvan, kısa süre önce yediği başka bir yaban hayvanından kaptığı bir virüsü taşımaktadır. Ama artık yüzlerce başka rakun köpeğiyle doğal olmayan bir yakınlık içinde yaşadığı için virüs yayılır ve mutasyona uğrar. Ve bu virüs insanlara geçebilir. Günler sonra, artık enfekte olmuş çiftçi bir trene biner. Yeni bir virüsü yurttaşları arasında yaydığının farkında olmadan, nüfusun yoğun olduğu bir şehre girer.
SARS-CoV-2’de olanın bu olup olmadığını bilmiyoruz. Ama buna benzer bir senaryonun, 2002’deki ilk SARS salgınına yol açtığını biliyoruz: Virüs, parfüm endüstrisi için yetiştirilip kesilen Himalaya palmiye misk kedisi ve kürkü için öldürülen rakun köpeği aracılığıyla yarasalardan insanlara sıçramıştı. Ayrıca son yüzyılda ortaya çıkan yeni hastalıkların çoğunun, insan olmayan hayvanları sömürmemizden kaynaklandığını da biliyoruz.
Patojenlerin tutsak hayvanlardan insanlara sıçramasını yaşayan tek ülke Çin değil. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca yaban ve evcil hayvan, insanların ekonomilerinin bir parçası haline geldikleri için kısa ve acı dolu hayatlar sürüyor; uyum sağladıkları ekolojik koşullardan çok uzakta yaşıyorlar. Birleşik Krallık’ta, prion etkeniyle kirlenmiş yemden kaynaklanan bovin süngerimsi ensefalopatiyi, yani deli dana hastalığını yaşadık. 2009’daki domuz gribi pandemisi muhtemelen Meksika’nın orta kesimindeki bir domuz çiftliğinde başladı. Dünyadaki milyonlarca patojen açısından bakıldığında, fırsatlar bol ve küresel.
Almanya’nın önde gelen virologlarından Christian Drosten’e göre, kürkü için öldürülen hayvanların derileri bazen canlı canlı yüzülüyor. “Ölüm çığlıkları atıyor, böğürüyorlar; bu süreçte aerosoller oluşuyor.” Drosten, ilk SARS salgınının özgün bulaşma yollarını ortaya çıkaran bilim insanlarından biriydi. Hayvanların çığlıklarının, derilerini yüzen insanlara virüs bulaşmasını muhtemelen kolaylaştırdığını belirtiyor. Bu insanı ayıltan, sarsıcı bir düşünce. Bir “çığlık”, o anda o hayvanın çıkarlarını, derdini, ne istediğini iletmeye yaramıyorsa neye yarar?
Pandemi boyunca çok sayıda ses yükseldi. Adalet talepleri hâlâ sürüyor. Soruşturmalar var. Suçun kimde olduğuna dair tartışmalar var. Ve yüzlerce protesto gerçekleşti. Mart 2021’de otuz binden fazla kişi, protesto hakkını savunmak için Londra sokaklarında yürüdü. Protesto, başka güç araçlarından yoksun olanların değişim talep etme yoludur. Elbette protestolar incelikli araçlar değil. Ama işe yarayabilir. Statükoya meydan okumayı iletmek için fiziksel varlığı; şarkılar, haykırışlar ya da sloganlarla birlikte kullanırlar.
Onları sessiz varsaydığımız için, diğer hayvanların politik anlamda protesto edemeyeceğini düşünürüz. Bu yüzden de bizim tanıyabileceğimiz biçimlerde itiraz edemeyeceklerini varsayarız. Ama 2020 kışında Humane Society International’dan bir ekip, Çin’de kürkü için yetiştirilen hayvanlara ait görüntüler kaydetti. Gizli kameralar kullanarak, yaban hayvanlarının kaba tuğla ve tel kafeslerde, pislik ve kürk kalıntılarına bulanmış halde tutulduğunu belgelediler. Bağlantılı bir kuruluştan bir araştırmacı, yığının üzerindeki derisi tamamen yüzülmüş bir hayvanın bilincinin açık olduğunu ve ölmeden önce on dakika boyunca başını kaldırabildiğini söyledi. Görüntüler, bakan herkes için şunu açıkça ortaya koyuyor: Hayvanlar bedenlerini ve seslerini, içinde tutuldukları koşulları protesto etmek için kullanıyor; yaşadıkları sefil hayatları ve ölümlerini protesto ediyorlar. Bir an için, onları dinlediğimizi hayal edin.
