Galata'da 'büyük ikame'
Sabahın erken saatlerinde, turist grupları kulenin altında toplanmaya ve kafelerin masaları sokakları doldurmaya başlamadan önce, eski Galata’nın silueti görünüyor. 19. yüzyıldan kalma Levanten binalarla çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklar boş ve sessiz. Galata’nın katmanlı tarihinin sembolleri kendini gösteriyor: Eski yazıların soluk izleri, mermerlere oyulmuş Yunanca ve Ermenice yazılar; en az dört kadim cemaatin dar ve dolambaçlı sokaklarda yankılanan kilise çanları...
Ancak öğle vakti geldiğinde geçmişe dair bu anlık görüntü kayboluyor. Çünkü bu ikonik mahalle, İstanbul’un en işlek turizm hatlarından birine dönüşüyor: Kalabalık, ticari ve hayatları ile işlerini burada kurmuş insanlar için giderek daha zorlayıcı hale gelen bir yer...
İstanbul’da, şehrin çelişkilerini Galata kadar keskin bir şekilde ortaya koyan çok az yer vardır: Miras ve spekülasyon, yaratıcılık ve tüketim, aidiyet ve yerinden edilme... Son yarım yüzyılda Galata, göçmenlerin, zanaatkârların ve köklü azınlık ailelerin yaşadığı bohem bir işçi sınıfı mahallesinden, mutenalaştırma, sosyal medya trendleri ve durmak bilmeyen yaya trafiğinin şekillendirdiği küresel bir yere dönüştü.
Galata’da uzun süredir iş yeri sahibi olan üç kişinin hikâyesi, bu dönüşüme farklı açılardan ışık tutuyor: Şehre 1970’lerde gelen ve meyve tüccarlığından kafe sektörüne geçen Bayram, daha sakin ve yaratıcı bir dönemde giyim mağazası işini büyüten Sertaç ve İstanbul’un sokak kedilerine adanmış bir müze aracılığıyla Galata’da bir miras yaratmaya çalışan grafik sanatçısı Fatih. Onların hikayeleri, hayatta kalmanın hiçbir zaman garantisinin olmadığı bir mahallede koşullara uyum sağlamak ve kendini yeniden keşfetmek için ne gerektiğini irdeliyor.
Reis: Bayram Sezgin ve Galata’nın eski günleri
Bayram, 1974’te Siirt’ten İstanbul’a geldiğinde 12 yaşında bir yetimdi. Gelir gelmez dört erkek kardeşiyle birlikte Galata sokaklarında çalışmaya başladı.
“Önce meydanda el arabalarıyla meyve satmaya başladık.” diyor şimdi 65 yaşında olan Bayram.
Meyve satmak, Siirt’ten gelen Kürt göçmenler için yaygın bir yoldu; çoğu, Unkapanı çevresinde yoğunlaşan toptan sebze-meyve ticaretini birbirlerinden görerek yapmaya başladı. Seyyar satıcılık işinin kârlı olduğu görüldü ve çok geçmeden kardeşler, Selimbey Apartmanı'nda bir dükkan açtı. İşleri kötü giden bir lokanta sahibinden bu mekanı beş bin dolara satın almışlardı.
Bayram, 1970’ler ve 80’lerdeki Galata’yı hem derin bir kültüre sahip hem de tehlikeli bir mahalle olarak betimliyor.
“O zamanlar bölge o kadar kötü durumdaydı ki, daireler bedavaya verilse bile kimse burada yaşamazdı.”
Suç ve uyuşturucuya rağmen Bayram, o dönemdeki Galata’yı insanların birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu, çeşitlilik dolu ve kültürel açından zengin bir yer olarak tanımlıyor. Yahudi balık satıcılarını, köklü Ermeni aileleri ve zanaatkâr ağlarını hatırlıyor. Neoklasik binalar belki yıkılacak gibiydi ama mahalleyi bir arada tutan eşsiz bir sosyal doku vardı.
