SİYASAL CASUSLUK DAVASI
Merdan Yanardağ: Yabancı ülke yok, örgüt yok, ne casusluğu?
İstanbul’un görevden alınan Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu'nun danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan, el koyulan TELE1'in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile Hüseyin Gün’ün “casusluk (TCK 328)” suçlamasıyla yargılandığı davada ikinci duruşma başladı.
Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde oluşturulan İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dün görülen duruşmada Ekrem İmamoğlu ve Hüseyin Gün iddianameye karşı savunma yapmıştı. Bugünse Merdan Yanardağ ve Necati Özkan dinlendi.
SİYASİ CASUSLUK DAVASI
Ekrem İmamoğlu: Suç yok, delil yok, buna rağmen ‘masumiyetini ispat et’ deniyor
İlk olarak mahkeme sözü Merdan Yanardağ’a verdi. Yanardağ savunmasına, davanın “siyasal nitelikte” olduğunu söyleyerek başladı. İddianamenin “demokratik hak ve özgürlükleri, seçimlere katılmayı, seçim kazanmayı, televizyon yayını yapmayı ve siyasal eleştiride bulunmayı suç saymaya çalıştığını” savunan Yanardağ, suçlamaları reddetti.
"Gizli bilgi nerede, hangi devlet sırrı?"
Yanardağ, Türk Ceza Kanunu’nun 328. maddesine işaret ederek “siyasal casusluk” suçunun oluşması için “niteliği gereği gizli kalması gereken bilgi ve belgelerin” casusluk maksadıyla temin edilmesi gerektiğini söyledi. Dosyada böyle bir bilgi ya da belgenin bulunmadığını savunan Yanardağ, “Hangi gizli belge ve bilgi alışverişi olmuş? Hangi gizli belge ele geçirilmiş? Hangisi devlet sırrı niteliğinde?” diye sordu.
Savunmasında iddianamenin akademik tez ve makalelerden hareketle “casusluk kuramı” oluşturduğunu öne süren Yanardağ, kanun gerekçesinde “yabancı bir devlet yararına” unsuruna yer verildiğini belirtti. Yanardağ, “Yabancı bir örgüt yoksa, yabancı bir devlet lehine yapılmamışsa, casusluk suçundan söz edilemez” dedi.
Yanardağ, operasyonun iki temel amacı olduğunu belirtti. Bunlardan ilkinin TELE1’e el koymak ve kanal çalışanlarını susturmak olduğunu söyleyen Yanardağ, TELE1’i “gazetecilerin kurduğu, yönettiği ve çalıştığı bağımsız bir medya kuruluşu” olarak tanımladı. Yanardağ, kanalın uzun süredir reklam ambargosu, mali incelemeler ve RTÜK cezalarıyla karşı karşıya kaldığını anlattı.
TELE1’in izleyici desteğiyle ayakta kaldığını söyleyen Yanardağ, kanala destek çağrılarının açık biçimde yapıldığını, banka hesaplarının ve sponsorluk bilgilerinin kamuya duyurulduğunu söyledi. Bu kapsamda iddianamede adı geçen Seher Alaçam’ın da kanala destek veren izleyicilerden biri olduğunu ifade eden Yanardağ, Hüseyin Gün’ü ise Alaçam’ın yanında ve “oğlu olarak” tanıdığını belirtti. Telefonunda Gün’ün “Hüseyin Alaçam / Seher Alaçam” diye kayıtlı olduğunu söyleyen Yanardağ, bunun örgütsel bir ilişki değil, kim olduğunu hatırlamak için yapılan bir kayıt olduğunu ifade etti.
Yanardağ, “İzleyiciden soru alınır, talimat alınmaz” diyerek Hüseyin Gün’den ya da başka herhangi bir kişiden yayın talimatı aldığı iddiasını reddetti. “Hele benim gibi 40 yıldır bu meslekte olan, belli bir duruşu ve dünya görüşü olan birine kimsenin talimat verme haddi yoktur” diyen Yanardağ, kendisini yalnızca gazetecilik ilkeleri, etik değerler ve dünya görüşünün bağladığını söyledi.
Savunmasında davanın ikinci amacının 2019 ve 2024 seçimlerini “lekelemek” olduğunu söyleyen Yanardağ, iddianamede TELE1 yayınları üzerinden seçimlerin manipüle edildiği iddiasının yer aldığını belirtti. Bu iddiayı “deli saçması” olarak nitelendiren Yanardağ, “Bir canlı yayında ve bir televizyon kanalı aracılığıyla casusluk yapıldığını görmedim” dedi.