Başka türlerle yıllarca yan yana yaşayarak onları derinden tanıyan herkes, hem apaçık hem de temel bir şeyi fark eder: Önemli olan yalnızca bizim hayatlarımız değil.
Şimdi benimle birlikte ormana ait başka bir anıya gidelim. 2020 baharı. Oğullarımla birlikte patikalardan birinde yürüyoruz. Pandemi burada yeni bir sessizlik yaratmış. Kıpırtısız durup dinliyoruz; sanki bütün bedenlerimiz dinlemek için yapılmış birer enstrüman. Dinlerken her şeyi akılla çözmeye çalışmıyoruz; Tibet çanakları gibi, sessizliğin bizde titreşmesine izin veriyoruz. Sessizlik içimize çarpıyor, biz de onun sürmesine izin veriyoruz.
On, belki on beş dakika böyle duruyoruz. Bu hiç olağan değil. Küçük oğullarımın içinde, kurulmuş bir kapan gibi patlamaya hazır bir enerji var. Normalde ortalıkta koşturur, tozu dumana katar, büyük bir patırtı çıkarırlar. Ama bugün kendilerini tutuyorlar; çünkü dünya değişti. Ve dinlemek istiyorlar.
On bin yıllık bir sessizliği duyuyoruz. Yabanıl bir sessizlik. Buzul çağından kalma bir susuş. İçinden bir mamutun soluğunu yakalayabileceğimiz bir sessizlik. Bu, içten yanmalı motorsuz, evcilleştirmesiz, belki Tanrısız bile bir tarih. Gerçekten eski zamanlardan kalma bir sessizlik bu; üçümüz de İngiltere’de — belki de herhangi bir yerde — bu türden bir sessizliği bir daha muhtemelen hiç duymayacağımızı biliyoruz. Pandeminin tekinsiz sessizliği, komşularımızı yeni bir açıklıkla duymamızı sağlıyor. Yakınımızda bir engerek havayı yokluyor. Kutsal Kitap’tan çıkmış silueti, ağır ve imkânsız, otlakların arasında yabanıl bir akıntı gibi ilerliyor. Genç yaşlı tavşanlar, otların içinde kaygısızca oynuyor; o elektrikli halleriyle havada sıçrayıp duruyorlar. Bir karaca birkaç adım ötemizde durup beş dakika kadar bize bakıyor. Gözlerinin ışıksız havuzları üzerimizde dolaşıyor, bizi tartıyor; sanki bir kez olsun doğru dürüst bakmak ister gibi. Ot uçlarında tavuskelebekleri ve küçük tilkiler var, sanki övgüye durmuşlar. Öksürükotunun üzerinde tek bir yeşil zümrüt kelebeğin parıltısı. Kelebekleri duyabilmek için sessizliğin ne kadar derin olması gerekir? Bu susuşta, onların eski derilerinin çıtırtısını duyabiliyoruz. Ama değişimi sezen yalnızca biz değiliz. Tarla fareleri, yabani tavşanlar ve kertenkeleler de fark etti. Çit kuşları ve çayır incirkuşları da fark etti. Uzun kuyruklu baştankaralar da. Bu farklı varlıkların her biri — kendi mahrem ihtiyaçlarının peşinde, kendine özgü arzu ve tat alma dünyalarını sürdürürken — kimi kulağıyla, kimi diliyle, kimi başını yana eğerek dinliyordu. Onlar da bizim gibi biliyor: Ses dünyası değişmişti.