1990’ların sonu ve 2000’lerin başında mimarlar ve yatırımcılar, kardeşlerin ilk dükkanının bulunduğu ve şu anda İKSV’ye ait olan Selimbey Apartmanı da dahil olmak üzere Galata’nın birçok tarihi binasını satın almaya ve restore etmeye başladı. Bina el değiştirdiğinde, kardeşler hemen köşedeki daha küçük bir yere taşındı. Kiralar yükselmeye başladı ve bir zamanlar yaşanmaz olarak görülen mahalle birdenbire değerli hale geldi.
Toptancılardan kafe kültürüne
Onlarca yıl boyunca Bayram’ın manav dükkanı, mahallenin sakinlerine ve kuleye giden az sayıdaki turiste hizmet veren merkezi noktalarından biriydi. Ancak 2010’lara gelindiğinde Galata’nın ekonomisi kesin olarak turizme kaymıştı. Uzun süredir burada yaşayanlar taşındıkça ve atölyeler kapandıkça talep de değişti:
“Eskiden insanlar Galata’da yaşıyordu, bu yüzden meyve satmak kolaydı. Ancak mahalle değiştikçe, hayatta kalmak için yeni pazara uyum sağlamam gerektiğini biliyordum."
Bayram, kira artışlarının işini gözden geçirmesine neden olduğunu kabul ediyor, ancak aynı zamanda mevcut kalabalığı bir fırsat kaynağı olarak da görüyor. 2025 yılında meyve ticaretini bırakıp Büyük Hendek Caddesi’nin köşesindeki meydanda merkezi bir köşe dükkanını devraldı ve Rodinya Galata Café’yi açtı.
“Galata’ya ilk geldiğimde bir kafe açmak imkansızdı. Kimse oturmazdı!” diyor alaycı bir şekilde, kafesinde oturmuş, şimdi meydanı dolduran kalabalığa bakarken.
Eski günlerden bahsederken kayıp hissiyle konuşmuyor. Bayram, Galata’yı bugünkü haliyle tercih ediyor.
Gerçekçi bir ifadeyle, “Artık huzur ve güvenlik var. Ve hayat daha iyi. Meyve işindeyken, toptan pazarda en iyi ürünleri seçmek için sabah 6:00’da uyanmak zorundaydık. Kafe işletmek daha kolay. Yaya trafiği, işi daha sürdürülebilir kılıyor.” diyor.
Şu anda kafede 16 kişi çalıştırıyor; bunların çoğu Siirt bölgesinden gelen genç Kürtler.
Başarının sırrı
Bayram, Galata’da onlarca yıldır süren ticari başarısını, bölgeyi çok iyi tanımasına ve her yeni duruma uyum sağlamasına bağlıyor. Yeni gelenlerin çoğunun hediyelik eşya dükkanları ya da kafeler açtığını, ancak mahallenin ritmini anlamadıkları için zorlandıklarını belirtiyor. Bazıları sadece masraflarını karşılamak için dükkanlarını sabah saat 3’e kadar açık tutmak zorunda kalıyor.
Emekli olmayı düşünüp düşünmediği sorulduğunda gülüyor: “Asla”. Çocukları iş temposunu yavaşlatmasını istiyor ama o durmaya niyetli değil. Kırk yıllık kariyeri boyunca hiç tatile çıkmadığını söylüyor:
“Sıkı çalışmak benim tesellim. Ve Galata’da başarılı olmak için çalışmayı sevmelisiniz.”
Modanın öncüsü: ParisTexas ve Bohemya'nın Ölümü
Bayram Sezgin, Galata'da ticaret dünyasının çalışma ahlakını belirlediyse, Sertaç Haznedaroğlu da ona estetik ruhunu kattı. 2008'de Ankara'dan Galata'ya taşındığında, sakin ve el değmemiş bir bölgeyle karşılaşmıştı.
