Yunanistan’ın başkenti Atina’nın en işlek güzergâhlarından Alexandras Caddesi üzerinde yer alan Prosfygika bölgesi, yaklaşık bir asırdır kent yoksullarına ve göçmenlere ev sahipliği yapıyor. Hükümet, kentsel dönüşüm politikaları kapsamında Prosfygika bölgesini tahliye etmeye çalışırken, İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu barınma hakkını ve kolektif yaşam alanlarını savunarak direnişini sürdürüyor.
Topluluk üyelerinden Aristotelis Chantzis ise “barınma hakkını ve topluluğun varlığını savunmak” amacıyla 5 Şubat’tan bu yana “ölüme kadar açlık grevi” yapıyor.
Prosfygika Çeviri Yapısı, Chantzis’in 30 Nisan’da kaleme aldığı mektubu Yunancadan Türkçeye çevirdi.
Metnin yayımlanmasının ardından önemli gelişmeler yaşandığını belirten Prosfygika Çeviri Yapısı, “1 Mayıs geride kaldı, Suzon Doppagne yoldaşımız Yunanistan Parlamentosu önünde açlık grevine başladığını duyurdu ve Filistin ablukasını kırmayı hedefleyen filo girişimi yeni bir evreye girdi. Bu gelişmelere rağmen metin güncelliğini tamamen koruyor” açıklamasında bulundu.
Yazının bir bölümünü bianet okurlarıyla paylaşıyoruz.

Prosfygika’nın tahliyeye karşı direnişi: “Bir karış toprak bile vermeyeceğiz”
Duyguları politikleştirmek
İyi niyetli olarak beni ikna etmeye çalışanlar, bunu açıkça bir duygudan hareketle yapıyor. Ya kalıcı zarar göreceğim veya hayatımı kaybedeceğim düşüncesiyle duydukları üzüntüden; ya da Topluluğumun beni kullandığı ve bırakmam için teşvik etmediği düşüncesiyle hissettikleri öfke veya tiksintiden.
Duyguların bileşiminden kaygı, öfke, keder, umutsuzluk gibi karmaşık duygular doğduğunu biliyoruz. Bu duygular bir insanın davranışını etkileyebilir, onu kötü bir durumu önlemek için harekete geçirebilir ya da tam tersine yılgınlığa sürükleyebilir. Yalnızca parantez içinde değineceğim: Mücadelede en kötü şey umutsuzluktur –yani mücadelenin doğru yürütüleceğine, zafer kazanılacağına duyulan inancın yitirilmesi, umudun tükenmesi.
Umut olmadan hiçbir normallik güvencesi kalmaz; işler ne kadar kötü giderse gitsin, umut olduğu sürece itici güç vardır; umudu yitirmek ataleti getirir. Daha karmaşık bir toplumsal duygu da aşağılamadır; ister Topluluğa ve taleplerine yönelik, ister kişiliğime yönelik olsun. Karmaşık duyguların en yükseği ise kuşkusuz sevgidir –ve burada biraz durmak istiyorum. Sevgi olarak yorumladığımızın her zaman olumlu bir şey olduğundan emin miyiz? Egemenlik dünyasının etkilerini taşımadığından ve onu yeniden üretmediğinden emin miyiz? Nitekim kendi kişiliklerimiz de ataerkillik, devlet, kapitalizm ve bireyselleşme sisteminin bizi biçimlendirmesinin sonucu olarak farklı eğilimler ve bir yığın çelişki barındırmıyor mu? Sevdiği insanın seçimlerine saygı duymadan sevebilir mi biri? Sevgi adı altında işlenen suçlara götürecek bir dizi toksik duygu ve davranışa burada ayrıntılı olarak değinmeyeceğim.