İlk kapanma dönemindeki o kısacık süre boyunca, dünyanın pek çok yerinde insanlar birdenbire yeryüzünü birlikte paylaştıkları varlıkları duyabilir hale geldi. Kasabalarımız ve şehirlerimiz, kırsalımız ve ülkelerimiz yalnızca insan dünyaları değil. Binlerce farklı türden oluşan karma topluluklardır.
1960’larda siyaset felsefecisi Hanna Pitkin, bir topluluk içinde marjinalleştirilen ya da görmezden gelinenleri “temsil etmenin”, temelde onları “yeniden mevcut kılmak” anlamına geldiğini yazmıştı. Onun tanımına göre, bu politik anlamıyla temsil, bir topluluğun daha az görünür üyelerinin seslerini, bakış açılarını ve çıkarlarını, aksi halde bulunmadıkları karar alma alanlarında mevcut kılar. Pandemi, başka türlerin varlığını çoğumuz için daha hissedilir kıldı. Ama ben de, başkaları gibi, bu yeniden temsilin daha geniş ve daha resmi bir ölçekte mümkün olup olmadığını düşünmeye başladım. Yalnızca mümkün olup olmadığını değil; gerekli olup olmadığını da.
Peki insan olmayan hayvanların seslerini nasıl temsil ederiz? Pandemi boyunca geceleri beni uykusuz bırakan çetin soru buydu. Bu soru, 2020 kışında beni, hayvan refahı ya da politik temsil üzerine halihazırda önemli çalışmalar yürüten meslektaşlara ve çeşitli akademisyenlere peş peşe e-postalar göndermeye yöneltti. Umudum, onlara ciddi zararlar verebilecek ya da yaşamlarını köklü biçimde dönüştürebilecek seçimler ve kararlar aldığımız durumlarda, insan olmayan hayvanları dinlemeye çalışacak bir uzmanlar grubunu bir araya getirmekti. Bu dinlemenin amacı, insan olmayan canlıların seslerinden ya da davranışlarından belirebilecek her türlü “politik” sinyali fark etmekti.
O ilk e-postadan doğan şey, böyle bir temsilin nasıl ve hangi bağlamlarda mümkün olabileceği üzerine güçlü, açık tartışmalar yürüten uluslararası akademisyenlerden oluşan bir kolektif oldu. Bu konuşmalardan çıkan fikirler (ki bu konuşmaların kendisi de farklı kültürler ve deneyimlerden gelen görüşleri sabırla dinlemeye dayanıyordu) şimdi ilk deneme uygulamalarımızda hayata geçiriliyor.
Bu grubun üyelerinden Erin Ryan, veterinerlik eğitimi sırasında bir ineğin buzağısından ayrılışına tanıklık ettiğinde yaşadığı dönüştürücü bir andan yola çıkarak projemize Animals in the Room — “Odadaki Hayvanlar” — adını verdi. “İneğin doğum yapışını izledim ve buzağısını ondan almak zorunda kaldık. O ineğin bu buzağıyla ve bizimle bir ilişkisi olduğu; bunu olaydan önce, olay sırasında ve sonrasında ahırda ifade ettiği son derece açıktı. Bunu bir daha yapmak ya da bunun bir parçası olmak istemedim.” O andan itibaren hayvanların yaşamlarını daha eksiksiz bir biçimde temsil etmek Erin’in hayali oldu. Animals in the Room bugün, insan olmayan hayvanları karar alma süreçlerinde temsil etmenin en iyi yollarını tasarlamak ve sınamak üzere birlikte çalışan filozoflardan, bilim insanlarından ve hayvan refahı uzmanlarından oluşan uluslararası bir işbirliği. En önemlisi, bu temsil hayvanların çıkarlarını kendi koşullarıyla iletebilmeleri için onlarla birlikte çalışmaya dayanıyor. Başka bir deyişle, hayvanların hiç de “dilsiz” olmadıkları inancıyla hareket ediyoruz.