Yanardağ ayrıca iddianamede yer verilen “mozaik istihbarat” yaklaşımını da eleştirdi. Açık kaynaklardan bilgi derlemenin casusluk sayılmasının gazeteciler, akademisyenler ve araştırmacılar açısından tehlikeli bir içtihat yaratacağını ifade eden Yanardağ, “Bu mantıkla Türkiye’de araştırma yapan bütün akademisyenleri, gazetecileri ve yazarları casus olarak suçlayabilirsiniz” dedi.
"Seçimlerde bir adayı desteklemek ne zamandan beri suç?"
Yanardağ, savunmasının sonunda seçimlerde bir adayı desteklemenin suç sayılamayacağını vurguladı. İddianamenin “iktidara karşı siyaset yapmayı yasaklamaya çalıştığını” savunan Yanardağ, “Siyaset ancak iktidar tarafından yapılırsa serbesttir, iktidara karşı yapılırsa yasaktır demeye çalışıyorlar” dedi. Sözlerini şöyle bitirdi:
“Burada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı suç sayıyor bu iddianame. Seçimlerde bir adayı desteklemek ne zamandan beri suç? Ekrem İmamoğlu'na destek vermiş olmak ya da Ahmet ya da Leyla neyse bu aday, kim ise eğer, hangi siyasal partideyse, hangi felsefi görüşe sahipse bunlardan birini desteklemek nasıl bir casusluk faaliyeti olabiliyor? Bir de Türkiye geneline yayılmış. E Türkiye'de de iktidar oluyorsun bu siyasetin mantığı. İddianame siyaset yapmayı yasaklamaya çalışıyor. Peki kime karşı siyaset yapmayı yasaklamaya çalışıyor? İktidara karşı.
Siyaset ancak iktidar tarafından yapılırsa serbesttir, iktidara karşı yapılırsa yasaktır demeye çalışıyor. Bu nedenle bir içtihat oluşturarak fiilen bir dikta hukuku yaratmaya çalışıyor bu davalar üzerinden. Mahkemeleri de kötüye kullanarak eğer buralardan bir hüküm ve ceza çıkartırlarsa bunlar bir içtihat oluşturacak ve bu iktidara karşı muhalefet etmek yani demokratik bir hakkı kullanmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gelen bir hukuku kullanmak bu iddianameye göre suç. Niye suç? Bu belli değil.
Ben inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde hala yargıçların ve savcıların büyük bir bölümü cumhuriyetin değerlerine ve hukukun, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı. Ama diğer yandan görüyorum ki saraya bağlı ya da iktidara bağlı paralel bir yapılanma var. İddianame bunun örneğidir.
Merak ediyorum. Ben militan bir yargıda iktidara bağlı bir yargıda mı yargılanıyorum yoksa hukukun ilkesine, üstünlüğü ilkesine bağlı bir mahkemede mi yargılanıyorum?
Necati Özkan: Bu dava hakikat dışı
Verilen aranın ardından Necati Özkan savunma yaptı. Sözlerine “Bu dava eften püften gerekçelerle kotarılmış, hakikat dışı bir dava” diyerek başlayan Özkan, hem casusluk hem de İBB ana davası kapsamında tutuklu olduğunu belirterek herhangi bir suç işlemediğini söyledi.
Özkan, davanın kendisiyle değil Ekrem İmamoğlu’nun “oyun dışına atılması” amacıyla açıldığını savundu. İddianameyi “post-truth/hakikat ötesi” olarak nitelendiren Özkan, suçlamaların somut delile dayanmadığını ifade etti.
Davanın başladığı gün Kandıra Cezaevi’nde olduğunu anlatan Özkan, televizyon haberlerinde önce TELE1 ve Merdan Yanardağ’a ilişkin soruşturmayı, ardından kendi adının dosyada geçtiğini gördüğünü söyledi. Hüseyin Gün ismini ilk anda hatırlamadığını belirten Özkan, avukatının kendisine Ekrem İmamoğlu, Hüseyin Gün ve Seher Alaçam’ın yer aldığı fotoğrafı göstermesiyle olayı hatırladığını anlattı.
Özkan, Hüseyin Gün ile ilişkisinin sınırlı olduğunu, seçimden önce yalnızca 11 Haziran 2019’da yarım saatlik bir görüşme yaptıklarını söyledi. Bu görüşmenin, 23 Haziran seçimine 12 gün kala gerçekleştiğini hatırlatan Özkan, “Hüseyin Gün ağzıyla kuş tutsa, 10 takvim gününde seçmenin fikrini değiştirebilecek bir teknolojiye sahip olamaz. Dünyada böyle bir şey yok” dedi.