Kesinlikle var olmak için bu denli faydalı olan içgüdüleri, duyguları ve dürtüleri şeytanlaştırmak amacıyla bunları söylemiyorum. Bununla birlikte, her şeyden önce toplumsal varlıklar olarak ve üstelik devrimci güçler olarak bu duyguların bizi yönlendirdiği davranışları denetlemeyi öğrenmek son derece önemlidir; özellikle de karşı devrim güçlerinin toplum kontrolü için bunları kullandığını bildiğimizde. Duygular büyük ölçüde yetiştiğimiz toplumlar, kurallar, değerler ve ideolojiler tarafından inşa edilir; bir kısmı ise dönemin iktidarları tarafından bastırılır ya da kısıtlanır. Her koşulda duygular kimliğimizi tanımlar. Kendimizi ne kadar iyi tanırsak, nasıl yaşamak istediğimizi ve hedeflerimizin ne olduğunu o kadar biliriz; bu da dürtülerimizi amaçlarımıza, siyasi kimliğimize, kolektif süreçlerimizde geliştirdiğimiz ahlaka, topluluklarımıza ve toplumlarımıza göre denetlememizi kolaylaştırır.
İktidar her zaman –ve sömürgecilik döneminde çok daha yoğun biçimde– sömürgeleştirilen ya da sömürgeleştirilmek istenen halkların imgesini kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kurgulamak, kültürel kimliklerini bozmak, onlara boyun eğdirmek ve nihayetinde sömürgeleştirmek için yöntemler kullandı. Yunanistan’daki tövbe bildirgeleri, CIA tarafından finanse edilen ve sonradan siyasi mahkumlara ve savaş esirlerine uygulanan akıl hastalarına yönelik elektroşok deneyleri… Dünya genelinde toplumlar üzerinde uygulanmaya devam eden bu yöntemler, klasik işkence biçimlerinden başlayarak sosyal medyaya, uyuşturucunun yayılmasına, modaya, müziğe ve sinemaya kadar her şey; bireylerin ve toplumların kimliklerini yitirmeleri için araç ve yöntemlere dönüşmüş ya da dönüştürülmüştür.
Sosyal bağların, dayanışma yapılarının, öz örgütlenmenin ve kolektivizasyonun inşası –bireyin ortak işlerde etkin rol almasına ve toplumların ortaklaşa tanınan maddi-manevi ihtiyaçları temelinde kendi kurumlarını oluşturmasına olanak tanıyan bu inşa– devlet ve kapitalizmden gelen yabancılaşma saldırısına karşı toplumların gerçek öz savunmasıdır. Böylece öz bilince sahip olacak ve toplumlar olarak iktidar kültürüne yabancılaştırılmadan kendi yönümüzü belirleyebileceğiz.
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu, kolektif kimliğini sürekli inşa etme yolculuğunda, kendisine kolektif kimlik ve öz savunma ya da bireyselleşme ikilemi sunulduğunda, en azından gerekli asgari öz kurumlaşma düzeyine ulaştığı için bunu soğukkanlılıkla yanıtlayabildi. Samimi toplumsal ilişkiler, ahlaki kurallar, hoşgörü ve kapsayıcılık bütünü içinde, bireyin kişiliğinin kolektif toplumsal kimlik içinde güçlendiği tüm uygun süreçler toplulukta işliyor. Toplulukçu kültür, her “ben”i “biz”i savunma kararı almaya iten katalizördür. Bu koşullar altında, kolektif kimliğimizi savunmak için –Zalongo’yu[1] birlikte raksetsek bile– ellerimizi birleştirme kararı aldık.

İnisiyatifi refleksten, eylemi tepkiden ayıran şey
Bireysel inisiyatif, baskı altında paniğin anlık bir parıltısı ya da bir refleksi değildir. Sonuçta o kadar da bireysel değildir; onu gerçekleştiren birey üzerinde belirli koşullar altında etkili olan bir dizi durumun ve sürecin ürünüdür. Örneğin, hangi aklı başında insan, inisiyatifinin güçleneceğini ve iyi bir sonuç vermesi için gerekli tüm koşulların mevcut olduğundan emin olmadan böyle bir girişimin riskini göze alır? İnisiyatifinin güdüsü, etik çerçevesi ve sonucu nihayetinde bunlar o girişimin doğru olup olmadığını belirler.