“Galata’yı seçtim çünkü bölge hâlâ bâkirdi.” diyor İlk Belediye Caddesi’ndeki geçici dükkanında. O dönemki mahalleyi "sessiz" ve "bohem" olarak tanımlıyor; mahalle, ucuz kiraları ve hem yaşayabilecekleri hem de çalışabilecekleri geniş daireleri sayesinde sanatçıları kendine çekiyordu:
“Galata Kulesi hâlâ biraz bakımsızdı, mahalledeki bir aile tarafından işletiliyordu. Her yerde atölyeler vardı — aydınlatma dükkanları, marangozlar, döşemeciler — ve hiç turistik dükkan yoktu. Sıfır.”
O dönemde, Galata’da henüz pek müşteri olmuyordu. Ancak Sertaç buradaki potansiyeli gördü ve Camekan Caddesi’ndeki eski bir marangoz dükkanında ParisTexas butiğini açtı.
“Mağazamıza yerli ve yabancı turistler aralıksız geliyordu ve hepsi çok ilginç insanlardı,” diye anlatıyor. Bu başarı, özenle yenilediği tarihi mekanlarda iki butik daha açmasını sağladı:
“Orijinal mimariyi korurken yeni ve ilginç şeyler yaratma sürecini çok seviyorum.”
ParisTexas bir hayran kitlesi kazandıkça, diğer bağımsız tasarımcılar ve el yapımı ürünler satan butikler de onun izinden giderek aynı dar caddeye dükkanlar açtı.
Ticarileşme ve selfie ekonomisinin yükselişi
Galata’nın popülaritesi artarken bu belediyenin de dikkatini çekti ve belediye, kıyafet pazarları, tematik caddeler ve görünürlük odaklı markalaşma kampanyalarıyla mahalleyi ticarileştirme planlarına başladı. Bu girişimler daha fazla ziyaretçi çekti, ancak bölgenin karakterini de değiştirdi.
Uzun vadeli meskenlerin yerini yavaş yavaş Airbnb daireleri almaya başladı. Atölyeler, sanatçı stüdyoları ve müzik mağazaları, artan kiralar nedeniyle yerlerini daha hızlı tüketim tempolarına hitap eden işletmelere bıraktı.
“İnsanlar artık sosyal medyada gördükleri için Galata’ya geliyordu. Bu yeni kalabalık, moda veya el yapımı ürünler satın almakla ilgilenmiyordu. Onlar kafeler, tatlılar ve selfie çekmekle ilgileniyordu.” diyor Sertaç.
Sertaç, dükkanlarının batmamasını sağlamak için iç tasarım alanına da yöneldi. 2017 yılına gelindiğinde, mahallenin gittiği yönü gören ve artan kiralara ayak uyduramayan Sertaç, dükkanı kapatma kararı aldı. Galata’nın şu anki durumunu, bölgenin karakterini oluşturan bağımsız işletme sahiplerinin, önemli sermayeye sahip kişiler tarafından sistematik olarak yerlerinden edildiği bir “yer değiştirme” süreci olarak tanımlıyor:
“Belediye için amaç, daha fazla ziyaretçi ve daha fazla turist çekmekti. Bu yüzden kendi açılarından iyi bir iş çıkardıklarını düşünüyorlar. Ancak sürdürülebilirliği ya da yerel halkın yaşam kalitesini – trafiği, kalabalığın hastaneye etkisini, altyapı üzerindeki yükü – hesaba katmadılar.”
Pandemi sonrası
Sertaç, COVID döneminde dükkanların dış desteğin çok az olduğu bir durumda nasıl zorlandıklarını, komşuların ve işletme sahiplerinin ise birbirlerine yardım etmek için harekete geçtiğini anımsıyor. Hatta birçok mülk sahibi alacaklarını ertelemiş.
“Galata’da kapanan hiçbir işletme duymadım. Türkler uyum sağlamakta iyidir. Buna alışkınız. Uyum sağlayamazsanız hayatta kalamazsınız.”
Pandemi sonrası patlamayı değerlendirirken turizm ve talebin geri dönmekle kalmadığını ve üç katına çıktığını belirtiyor. Ona göre bu aşırı ticarileşme, kültürel kayıplardan daha fazlasını getirdi ve güvenlik endişeleri de yarattı. Kafelerin kaldırımlara taştığı ve sokakların ağzına kadar dolu olduğu bir ortamda, mahallenin fiziksel kısıtları konusunda endişeleniyor: “Yangın gibi bir şey olursa kaçacak yer yok. Aslında tehlikeli bir durum.”
