“Ne Tirez Pas!”: Fotoğraflarla bir tanıklık hikâyesi
Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta savaşın iki farklı yüzünü yansıtan “Ne Tirez Pas!” (Ateş etmeyin!) fotoğraf sergisi, 4 Haziran’da Beyoğlu Mawaa Kafe’de açıldı. Sergi, temmuz ayında da devam edecek.
2020 Beyrut Limanı patlamasının izlerinden 6 Mayıs 2026 tarihli İsrail ordusunun hava saldırısında zarar gören yapılara uzanan yirmi farklı karenin yer aldığı serginin en dikkat çekici yanlarından biri, afişte de belirtildiği üzere, çalışmanın İmran’ın Hizbullah mensuplarınca gözaltına alınmasının ardından yarım kalmış olması.
Yıllarca fotoğrafla ilgilenmesine rağmen uzun süredir fotoğraf makinesiyle aktif bir ilişki kurmadığını belirten İmran, bugün kendisini bir fotoğrafçı olarak tanımlamadığını söylüyor. Fotoğrafla kurduğu ilişkiyi ise iki temel üzerine kuruyor: İlki, fotoğrafın belgeleme gücüne duyduğu güven; ikincisi ise politik tavrını en güçlü şekilde ifade edebildiği alanlardan birinin fotoğraf olduğunu düşünmesi. Bu belgeleme gücüne duyduğu inanç ve bölgede uzun yıllardır süren savaşlara yakından tanıklık etme isteği, onu bu yolculuğa çıkaran en önemli motivasyonlar olmuş.
İmran’la hem Beyrut’taki tanıklık sürecini hem de gözaltında yaşadıklarını konuştuk.
Beyrut’un bitmeyen savaş tarihi
Dünyada birçok savaş sürerken neden Beyrut’u seçtiniz?
Savaşa tanıklık etme isteği çıkış sebebim. Sosyal medyada gördüğümüz enkaz fotoğraflarıyla canlı gördüğümüz enkazın yaşattığı hissiyat çok farklı. Niçin Beyrut? Aslında iki sebebi var. 1975’ten bu yana baktığımızda bile 1990’a kadar süren bir iç savaş var. 1990’dan sonra 1993’te İsrail operasyonu var Güney Beyrut’a. 1996’da yine İsrail operasyonu var. 2006’da Hizbullah-İsrail savaşı var. Yani sürekli üz yılda bir, bir savaş ve çatışma yaşayan bir şehir. Bir sebebi bu, buradaki tarihsel birikimi az çok bildiğim için Beyrut’a gitmek istedim. İkinci gidiş sebebim ise bütün savaşların bir gerçeği: Ülkenin sermayedarları, zenginleri sanki hiç savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Aslında hepimizin bildiği bu çelişkinin daha yakinen, daha bir anda gerçekleşeceğini bildiğim için biraz da Beyrut’a gitmeyi istedim.
Yıkım ve gündelik yaşam yan yana
Afişte Beyrut’u bir yanda barlar, kafeler eğlenen insanlar; diğer yanda kurşun izleriyle kaplı binalar ve bombardıman olarak betimliyorsunuz. Hangi anların fotoğraflanmaya değer olduğuna nasıl karar verdiniz?
Aslında biraz önce bahsettiğim gibi, belli bir kısmın savaş yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmesindeki çelişki Beyrut’ta yüksek. Savaş gerçekliğini belgelemek için çıktığım bu yol yüzlerce kare sundu. Asıl zorlandığım şey deklanşöre basmak değil, hangi fotoğrafları seçeceğime karar vermekti. Beyrut’ta yalnızca sokakta yürürken bile yüzlerce fotoğraf karesiyle karşılaşıyorsunuz. Turistik fotoğraflardan bahsetmiyorum. Bir bina kurşun izleri taşıyor, tarihsel bir yapı, politik bir imge ya da daha yeni bombalanmış bir yer. Bunu Beyrut’un her yerinde; merkezinde de banliyölerinde de içinde de dışında da görebilirsiniz.
Savaş bölgesinde telefonla tanıklık
Sergideki fotoğrafların bir kısmını “dikkat çekmeden telefonla” çektiğinizi belirtmişsiniz afişte. Aktif savaş bölgesinde telefonla fotoğraf çekmek belgeleme pratiğinizi nasıl etkiledi?
