SAVAŞ VE MİLİTARİZME TEPKİ
Almanya: “Avrupa’nın en güçlü ordusu” hedefi savaş psikozunu kamçılıyor
Savunma Bakanı Boris Pistorius’un birkaç hafta önce açıkladığı “Bundeswehr’i (Federal Silahlı Kuvvetler) Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu haline getir[me]” hedefi, savaş heyulasını 80 yılın ardından yeniden Almanya’nın üzerinde dolaştırırken özellikle gençler arasında sert tepkilerle karşılaştı.
Pistorious’un hırslı silahlanma ve ordulaşma politikası, Almanya’nın yeniden kuruluşunun temelinde yatan “askerî ihtiyat” paradigmasının fiilen sona mı erdiği sorusunu da peşinden sürüklüyor.
"Uzun süreli tehdit dönemi"
Tartışmayı yeniden alevlendiren, Savunma Bakanı’nın son günlerde Bundestag’daki konuşmalarında Avrupa’nın “uzun süreli tehdit dönemine” hazır olması gerektiğini söylemesi oldu.
Pistorius, ABD’nin dikkatini Çin ve Pasifik eksenine kaydırdığını, Avrupa’nın artık kendi güvenliğinin ana yükünü üstlenmesi gerektiğini savunuyor. Savunma Bakanı’na göre Almanya, NATO’nun Avrupa’daki omurgası haline gelmeli, askerî üretim kapasitesini büyütmeli, ihtiyat sistemini genişletmeli, gerekirse zorunlu askerliği yeniden devreye sokmalı.
Bu yaklaşım yalnızca bakanın değil, şansölye Friedrich Merz’in başını çektiği yeni merkez sağ çizginin de temel yönelimi olarak dile getiriliyor.
Litvanya’ya kalıcı Alman tugayı
Almanya Federal Silahlı Kuvvetlerince hazırlanan ve Boris Pistorius ile Genelkurmay Başkanı Carsten Breuer’in parlamentoya sundukları “Avrupa İçin Sorumluluk” başlıklı yeni askerî strateji belgesi 22 Nisan 2026’da açıklanmıştı.
Belgede dile getirilen stratejinin en somut adımı, Litvanya’ya kalıcı bir Almanya zırhlı tugayı yerleştirilmesi oldu. Yaklaşık 5 bine yakın asker ve ağır mekanize birliklerden oluşacak yapı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ordusunun ilk büyük ölçekli sürekli yurt dışı konuşlanması anlamına geliyor.
Savunma Bakanlığı bu adımı “Rusya’ya karşı NATO caydırıcılığı” olarak tanımlıyor. Ancak muhalefete göre, bu Baltık hattının bir kalıcı askerî cepheye dönüştürülmesi demek.
“Top yemi olmayacağız”
Almanya’da tartışmanın merkezinde en önemli konulardan biri de yeni askerî hizmet yasası. 2026 başında yürürlüğe giren düzenleme, 18 yaşını basan erkeklere zorunlu askerî bilgi formu ve değerlendirme sistemi getiriyor. Bu zorunlu askerliğin resmen tam olarak geri dönüşü olmamakla birlikte hükümet gönüllü katılımın yetersiz kalması halinde daha bağlayıcı modele geçilebileceğini açıkça telaffuz ediyor.
Tartışmalar yalnızca parlamentoda değil sokakta da yayılıyor. Geçtiğimiz hafta Almanya genelinde 130’u aşkın kent ve ilçede lise öğrencileri ders boykotu yaptı. Protestoları örgütleyen “Askere almaya karşı okul grevi” hareketi hükümetin gençleri “top yemi” haline getirdiğini söylüyor.
The Guardian’a konuşan hareket sözcüsü Hannes Kramer: “Hükümet ve sanayi savaşa hazırlanıyor,” dedi ve gençlere bu konuda hiçbir söz hakkı tanınmadığını dile getirdi.