Bugün insanlar, insan olmayan bir hayvan için neyin doğru olduğunu — etik ya da hukuki açıdan — düşündüğünde, düşüncenin başlangıç noktası da son sözü de biz oluyoruz. Birlikte çalıştığımız isimlerden, Sydney Üniversitesi profesörü Danielle Celermajer bunu şöyle açıklıyor: “Usuli adalet, demokratik bir toplulukta bir yasa ya da eylemden etkilenecek herkesin — ‘etkilenen herkes ilkesi’ gereğince — o yasanın yapım sürecine dahil edilmesini gerektirir; bunu sonunda nasıl kurumsallaştırırsak kurumsallaştıralım.” Teoride, adil bir süreç daha adil sonuçlar doğurur. Elbette asıl zorluk şu: Karar alma sistemlerimiz insan dili merkeze alınarak tasarlandı. Bu dil engelini aşmak için çalışmamızın temel dayanaklarından biri, diğer hayvanların kendi iyilerini kendilerinin tanımlamasına imkân tanımaktır. Bunun için hayvanların hem kendilerini ifade edebildiğini hem de onlar için neyin iyi olduğunu belirleyebildiğini kabul etmemiz gerekir. Hayvanların kendi adlarına konuşmaları mümkün kılındığında, adaletin özneleri haline gelirler. Asıl maharet, bu “konuşmayı” iktidar koridorlarında yeniden mevcut kılabilmektir.
Peki bu tür temsiller neyi içerebilir ve farklı bağlamlarda nasıl işleyebilir? Rice Üniversitesi İngilizce profesörü Cary Wolfe, ilk adımın her bir yaşam biçiminin kendine özgülüğüne ve tekilliğine dikkat etmek olduğunu savunuyor. “Yapmamız gereken ilk şey, insan olmayan yaşamı genelleştirmekten vazgeçmek ve bir şişe burunlu yunus ile bir köpek arasındaki engin farkları dinlemek,” diyor. “Bilim bize şunu gösteriyor: Bu canlıları dinleyerek onlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, insan olmayan dünyanın çeşitliliği de gözlerimizin önünde o kadar çarpıcı biçimde açığa çıkıyor.”
**
Yaşadığımız orman endüstriyel bir ormandı; ormanlık alanın geniş bölümleri dönüşümlü olarak kesiliyordu. Ayrılmamızın önemli nedenlerinden biri de buydu. Çocukluk kutlamalarından sonbaharlarımızı kaplayan geleneksel mantar sayımlarına kadar, içten anılarımızın bağlı olduğu koca ağaçlık alanların kesilmesinden korkar hale gelmiştik (Küçük oğlumun ilk sözcüklerinden biri “mantar”a yakın bir şeydi; ormanda yaşamış hiç kimse buna şaşırmaz.)
Bir kesim işlemi yapılacağı zaman, bize etkilenecek zamanları ve alanları ayrıntılarıyla bildiren resmi bir mektup gelirdi. Çoğu zaman orman yöneticisi de bizi ziyaret ederdi. Devlet arazisi üzerinde ortak geçiş hakkına sahip orman sakinleri olarak, bir sorun çıkarsa ya da yapılan çalışma nedeniyle herhangi bir güçlükle karşılaşırsak başvurabileceğimiz çeşitli iletişim kanalları vardı. Ormancılık Komisyonu ekolojik araştırmacılar çalıştırıyordu; biyolojik çeşitliliği gözeterek alanları yönetme konusunda hassastılar. Buna, makineler geldiğinde tomrukçuların zarar vermemesi için karınca yuvalarının pembe, fosforlu çubuklarla işaretlenmesi de dahildi. Yine de komşularımızın çoğunun nerede yaşadığını biliyorduk. Ve sık sık, eve dönüp her şeyin yok olduğunu görmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorduk.