Önce neden telefon kullandığımı anlatayım. Herhangi bir basın kartım yok ve o telefonla çektiğim fotoğraflar aktif savaş bölgesinde çekildi. Hatta fotoğrafların bir kısmı İsrail’in mayıs başındaki saldırılarından hemen sonra çekildi. Aktif savaş bölgesinde büyük bir fotoğraf makinesiyle gezmek, özellikle Ortadoğu gibi bir yerde biraz delilik de gibi, ki telefonla çekerken bile yakalandım zaten çok uzun sürmedi. Yani bir tercih değil zorunluluktan kaynaklı aslında. Bu sebeple istediğim kadrajların hepsini de kuramadım.
Gözaltıyla yarım kalan tanıklık
Çalışmanızın Hizbullah tarafından gerçekleştirilen bir gözaltı nedeniyle yarım kaldığını belirttiniz. Gözaltında neler yaşadınız?
Sokakta fotoğraf çektiğim anda bir kişi motorla önüme kırdı ve beni "gözaltına" aldı. Arapça konuşuyordu, haliyle dil bariyerine takıldım. Üç farklı yerde beş ayrı kişi tarafından sorgulanmak beni biraz zorladı. Hep şu açıklamayı yaptım: “Fotoğrafla ilgileniyorum, amacım buradaki yaşanılan şeye tanıklık etmek.’ Dilden dolayı anlaşılamadığımı düşündüğüm anlarda kafam karıştı, onların da kafasının karıştığını hissettim. Herhangi bir kötü muamele görmedim. Hizbullah’ın nasıl bir yapılanması var tam olarak bilmiyorum ama sonradan bana “Şu an bir çetenin elinde değilsin, Hizbullah’ın elindesin. Biz bunu kendimizi ve ailemizi korumak için yapıyoruz.” gibi bir açıklama yaptılar. Olabildiğince de iyi davrandılar aslında diyebilirim. Telefonlarım, fotoğraf makinemdeki fotoğraflar belki beş on tur incelendi. Orada asıl suçlandığım şey ajan olup olmadığımdı sanırım. Çünkü bir yerde, “İsrail sizin telefonlarınızdan fotoğrafları alıyor.” gibi bir şey söylediler. İnsanların, halkın yüzünün biraz belirgin olduğu fotoğrafları sildiler. Onun dışındaki fotoğraflarıma dokunulmadı. Zaten onun dışındaki fotoğraflarım genelde hasar görmüş bina ve enkaz fotoğraflarıydı.
Gözaltı süreci ve sonrasında yaşananlar, Beyrut’taki hafıza oluşturma ve belgeleme sürecinizi nasıl etkiledi?
O insanları anlıyorum. Savaşın ortasında biri bir yerlerin fotoğrafını çekiyor ve bu insanlar şu an dünyanın en vurucu gücü İsrail’e karşı savaşıyorlar. İsrail’in istihbaratına karşı savaşıyorlar, en yüksek teknolojiye karşı savaşıyorlar. O yüzden bunu yapmak zorundalar bence. Kendilerini korumak için böyle büyük bir güçle savaşırken her şeyi kontrol etmeliler. Açıkçası gözaltına alınacağımı biliyordum ama bunun bu kadar kısa sürede olacağını tahmin etmiyordum. Oraya giderken taksici de uyardı. Bir mahalleye girerken oradaki manava, “Sizce burada fotoğraf çekmem sakıncalı mı?” diye sormuştum. “Tabii ki de.” demişti bana. Orada tanıştığım insanlar da “Gitme, böyle olacak.” dedi. Beklediğimden hızlı olduğu için biraz yarım kaldı çalışma diyebilirim. Bırakılırken bana şunu söylediler: “Buralarda böyle gezme. Biz seni tanıyoruz ama burası çok büyük bir mahalle aslında. Buradan çıktığında devam edersen seni başka biri alacak.”
Beyrut’ta toplam bir hafta kaldım, dört günü çalışmayla geçti. Amacım Beyrut’ta eğer gözaltına alınmazsam, ki bu çok düşük bir ihtimaldi benim için, belki Güney Lübnan’a inmekti. İstanbul’a döndüğümde düşündüm: ‘Elimdekiler bunlar, kafamdaki yarım kaldı, bununla ne yapmalıyım?’ En son içimde kalmasın dedim, bir tanıklık var sonuçta. ‘Bu tanıklığı yansıtabiliyor muyum? Tamam, biraz da olsa yansıtabiliyorum’ dediğim için yarım da olsa sergilemek, göstermek istedim.”