İşçi Bayramı günü açlık grevimin 86. gününde olacağım ve bu satırlar yazılırken Attika Bölgesi, Atina Belediyesi, devlet ve hükümet ile bunlar tarafından denetlenen büyük medya kuruluşları, Topluluğun taleplerine, haklı mücadelemize ve sağlık durumuma karakteristik bir ilgisizlik sergiledi. Baskının artmasına ya da meselenin susturulmasına karşın, ilk günlerden itibaren ölüme kadar sürdürülen açlık grevi girişiminin Topluluğun diğer üyeleri tarafından da güçlendirileceğini açıklamıştık. 1 Mayıs’ta, iki açlık grevcisi el ele vererek öne çıkacak ve August Spies’ın şu sözlerini yüksek sesle haykıracağız: “Bir gün gelecek, bizim sessizliğimiz bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olacaktır.”

Hangi tarih bitmiş sayılır ya da 1 Mayıs günlerinde Atina
Kararımdan vazgeçirmek isteyenlere borçlu olduğum yanıt
İster Topluluğum, ister arkadaşlarım ve yoldaşlarım, ister ailem, ister dayanışmacılar olun; beni nasıl ikna edebilirsiniz? Bu karar, bilinçli olarak amaçlara, araçlara ve risklere odaklanmış, bedeli ve kazanımı tartmış, kolektif kimliğimize hem şimdiki koşullar içinde, hem evrimsel dinamik olarak, hem de bireyselleşme dünyasına karşı bir önerme olarak derin bir inançla bağlı, anarşist olarak toplumsal hareketlere adanmış bir insanın kararından ibaret değil ki. Tümüyle ve bırakmak istediği iz itibarıyla toplulukçu yaşam biçiminin kolektif kimliğini barındıran bir inisiyatif, bireyin kaçışına dayanan bireyselleşmiş bir çözümle nasıl çökertilеbilir?
Bunu şundan daha açık ifade edemem: Açlık grevi kararının alındığı koşullar şunlardır; yaklaşan ölümler, toplama kampları, sınır dışı etmeler, hukuki kovuşturmalar, savunmasız toplumsal grupların, çocukların ve ailelerin kökünden sökülüp atılması. Bunların hepsi Prosfygika’nın “yeniden düzenlenmesi” adı altında baskı ve zorla boşaltılması planının doğrudan sonuçları olacak. Farklı toplumsal ve siyasi geçmişlerden gelen bu insanlar için gerçek bir Golgota yaklaşıyor; üstelik her biri bu süreci tek başına yaşayacak ve normal koşullarda birbirlerine verebilecekleri karşılıklı desteği bile bulamayacaklar. Bu insanların büyük çoğunluğu dayanışma hareketi içinde tanınmıyor; dağıldıklarında kimse onların peşinden gitmeyecek, kimse akıbetlerini sormayacak.
“Zirveye ulaşmamış bir açlık grevini durdurmak ne anlama gelir? Zirveye ulaşmamış herhangi bir mücadeleyi durdurmak ne maliyet doğurur?” diye düşünüyoruz. Sonuçta bir mücadelenin zirvesi nedir ki; zafer ya da en azından zafer için harcanan tüm çabaların tükenmesi, ya da amaca yönelik kısmi ama tatmin edici kazanımlar değilse? Bunun sonraki açlık grevleri için ne sonuçları olur? Mücadele aracı olarak seçilen şeyi, onu seçen kişinin anlamsızlaştırdığı bilinci kolektif bilinçaltına işlerse toplum bunu nasıl karşılar? Bu tür bir emsal, baskı silah deposuna ne tür bir argüman ve metodoloji sunar? Mücadelelerimizi durdurduğumuzda, talepte bulunmadığımızda, mücadelelerimiz zirvelerine ulaşmadığında, devletin hamlelerine refleksif tepkiler vererek hareket ettiğimizde, inisiyatif almanın doğru anını tanıyamadığımızda gelecek mücadeleler ve gelecek nesiller için ne miras bırakırız?