Örneğin üç yıl üst üste, genellikle şubat sonu ya da mart ayındaki ilk ılık günde, araba yolumuzun yakınındaki belirli bir noktada güneşlenen bir engerek görürdük. Yeri bilelim diye yol kenarına küçük bir taş yığını koymuştuk. Ve gerçekten de her bahar, yakınlarda olması gereken kış uykusu yuvasından bir engerek çıkardı — belki de aynı erkek — ve güneşlenirdi. Hayvan bir iki hafta boyunca bunu sürdürür, sonra da fırsat aramak üzere uzaklaşırdı.
Ama bir gün eve döndüğümüzde Ormancılık Komisyonu’nun yolları yeniden elden geçirdiğini gördük. Bu bizim için sevindirici bir gelişmeydi; çünkü kilometrelerce uzanan toprak yollar, arada bir düzeltilmezse neredeyse geçilmez hale gelebiliyordu. Ama o engereğin sevdiği bütün alanın yok olduğunu da görebiliyorduk. Onu o noktada bir daha hiç görmedik.
Engereklerin çevrelerini ve birbirlerini algılama konusunda olağanüstü yetileri vardır. Bir kere keskin bir görme duyusuna sahiptirler. Ayrıca derileri ve çenelerindeki küçücük kemikler aracılığıyla “duyarlar”; dış dünyanın davul gibi vuran mesajlarını bedenleri boyunca taşır ve yorumlarlar. Ve dilleriyle “koklarlar”; başkalarının moleküler izlerini ağızlarının tavanındaki minicik açıklıklardan toplayıp koku merkezlerine iletirler. Birbirleriyle iletişimleri büyük ölçüde kimyasaldır; kilometrelerce uzanabilen bir feromon kaligrafisi.
Benim tahminim, yolun yeniden elden geçirilmesinin o engereğin düzenli olarak çıktığı kış uykusu alanını bozduğu yönünde. Böyle yerlerde, toprağın altında onlarca birey birlikte kış uykusuna yatabilir. Yol çalışmasından sonra, görebildiğimiz kadarıyla, o bölgede birkaç yıl boyunca kesinlikle daha az engerek vardı.
Engerekler benim ülkemde koruma altındaki bir tür; çünkü zulme uğradılar ve insan yayılması nedeniyle yaşam alanlarını kaybettiler. Bu yüzden engereklerin yaşamlarını bozmak bir noktaya kadar önemsenir. Yine de koruma çoğunlukla matematik biçiminde gelir: Engerekleri, yerel olarak yok olmalarını önlemek üzere homojen bir bütün olarak koruruz. Bu da onlara ve yurtlarına ne yapılabileceği konusunda bazı sınırlamalar olduğu anlamına gelir. Ama bir yolun onarılması gerekiyorsa, engereklere gönderilen bir bildirim yoktur. Dillerini çözmek ve orada olduklarını teyit etmek için gösterilen bir çaba yoktur. Varsayım şudur: Engerekler nasılsa başka bir yere gider. Kim önce onlara danışmayı hayal eder ki? Saçma, değil mi?
Peki ya danışsaydık? Son zamanlarda başka türlerin iletişim kurma biçimlerine yönelik ilgide belirgin bir artış var. Filozof Eva Meijer, hayvan dilleri üzerine yazdığı yakın tarihli kitabında, antropomorfizm korkusunun, bizi başka hayvanlardan bilebileceğimiz şeyleri olduğundan az bildirmeye ittiğini savunuyor. “Yalnızca Hristiyan bir Tanrı tarafından kurulmuş biyolojik hiyerarşiye kökleşmiş bir inanç,” diye yazıyor, “diğer türleri doğru dürüst dinlememizi engelledi.” Meijer’in işaret ettiği gibi, başka türler bilgiyi başkalarına iletmek için taklit, ışık gösterileri, hareketler, sesler, jestler, kimyasallar ve kokular gibi biçimler kullanır. Her gün bu ifadelerin önemi ve karmaşıklığı hakkında daha fazlasını öğreniyoruz. Böyle bakıldığında, bilimsel kanıtların ağırlığı, diğer hayvanların kendi varlıklarını, ihtiyaçlarını ve çıkarlarını iletebildiklerini kabul etmemize imkân tanıyor. Bu da diğer hayvanları ahlaki olarak tanımamız için yeterli olmalı. Soru şu: Bu hayvanları “dinlemek”, onların hayatlarını etkileyebilecek bir kararın sonucunda bir fark yaratır mıydı?