Sertaç, kısa süre önce ParisTexas’ı, eski mekanından çok uzak olmayan İlk Belediye Caddesi’nde beş aylık bir geçici mağaza olarak yeniden açtı. Fiziksel bir dükkânın sunduğu görünürlük ve insanlarla günlük etkileşimi özlemiş olduğu için sokağa geri dönmekten memnun. Ancak geleceğe dair net bir bakış açısına sahip. Mevcut kira koşulları ve Instagram odaklı müşteri kitlesi, yaratıcı topluluğun artık Galata’yı evi olarak göremeyeceği anlamına geliyor:
“Yaratıcı insanlar uygun fiyatlı mekanlara ihtiyaç duyuyor ve Galata’daki kiralar artık burada yaşamalarına ve iş yeri açmalarına izin vermiyor. Dolayısıyla mahalle giderek daha fazla ticarileşmeye devam edecek.”
Küratör: Fatih Dağlı ve yeniden keşfetme sanatı
Aponia ve Cat Museum İstanbul’un kurucusu Fatih Dağlı, 15 yıldır Galata’nın iş hayatında önemli bir isim ve her zaman yerel, yaratıcı ve ticari olmayan bir çizgiyi savunuyor.
Eskişehir doğumlu Fatih, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nde okumak için İstanbul’a taşındı. Grafik tasarımcı olarak çalıştıktan sonra profesyonel tur rehberi olarak otuz dört ülkeye seyahat etti.
“Seyahat etmek, tasarım ve ticaret konusundaki bakış açımı gerçekten şekillendiren bir deneyim oldu.” diyor.
2009 yılında, ortakları Orçun Cetinkaya ve Yavuz Öztürk ile birlikte Galatasaray yakınlarında Aponia’yı açtı ve seyahatlerinde gördüğü ucuz hediyelik eşyalardan farklı bir şey sunmayı hedefledi. Dükkan, genellikle mizahi ve hicivli bir üsluba sahip yaratıcı hatıra eşyaları ve cesur baskılı tişörtler satıyordu. İş büyüdü; Aponia’nın tasarımları, o zamanların hareketli küçük tekstil atölyelerinde üretiliyordu—bu sektör, o zamandan beri artan maliyetler ve kur dalgalanmaları nedeniyle çökmüş durumda.
“Aponia’yı ilk açtığımızda İstanbul’da büyük bir iyimserlik vardı. Şehir, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti. Turizm istikrarlıydı ve ziyaretçiler arasında gerçek bir ‘Birleşmiş Milletler’ karışımı vardı." diyor Fatih.
Bir mahalle markasının evrimi
2013 yılında Fatih, Aponia’yı İstiklal Caddesi’nden Galata Kulesi’ne doğru uzanan tarihi Galip Dede Caddesi’ndeki merkezi bir konuma taşıdı. Kira sözleşmesini imzaladığında iki hafta sonra Gezi Parkı protestolarının başlayacağını bilmiyordu. Ancak bu durum işleri durdurmak yerine canlandırdı.
“O dönemde insanlar özellikle Gezi nedeniyle, protestocuları desteklemek ve ‘Occupy’ enerjisini yaşamak için İstanbul’a geldi. Galata’ya çekildiler ve yerel, yaratıcı markaları desteklemek, başka hiçbir yerde bulamayacakları küçük serili tasarımları satın almak istediler.”
2010’lar boyunca turizm ve yaya trafiği arttı ve işi on yıl boyunca güçlü bir şekilde devam etti. Hatta pandemi ortasında ikinci bir mağaza açacak kadar kendine güveniyordu:
“O dönemde devletten herhangi bir destek almadım, ama COVID’i umursamayan ve Avrupa’ya gidemediği için tişört alan Rus turistler vardı.”