“Ne Tirez Pas!”, “Don’t Shoot!”, “Ateş Etmeyin!”
Sergiye adını veren “Ne Tirez Pas!” (Ateş Etmeyin!) Fransızca bir ifade. Sergiye neden bu adı vermeyi tercih ettiniz?
Lübnan çok uzun yıllar Fransa’nın sömürgesi altındaydı. Fransa kültürel anlamda da sömürgeciliğini yayan bir ülke. Zaten Beyrut mimarisine baktığınızda tamamıyla Fransız mimarisini görüyorsunuz. Halk arasında da Fransızca çok yaygın, yani ana dilleri gibi Fransızca konuşuluyor belli başlı bölgelerde özellikle. Serginin adını Fransızca seçmemin sebeplerinden biri buydu. Bir de 1975-1990 iç savaşı sırasında gazetecilerin giydikleri beyaz tişörtlerin sırtında şey yazarmış: “Ne tirez pas!”, “Don’t shoot!”, bir de Arapça olarak “Ateş Etmeyin!”. O dönemin bir simgesi haline gelmiş. Bu adı hem iç savaşa hem de oradaki sömürgeciliğin yarattığı sonuçlara değinmek için seçtim.
Fotoğrafın hafızası
Belgelediğiniz savaş kalıntılarının, unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmakta nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz?
Aslında bu biraz fotoğrafın gücüne inanmakla alakalı. Fotoğraf bu konuda çok güçlü bir alan. Hafızamızı korumak ve yaşadığımızı bir anlamda hissetmek için başvurduğumuz ilk araçlardan biri oluyor fotoğraf. Bazen bir buzdolabının üstünde kullanıyoruz, bazen yatağımızın kenarında bir fotoğraf oluyor; arabamızda, kitabımızın arasında, bazen cüzdanımızda... Burada bütün mesele fotoğrafın unutturulmak istenen gerçekleri hatırlatmaktaki gücü. Bütün insanlar aslında fotoğraflarla temas halindeyiz. Fiziksel bir basım aracı olarak kullanılması da aslında fotoğrafı biraz daha ön plana çıkarıyor. Şu an bütün tartışmalar gazetelerin biteceği, her şeyin dijitalleşeceği yönünde. Tüm bu tartışmalar içinde fotoğrafın ne olursa olsun fiziksel olarak da korunabilecek bir hafıza biçimi olduğunu düşünüyorum.
Canlı bir müze olarak Beyrut
Afişte Beyrut için “Canlı bir müze gibi. Tüm sertliğiyle.” diyorsunuz. Bu sergiden çıkan bir ziyaretçinin kafasında Beyrut’a dair nasıl bir imge kalmasını umuyorsunuz? Bu serginin ardından aynı hafıza hattını takip eden yeni bir çalışma planlıyor musunuz?
Beyrut böyle canlı bir müze gibi. Yıllardır süren savaş ve çatışmalar, çeşitli İsrail saldırıları… 3 yılda bir saldırıya maruz kalmış bir şehir. Yıkılmış yapılar, terk edilmiş binalar, bir daha açılmamak üzere kapanmış kepenkler... Yolda yürüdüğünüzde bunlara şahit oluyorsunuz. Sanki cidden bir müzeye girmişsiniz ve müzeyi geziyormuşsunuz gibi. Tüm Ortadoğu savaşlara maruz kalıyor daha doğrusu ama Beyrut’u benim için bir tık daha diğer savaş bölgelerinden ayıran şey insanların orada savaşla yaşamı ortak kurmaları. İnsanlar savaş bölgesinde yaşamını sürdürüyorlar, göçmüyorlar çok aksi bir durum olmadığı sürece. Ziyaretçiler sergiden çıktığında bunu hissedebiliyorlarsa, bunu hissettirebiliyorsam “Tamam, olmuştur. diyebilirim. Başka çalışmalara başlamak için hala daha Beyrut’tayım hissiyat olarak. Ama neden olmasın dünya bunun için yeterince malzeme sunuyor maalesef. Son olarak söyleyebilirim ki doygunlukla ayrıldım Beyrut’tan, acısıyla tatlısıyla.
(NK/NÖ)