Diğer hayvanları ahlaki özneler olarak tanıdıktan sonra ilk mesele, onların temsilini mümkün kılmaktır. Meslektaşlarımdan siyaset felsefecisi Alasdair Cochrane, çok-türlü topluluklar içinde yaşadığımız gerçeğini anlatmak için “iç içe geçmiş” sözcüğünü kullanıyor. Birleşik Krallık’ta yurttaş olmak ya da New York’ta yaşamak, yalnızca insanlarla değil, bu diğer varlıklarla da aynı topluluğu paylaşmak demektir. Ama topluluklarımızın insan sakinleri, hayatlarını değiştirecek kararlar alınırken çıkarlarının yeterince mevcut olmasını sağlamak için yerleşik pek çok politik ve hukuki temsil yöntemine sahipken, diğer hayvanlar için böyle bir tanınma yok.
Son onyıllarda filozoflar ve sosyal bilimciler, demokratik süreçleri ve büyük kararlardan etkilenecek olanların seslerini duymamızı sağlayacak “politik dinleme” biçimlerini tartışmaya başladı. Politik dinlemeye benzer bir kavram, siyaset felsefecisi John Dryzek tarafından, insan olmayan hayvanların ihtiyaçlarını tanımanın ve karşılamanın olası bir yolu olarak ortaya atılmıştı. Daha yakın zamanda Martha Nussbaum, bir hayvanın temel haklarını kuran zorunluluklar ve yetiler eşiğini belirlemek için “etogramların” — bir organizmanın gözleme dayalı davranış ve ihtiyaç kataloğunun — kullanılmasını önerdi. Üyelerimizin çoğu da küresel adalet için gerekli bir adım olarak başka türlere özel temsilciler atanması çağrısında bulundu. Peki bu fikirleri uygulamaya nasıl geçirmeye çalışacağız? Örneğin engereklerin seslerini kim temsil edecek?
Yerel engerekleri yalnızca saymak yerine, biri gerçekten o feromonal mesajlara kulak verse ve o bireyler için en çok önem taşıyan yerleri tespit etse ne olurdu? Bir karar alınmadan önce bu seslerin duyulmasının, onların adına kanıt sunulmasının gerekli olduğu bir süreç nasıl görünürdü?
Çoğu durumda, diğer hayvanları karar alma odasına fiziksel olarak getirmek mümkün değil. Ama görüntü, video ve ses kayıtlarını tanıklık biçimleri olarak kullanabiliriz. Yılanlar çoğu zaman sesleriyle ilişkilendirilmez; fakat tıpkı Jorgewich-Cohen’in incelediği kaplumbağalarda olduğu gibi, farklı yılan türleri arasında şaşırtıcı derecede geniş bir ses yelpazesi vardır: çam yılanının çığlığından kral kobranın kötü şöhretli hırıltılarına kadar. Onlarca engerekle yan yana yaşamış biri olarak, bana birkaç kezden fazla tısladılar. Yılan türlerinin çıkardığı diğer seslerin çoğu gibi, bunların anlamı da kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır: uzak dur. Dinlemek ya da tekrarlanan rahatsızlıkların etkilerini hesaba katmak bize zarar mı verir? Bir de hayvanların bedenlerinden yaydıkları muazzam bir bilgi zenginliği var: salgılardan yüz ifadelerine, bedensel hareketlere kadar, korkudan arzuya her şeyi açığa vuran işaretler. Bunları neden kabul etmeyelim?