2019 kampanyasının “dijital manipülasyonla” değil, sahada yürütülen kapı kapı çalışma ve pozitif kampanya diliyle kazanıldığını söyleyen Özkan, kampanya stratejisinin “negatif kampanya yapmamak” olduğunu vurguladı. Ekrem İmamoğlu’nun kampanya boyunca rakiplerine yönelik negatif bir dil kullanmadığını anlatarak, “Bizim yaptığımız şey Ekrem Bey’in gerçek kişiliğini göstermekten ibaretti” dedi.
Hüseyin Gün’ün kendilerine sosyal medya analizi ve teknoloji alanında destek önerdiğini anlatan Özkan, bu önerilerin kampanya açısından işe yarar görülmediğini ifade etti. Gün’ün kendi teknolojisini “Ferrari”, mevcut çalışmaları ise “Murat 124” diye nitelendirdiğini aktaran Özkan, gelen çalışmanın Türkiye siyaseti ve seçmen davranışını anlamaktan uzak olduğunu ekledi.
Seçimden sonra Gün ile bir kez daha görüştüğünü anlatan Özkan, bu görüşmede İBB hizmetlerinin iyileştirilmesine ilişkin bir sunum yapıldığını, ancak sunumun da yeterli bulunmadığını aktardı. Özkan, söz konusu hizmet için “3,5-4,5 milyon dolar” gibi bir rakam telaffuz edildiğini belirterek, bunun Türkiye’deki sektör gerçeklerinden uzak olduğunu belirtti.
Dark Web iddiasına da yanıt veren Özkan, İBB verilerinin kendi talimatıyla karanlık ağa yüklendiği iddiasını reddetti. Dijital veri alanında bir görevi olmadığını, kampanyada bu işle ilgilenmediğini ve seçimden sonra İBB ile ticari ya da kurumsal bir ilişkisinin bulunmadığını söyledi. “Ben dijitali bilmem, veriyi bilmem. Kampanyada bununla ilgili bir görevim de yok. Ekrem Bey seçimi kazandıktan sonra İBB ile bir ilişkim de yok” dedi.
Dosyadaki bilirkişi raporlarına işaret eden Özkan, iddia edildiği gibi büyük bir veri seti bulunmadığını, mükerrerler ayıklandığında 17 İBB uzantılı e-postadan söz edildiğini söyledi. Bu e-postaların da büyük kısmının gerçek ya da güncel İBB çalışanlarına ait olmadığını savunan Özkan, söz konusu verilerin 2005, 2008, 2014, 2016 ve 2017 tarihlerinde Dark Web’e yüklendiğinin ortaya çıktığını belirtti.
Savunmasında kendi geçmişine de değinen Özkan, askeri lisede okuduğunu, Kara Harp Okulu’ndan mezun olduğunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptığını anlattı. 1983’te darbe dönemi uygulamalarıyla ordudan uzaklaştırıldığını, daha sonra iade-i itibar haklarını aldığını ve kıdemli albay emeklisi olduğunu söyledi. Kendisinin “vatan haini” ya da “casus” gibi gösterilmesinin hayatını altüst ettiğini ifade etti.
Özkan, 42 yıldır iletişim alanında çalıştığını, Türkiye’de çok sayıda kamu kurumu ve özel marka için kampanyalar yürüttüğünü, AKPi hükümetleri döneminde de çeşitli bakanlık ve kurumlara hizmet verdiğini anlattı. 2014’ten itibaren CHP ile çalışmaya başladığını ve Ekrem İmamoğlu ile ilişkisinin de bu tarihte başladığını söyledi.
Savunmasının bir bölümünde dünyadan örnekler veren Özkan, muhalif siyasetçilerin “terör”, “yolsuzluk” ve “casusluk” suçlamalarıyla hedef alınmasının otoriter rejimlerde sık görülen bir yöntem olduğunu söyledi. Nelson Mandela, Benigno Aquino, Kim Dae-jung, Enver İbrahim, Aleksey Navalni ve Mihail Saakaşvili gibi isimleri anan Özkan, casusluk suçlamalarının siyasi rakipleri etkisizleştirmek için kullanıldığını ileri sürdü.
Özkan savunmasının sonunda, davanın hukuki değil siyasi nitelikte olduğunu savunarak mahkemeden hukuka uygun karar vermesini istedi. “Bu mahkemede hukuk mu çalışacak, guguk mu çalışacak? Bunu bütün millet görmek istiyor” diyen Özkan, suçlamaların somut delillerle desteklenmediğini belirtti.
(HA)