Aponia pandemiyi atlattı ve kısıtlamaların kaldırılmasından sonraki ilk yıl beklenmedik bir şekilde güçlü geçti. Ancak COVID sonrası patlama uzun sürmedi. Enflasyon hızlandı, kiralar tavan yaptı ve iki mağazasını işletme maliyetleri fırladı. Galata'da iş yapmanın ekonomik koşulları hızla değişiyordu:
“İstanbul'u ziyaret etmek çok daha pahalı hale geldi, bu yüzden turistler harcama alışkanlıklarını değiştirdi. Konaklama ve yemek, bütçelerinin daha büyük bir kısmını kapladı. Tişört alacak kadar paraları kalmadı, bunun yerine kartpostal aldılar.”
Fatih, bu yeni ekonominin tamamen yeniden keşfedilmeyi gerektirdiğini fark etti. Ancak estetiğini sokakları doldurmaya başlayan hızlı tüketim ve selfie meraklısı kalabalığa satmayı reddetti. Yeni pazara hitap etmek yerine, Aponia mağazalarını kapattı ve belki de hayal edilebilecek en tipik İstanbul projesini yarattı: Şehrin sokak kedilerine adanmış bir müze.
Cat Museum Istanbul
Cat Museum Istanbul, Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde bulunan, kedi temalı sanat ve tasarımı, bir baskı atölyesini ve sokak kedileri için bir sığınağı bir araya getiren küçük ölçekli bir girişim. Bir sosyal girişim olarak faaliyet gösteren müzenin kârının yüzde 50'si sokak hayvanlarını desteklemek için ayrılıyor.
Fatih için müze, kontrolsüz ticarileşmenin ele geçirdiği bir mahallede anlam yaratmanın bir yolu; hızlı bir turizm koridoruna yavaş kültürü zorla sokmaya yönelik kasıtlı bir girişim. Ve eski aidiyet biçimlerinin çoğunun yerinden edildiği bir semtte, o bu mekanı cheesecake ve selfielerin ötesinde bir topluluk duygusu oluşturmak için kullanıyor.
“Aponia kişisel bir projeydi. Ama Cat Museum Istanbul daha çok bir sorumluluk, bir miras gibi geliyor.” diyor Fatih.
Mahallenin karşı karşıya olduğu baskılara rağmen, o iyimserliğini koruyor. Model olarak Barselona’nın Gotik Mahallesi’ni gösteren Dağlı, Galata’nın bağımsız dükkanlar ve kültürel mekanlardan oluşan daha katmanlı bir ekosisteme dönüşeceği bir gelecek hayal ediyor. Onun için sorun turizmin kendisi değil, turizmin homojenleşmesi; bir zamanlar çeşitlilik içeren kentsel kimliğin tek tip ve tekrarlanabilir bir tüketim modeline indirgenmesi.
Fatih, bir sosyal girişim müzesini işletmenin yükünün zorlu bir ekonomik gerçeklik getirdiğini ve mali açıdan ilerlemenin bitmek bilmeyen bir kedi-fare oyunu gibi geldiğini itiraf ediyor. Yine de Cat Museum Istanbul’u hem bir yurttaşlık görevi hem de bir iş olarak görüyor.
“Ben büyük bir İstanbul sevdalısıyım. Müzede kendimi Eski Galata’nın ev sahibi gibi hissediyorum. Ve misafirler geliyorsa, evimi hazırlamalıyım.” diyor Fatih.
Asırlar boyunca tüccarlar, bugün Bayram’ın kafesinin, Sertaç’ın pop-up mağazasının ve Fatih’in müzesinin bulunduğu aynı arnavut kaldırımlı sokaklarda geçimlerini sağladılar. Ancak bugün, bu bağımsız işletme sahipleri sadece geçimlerini sağlamakla kalmıyor, mahallenin kendi kimliğini koruma hakkı için mücadele ediyorlar. Her şeyin birbirinin aynısı olduğu bir çağda, onların yeniden keşfetme ve yerlerinde kalma kararı sadece bir iş modeli değil. Bu, Galata’nın ruhu için verilen sessiz ve inatçı bir savaş. (TM/VK)