Yaşı ya da engeli nedeniyle kendi çıkarlarını doğrudan ifade edemeyen insanlar söz konusu olduğunda, zaten benzer bir yol izliyoruz. Doğru kişi bu tanıklıkları yorumluyor ve herhangi bir çıkar çatışması taşımıyorsa, bu kırılgan konumdaki kişilerin sesinin yine de duyulduğunu kabul ediyoruz.
Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.
Erin gibi, hayvanların refahı ve iyi olma hâli üzerine çalışan bilim insanı Becca Franks de başlangıçta veteriner olmak istemişti; ama o da başka türlere farklı bir mercekten bakarak yardım etmesi gerektiğini fark etti. Becca hayvan refahı alanına psikoloji geçmişiyle geldi. “Bugüne kadar hayvan refahı ve hakları alanında iyi niyetlerimiz vardı,” dedi bana, “ama hayvanların kendi adlarına konuşmalarını sağlamak için ciddi bir adım atmazsak, yanlış soruları sorma riskini taşırız.”
Sonuçta bir oda dolusu insan, hayvanlar adına nasıl savunuculuk yapılacağını tartışabilir; ama hayvanların kendileri o odada yoksa, bu tartışmanın gerçekten ciddiye alındığını söylemek zorlaşır. Hayvanların kendi adlarına konuşmasına izin vermek, “onları odaya ve müzakerelerin içine almak; kendi anlatılarımızın sesini kısmaya çalışıp yalnızca hayvanlarla birlikte oturmak ve gözlemlemek” anlamına gelir. Temelde bu zaman ister. Becca şu anda koi balıklarıyla çalışıyor. Saatler süren titiz gözlemler sonucunda artık su akışının onlar için inanılmaz derecede önemli olduğunu biliyor. Gerekli olan tam da bu türden özgül, yakın ve derinlikli bir kavrayıştır.
Grubumuz artık, kararların alındığı farklı bağlamlarda temsil biçimlerini denemek ve değerlendirmek üzere ortaklarla birlikte çalışmaya başladı. Bu denemeler sayesinde, başka türleri “nasıl” ve “ne zaman” temsil etmemiz gerektiğine dair somut ayrıntılar hakkında değerli içgörüler edineceğiz. Aynı zamanda bilim, sanayi, müzakere ve topluluk ortamlarında karar alma süreçleri üzerindeki etkileri ampirik olarak da sınayabileceğiz.
Bir diğer öncelik, bu temsil modellerinin farklı bölgelerde ve kültürlerde nasıl görünebileceğini değerlendirmek. İşbirliği yaptığımız isimlerden biri Zambiyalı filozof Julius Kapembwa. Zambiya’da hayvan refahı alanında çalışan büyük ve etkin gruplar var. Ancak oradaki hayvan refahı alanı Birleşik Krallık ya da Kuzey Amerika’dakinden farklı. Bu yüzden hayvan seslerinin karar alma süreçlerine dahil edilmesine yaklaşırken küresel düşünen ama bölgesel olarak tasarlanmış yollara ihtiyacımız var. Örneğin Zambiya’da erken dönem çalışmaların uygulanabileceği bağlamlar arasında yılanlar, insan-fil çatışması ve sokak köpekleri yer alıyor.
Diyalogları kültürel nüanslara duyarlı terimlerle kurmak da aynı ölçüde önemli. Şu anda Afrika’da, merkezine Afrika’yı alan kuramsal çerçeveler geliştirmeye çalışan bir etik rönesansı yaşanıyor. İnsan siyasetinin içinde cereyan ettiği özgül coğrafyalara duyarlılık ve bu coğrafyalara dair bilgi, bir topluluğun insan olmayan üyelerini temsil etme çabalarının başarısı için vazgeçilmez olacak. Aynı şekilde, farklı kültürlerin insan olmayan hayvanlarla farklı yaşanmış deneyimleri var. Örneğin başka türleri dinlemek için halihazırda kayda değer stratejilere sahip olan First Nations topluluklarından öğrenilecek çok şey var.