200 Kaisariani[2] savaşçısının düşmanın tüfeklerinin karşısında bu kararlılıkla, yumruklarını kaldırarak, onuruyla ilerlediğini nasıl hayal edebiliriz –eğer bu kolektif ruha, Haidari’deki örgütsel süreçlerine, ortak duruşlarının düşmanın zihnine sonsuza dek kazınacağı inancına sahip olmasaydılar? O fotoğraflar tam da doğru zamanda gün yüzüne çıktı: Direnenler ölüme dik ve gururla, zafer güvencesiyle yürüyebilir; onu hiç yaşayamayacaklarını bilseler de.
Açlık grevini kendi tarafımdan bırakmak, ciddi gerekçelerin bulunmadığını gösterir ve grevin talepleri küçümsemiş olurdu; oysa halihazırda bunun bir toplumsal bütünün, bir toplumsal projenin yıkımı anlamına geldiğini zaten açıkladık. Prosfygika Topluluğu’nu küçümsemiş olurdu ve açlık grevi aracını anlamsızlaştırarak sonraki herhangi bir açlık grevi, gelecekteki mücadeleler ve nesiller için kötü bir miras bırakmış olurdu.

NAZİ KOLEKSİYONUNDAN MEZATA
Yunanistan’da 1944’te kurşuna dizilen 200 komünistin fotoğrafları
“Fikirler tahliye edilemez”
Ne yazık ki geçmişteki yenilgiler bizi mücadeleleri kazanmaya bakmadan yürütmeye, başlamadan teslim olmaya, talepte bulunmamaya, kan nehirleriyle kazanılmış kazanımlar yitip giderken bile en düşük maliyetle mücadele etmeye alıştırdı.
Uzun yıllardır, her işgal ve öz örgütlenme girişiminin tahliyesinin ardından “fikirler tahliye edilemez” sloganı benimsenmiştir –ve gerçekten öyledir, öyle olmalıdır ve var olmaya devam etmek istiyorsak bunu savunmayı sürdürmeliyiz. “Fikri” savunmak, ona ihanet etmemek, başını eğmemek, mücadeleye devam etmek anlamına gelir. Örneğin her mahkemede bir anarşist “fikirlerini” maliyete bakmaksızın savunduğunda, aynı zamanda maddi bir zemin inşa eder: “Fikirleri” kovuşturma mekanizmalarına karşı zırhlar, dayanışma hareketini canlandırır, “fikirleri” yayar, yeni savaşçılara ilham verir. Ambelokipi davasında[3] yargılanan anarşist yoldaşlar Marianna Manoura ve Dimitra Zarafeta tam da böyle bir miras bıraktı; siyasi kimliklerini, anarşist şehit Kyriakos Xymiteris’in siyasi kimliğini, anarşizmi ve “fikri” savundular.
