BİANET'E GELENLER – NİSAN 2026
İletişim Yayınları'ndan 14 yeni kitap okuyucuyla buluştu

İletişim Yayınları'ndan bianet'e gelen 14 yeni kitabı sizlerle paylaşıyoruz.
Hem kendilerine, hem birbirlerine yabancılaşmış bir grup insan, seyahat ettikleri otobüsün bozulmasıyla küçük bir yol kenarı işletmesinde mahsur kalır. Birlikte geçirilen zaman uzadıkça, insanların arasındaki mesafeler kısalır. Asiler Otobüsü, insanın zaaflarının ve arzularının dolambaçlı yollarında gezinen bir John Steinbeck romanı.
Gülhan Tuba Çelik’in kitabı, farklı toplumsal çevreler ve yaşam alanları arasında kurulan karşıtlıkları merkeze alan öykülerden oluşuyor. Kitapta, steril ve kalabalık sitelerle sıkışık mahalleler arasındaki fiziksel yakınlığın toplumsal ve duygusal anlamları ele alınıyor. Öyküler, gündelik hayatta sıradan görünen nesneler, durumlar ve duygular üzerinden bireyin yaşam deneyimine odaklanıyor.
Mahsum Ece, tuhaf insanların yaşadığı, tarifi zor olayların yaşandığı bir köyün hikâyesini anlatıyor; yaşadıklarını değiştirilemez bir kader olarak gören karakterlerin dünyasına odaklanıyor.
Ekin Kadir Selçuk, Geç Kaldığımız Her Şey Gibi adlı ilk romanında, geçirdiği beyin kanaması sonrası hayatı değişen, karakterinde açılan gediklerle yüzleşen, hem çalıştığı üniversitede hem özel ilişkilerinde çıkmaza giren bir akademisyenin hikâyesini anlatıyor. Selçuk, toplumdaki ve akademideki yozlaşmayı, erkeklerin ikili ahlâk anlayışını ve erkek şiddetini, hayatın her alanına sirayet eden derin mutsuzluğu ve karamsarlığı bir roman kurgusu içinde ele alıyor.
Psikolog Ulrike Bossmann Herkesi Memnun Etme Çabası’nda, hayatın her alanında ve sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarını önceleyerek yaşamayı şiar edinmiş kişileri inceliyor. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmenin bencillik değil sağlıklı ilişkilerin olmazsa olmazı olduğunu vurgulayan yazar, okura farkındalığın ve özşefkatin değerini hatırlatıyor.
İhlâl Sanatı, mutlak kontrol altında tutulmak üzere kapatılan mahpusların, kontrol edilemeyen, “kapatılamayan” yaşam pratiklerini anlatıyor. Bu sanatın bazen leğenden basketbol potası yapmak, bazen buğulanmış cama iki kelime yazı yazmak gibi çok çeşitli yöntemlerle icra edildiğini gösteren Sibel Bekiroğlu, okuma sanatı, spor ve sağlıklı yaşam sanatı, iletişim sanatı, beslenme sanatları, elişi sanatları başlıklarıyla tasnif ediyor ihlâl sanatını.
Kara Orman, “aile romanı” gibi başlıyor aslında. Özel dedektif Dengler, yaşlanan annesiyle ilgilenmek üzere taşraya gidiyor. Ancak annesinin arazisinde bir rüzgâr santralinin yapılması meselesiyle ve yerel halkın buna karşı direnişiyle karşılaşınca, roman ağır ağır bir polisiye çehresi kazanıyor: Bir iklim polisiyesi.
1850’ler Birinci Dünya Savaşı arasında, yaklaşık bir milyon Kuzey Kafkasyalı Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’na sığındı. Bu Müslüman muhacirlerin iskânı, Osmanlı Devleti'ni değiştirdi, bölgesel ekonomileri canlandırdı fakat aynı zamanda toprak üzerindeki rekabeti kızıştırdı ve bazen mezhep gerilimlerine zemin hazırladı. Rus ve Osmanlı imparatorluklarının sınırlarında temel değişikliklere neden oldu. Muhacirler İmparatorluğu, geç dönem Osmanlı tarihini kitlesel yerinden edilme olgusu üzerinden yeniden kurguluyor ve modern Ortadoğu’daki muhacir iskânı uygulamalarının kökenlerini gün yüzüne çıkarıyor.
İvan Gonçarov, ilk romanı Sıradan Bir Hikâye’de, modernleşme sürecindeki bir toplumun ahlaki ve duygusal dönüşümünü, genç bir karakterin hayalleri ve hayal kırıklıkları üzerinden ele alıyor.
Ernst Bloch ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Farkı coğrafyalarda, farklı şartlarda yetişmiş ve yaşamış iki düşünür bir noktada ortaktırlar: Dinde, geçmiş tarihsel tecrübelerde, geleneklerde ve kadim anlatılarda kazı yaparak, sosyal devrimin, sosyalizmin derin köklerini ararlar. Barış Aydın, Bloch’un ve Kıvılcımlı’nın düşünce dünyalarını ortaklıkları ve farklarıyla analiz ediyor.
Hannah Proctor, Tükenmişlik kitabında politik mücadele içerisinde sıcağı sıcağına çok kolay anlaşılamayan tükenmeye, tükenmenin duygu dünyasına bakıyor. Fransa’nın bir ceza kolonisine sürgün edilen Komün üyelerinin veya Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklerin ve tarihten başka pek çok örneğin öğreticiliğinden faydalanıyor.
Ümit Hassan, bu kronolojisinde, eski Türk topluluklarının devletleşme sürecinin kuşbakışı bir özetini sunuyor. MÖ 800’de İskitlerle başlayan kronoloji, 1335-1336’da son İlhan Abu Said Han’ın ölümüyle ve “Beylikler dönemi ve Osmanlı Devleti’ne giden yol...” cümlesiyle bitiyor. Tarihsel seyrin duraklarının tespit ve tasnifiyle ilerleyen akış, ara ara yazarın kısa değinmeleri, yorumlarıyla renkleniyor. Ümit Hassan’ın daha önce Türkiye tarihi üzerine bir derlemenin içinde yer almış bu çalışması ilk kez bağımsız olarak yayımlanıyor.
Bir anaokulunda on dokuz çocuğu rehin alan bir adam ve çocukları kurtarmaya çalışan bir müzakereci, Émile... Geçen zamanla beraber teknoloji, dijital dünya, sosyal medya platformları üzerine sohbetleri derinleşir.
İçinde yaşadığımız “canavarlar zamanı”nın bir korku çağı olduğunda neredeyse herkes hemfikir görünüyor. Belirsizliğin, güvensizliğin yarattığı korku. İnsan türünün belirsizlik içinde yaşadığı o uzun çağlardan sonra; her şeyi kontrol altına aldığını, en azından alabileceğini düşündüğü kısacık zamanda geliştirdiği özgüveni yerle bir eden bir korku. Ona yapışan öfke. Korkuyu korku değil de öfke olarak ifade etmeyi kolaylaştıran onca “bilgi”: İşsiz kaldık çünkü Suriyeliler geldi, güvende değiliz çünkü LGBTİ’ler dünyanın çivisini çıkardı... Ve bu ikisinin ayrılmaz üçüncüsü, nefret. Bu kombonun eşlikçileri de az değil: Hınç, tiksinti, haset, kayıtsızlık...
(VC)