Bir fark yaratacak mı? Hiçbirimiz henüz bilmiyoruz. Ama hayvanlar açısından ölçülebilir bir sonuçlar olmasa bile, bu, kararları onlar olmadan almaya devam etmek için bir gerekçe değil. Becca’nın belirttiği gibi, orada bulunmaları için ilkesel bir neden var. “İnsan olmayan hayvanların dünyada çıkarları olduğunu, bu çıkarları iletme kapasitesine sahip olduklarını, saygımızı hak eden irade sahibi canlılar olduklarını söyleyeceksek, bütün bu değerleri savunup onları karar alma odasında bulundurmamanın hiçbir yolu yok.”
Yine de başka türleri gerçekten dinlemenin önündeki engeller çok büyük; bunun başlıca nedenlerinden biri de kapitalizmin, insan olmayan hayvanlara kaynak muamelesi yapabilme kapasitesine dayanması. Bütün büyük endüstriyel toplumlar, başka türleri devasa ve giderek artan sayılarda sömürüyor. Danielle Celermajer’in bana söylediği gibi, mevcut sistemlerimizin, özellikle de gıda sistemlerimizin ilmek ilmek sökülmesi gerekir. “Bunu söküp ayırmak son derece zor.”
Ama belki de fark yaratabilecek şeylerden biri pandemi. Küresel bir sağlık acil durumunun yarattığı bilinç sarsıntısı ve özellikle hayvanlara ve onların yaşam alanlarına nasıl davrandığımız üzerine başlattığı derin sorgulama düşünüldüğünde, insanlar başka türlerle kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmeye her zamankinden daha hazır görünüyor.
Pandeminin başlangıcındaki o ürpertici sessizliği düşündüğümde, çocuklarla birlikte seslerini bu kadar berrak duyduğumuz o zengin varlıkları hatırlıyorum. Ama Becca’nın bana söylediği bir şeyi de hatırlıyorum. Diğer hayvanları gerçekten dinlemek için onların güvenini kazanmak gerekir; bu da onlarla zaman geçirmeyi gerektirir. Ve yavaşlamayı.
Pandeminin vurduğu o tuhaf baharda asıl farkı yaratan şeyin yavaşlamak olduğunu fark ediyorum. Biz takıntılı doğa gözlemcilerinden oluşan bir aileyiz. Buna rağmen hayatlarımız çoğu zaman öyle hızlı ve gürültülü akıyor ki, çevremizdeki diğer canlıların failliğini geniş biçimde kavrayabileceğimiz doğru frekansa her zaman geçemiyoruz. Ama o yıl dönüştürücüydü. Üstelik bu daha geniş topluluğun sesini böylesine derinden duyan yalnızca biz değildik.
“Pandemi sonrası” bir dünyayı yeniden kurarken, iyi ve demokratik bir toplumun ölçüsünün diğer hayvanları gerçekten tanıyan ve onları hayatlarımızda yeniden “mevcut” kılan bir toplum olduğunu hayal edin. 2020 yılı bir annus horribilis — korkunç bir yıl — olmuş olabilir. Ama o yıl, topluluklarımızın ve evlerimizin çoğu zaman görünmez kalan diğer üyeleri varlıklarını bize duyurdu. Bir daha asla sessiz kalmasınlar.
Dipnotlar:
[1] Yazar burada “agency” sözcüğünü kullanmış. Türkçede olumsuz anlam çağıran “faillik” olarak tercüme etmek yerine irade vurgusu yapmayı tercih ettim (Ç.N)
[2] İngilizce metinde life-forms ifadesi kullanılıyor. Burada “canlılar” diye çevirdiğimiz kavram, hayvanların ötesinde yaşamın farklı biçimlerini de kapsıyor.
(SA/VC)