Peki onu taşıyan maddi özne olmadan, zeminde köklenmeden “fikir” var olmaya devam edebilir mi? Zemin ile “fikir” arasındaki diyalektik ilişkiyi kavrıyor muyuz? “Fikir” zemine köklenmeksizin ne kadar süre var olmaya devam edebilir? “Fikirler tahliye edilemez” dediğimizde ya da “fikirlerimizi” savunduğumuzda, açıkça kolektif kimliğimizi, inançlarımızı, ahlaki ilkelerimizi ve değerlerimizi kastediyoruz. Sonuçta tüm bunların, tezahür edecekleri maddi zemin olmaksızın bir anlamı olabilir miydi? Tarihsel olarak, sömürgeciliğin kökünden söküp attığı pek çok kabile “fikirlerini”, inançlarını ve kolektif kimliklerini de yitirdi. Benzer biçimde modern kentsel yaşam tarzı, geleneksel kırsal yaşam biçimini yerinden ederken toplulukçu kültürü de bir kolektif kimlik olarak dışladı. “Fikirler” kolektif bir ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıkar; bir kolektif kimlik gelişir, kültür, kurum ve uygarlık haline gelir. Köylerinden kopan iç göçmenler, kentin yeni yaşam koşullarına göre şekillenen ihtiyaçlar edindi; kimlikleri de bu yeni koşullara uyum sağladı. Kırsal yaşamda kolektif emek maddi bir gerekliliktir, dayanışma zorlu koşulların dayatmasıdır, toplumsallık ise mekânın kendisinden doğar. Oysa kentsel yaşam biçimi tam tersine bireyciliği, yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı besleyecek biçimde kurgulanmıştır.
“Fikirlerini”, kimliklerini, inançlarını ve değerlerini mahkeme salonlarında savunan savaşçılar, mücadeleci yolculuklarını hem duvarlar içinde hem de dışarıda sürdürdüler.
Prosfygika örneğinde “Topluluk” fikri, bazı işgalcilerin zihninde toplulukçuluk var olsa da, baştan bir tasarım olarak hayata geçirilmedi. Topluluğu yaratan şey bir ideoloji değil; belirli koşullar içinde mekanın kendisi, maddi ihtiyaçlar ve manevi ihtiyaçlardı. Bu ihtiyaçlar üzerinden alt yapılar, örgütsel işleyiş, karar alma mekanizmaları ve ilkeler çerçevesi oluştu. Tüm bunlar durağan değil, mekan, ihtiyaçlar, kolektif kimlik, öz kurumlaşma, eleştiriyle yenilenmeyle birbirini sürekli besleyen canlı bir ilişki içinde gelişiyor.
Zeminin yitirildiği, en savunmasız üyelerini kolektif olarak savunamadığı, üyelerinin fiziksel olarak uzaklaştırıldığı ve sürüldüğü, kopuşun ve dağılmanın yaşandığı bir durumda “Topluluk” fikri var olmayı sürdürebilir miydi? “Fikrin” maddi gerçekleşmesinin tam olarak çözüldüğü noktada “fikir” nasıl var olmaya devam edebilir ki?
Aşırı bir pozitivist, “önemli olan deneyin başarılı olmasıdır, dolayısıyla teori uygulanabilirdir” diyebilir. Ama kendimizi kobay olarak görmemenin yanı sıra, topluluklarda özne-nesne ilişkileri değil, insani ilişkiler gelişir.
İktidara ne kadar zemin bırakırsak, kazanımlardan ne kadar taviz verirsek, ne kadar direnmezsek nihayetinde “fikirlerimizi” ya yitiririz ya da yeni koşullara uyarlarız. Fiziksel yenilgiyi ideolojik yenilginin izlediğine dair pek çok tarihsel örnek var; geçmişteki hataların sonuçları bugünkü mücadelelere musallat olmaya devam ediyor.
Dipnotlar:
[1] Zalongo Direnişi: 1803 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı direnişte, Ali Paşa güçleri tarafından kuşatılan Souli bölgesindeki kadın ve çocuklar, esir düşmek yerine uçurumdan atlayarak yaşamlarına son vermiştir.
[2] 1 Mayıs 1944’te Atina’daki Kaisariani Atış Poligonu’nda 200 komünist tutsak Naziler tarafından kurşuna dizilerek katledilmiştir. Tutsaklar öncesinde ağır işkencelerle tarihe geçen Haidari Kampı’nda tutulmuştur.
[3] Ambelokipi Davası: Anarşist Kyriakos Xymitiris şehit düştüğü Ambelokipi’deki bir patlama ardından açılan davada iki kadın anarşist hakkında tutsaklık kararı verilmiştir.
Yazının tamamı için tıklayın
(VC)