Berlin’de Brandenburg Kapısı önünde düzenlenen mitingde öğrenciler: “Savaş: Bir daha asla”, “Bizim geleceğimiz sizin savaşınız olmayacak” ve “Zenginler savaş, gençler gelecek istiyor” yazılı pankartlar taşıdı.
Gösteriler yalnızca zorunlu askerliğin yeniden dayatılmasına değil, ülkedeki genel militarizasyon havasına yönelik tepkinin sokaklara dökülmesi olarak da değerlendiriliyor.
Polis müdahaleleri ve üniversiteler yönelik baskılar
Savaş karşıtı hareketler ve Filistin dayanışma ağları, savunma alanındaki dayatmalar bu doğrultuda yoğunlaşırken toplumsal mücadelelere dönük devlet baskısının arttığını vurguluyor.
Sol basın Almanya’da Filistin yanlısı kampüs eylemleri, savaş karşıtı öğrenci işgalleri ve silah şirketlerini hedef alan protestolara yönelik polis müdahalelerinin giderek sertleştiğine dikkat çekiyor.
Berlin’de Rheinmetall şirketinin toplar için parça üretimini genişletmek üzere yenilenen silah üretim tesisinin çatısına çıkan eylemciler binanın cephesine kırmızı boya saçıp, Filistin bayrağı astılar. Rheinmetall tesislerine yönelik protestoların polis operasyonlarıyla dağıtılması ve üniversite kampüslerindeki Filistin dayanışma eylemlerine disiplin süreçleri dayatılması son aylarda yoğun tartışma yarattı.
Rosa Luxemburg Vakfı’nın sorularını yanıtlayan antisemitizm araştırmacısı Uffa Jensen, Almanya’daki devlet refleksinin artık yalnızca güvenlik politikası değil, ifade özgürlüğü tartışmasını da tetiklediğini söyledi: “Filistin yanlısı seslerin sahipleri Almanya’da işlerini, vizelerini ve kamusal alanlarını kaybedebiliyor.”
Sol Parti’den sert eleştiri
Eş Başkan Heidi Reichinnek ve Sol Parti milletvekilleri Bundestag’daki tartışmalarda yeniden silahlanma programına karşı çıkan başlıca siyasal odak oldu.
Sol Parti siyasetinin başlıca çizgileri, NATO’nun genişlemesine karşı çıkılması, Almanya’daki ABD üslerinin kapatılması, zorunlu askerlik uygulamasına dönülmemesi, ve dış politikanın diplomatik çözüm ve silahsızlanmaya çıpalanması olarak özetleniyor.
Sol Parti milletvekilleri savunma bütçelerindeki devasa artışların sosyal devlet harcamaları pahasına gerçekleştiğini savunuyor.
Parlamento dışındaki savaş karşıtı sosyalist güçler, eleştiriyi daha da ileri taşıyor ve Almanya’daki güncel süreci “1945 sonrası en büyük yeniden militarizasyon hamlesi” olarak tanımlıyorlar. Savaş ekonomisi hazırlıklarının, genç nüfusun askerîleştirilmesinin ve polis baskısının sertleşmesinin aynı genel politikanın bileşenleri olduğu tespitini ileri sürüyorlar.
“Pasifist Almanya” dönemi kapanıyor mu?
Bugünkü tartışmanın sertliği bir ölçüde Almanya’da tarihsel hafızanın sürekli bir uyaran olarak işlemesiyle de ilgili. Federal Almanya, 1945 sonrası siyasal kimliğini askerî güçle mesafe, tarihsel suçluluk ve sınırlı müdahale üzerine kurulmuştu.
Bugünkü 108 milyar euroyu aşan savunma bütçesi, Baltık hattındaki kalıcı konuşlanmalar, yeniden askerlik tartışmaları ve “Avrupa’nın en güçlü ordusu” hedefi ülkenin tarihsel yöneliminin değiştiği yorumlarına yol açıyor ve savaşın gölgesini ülkenin dört bir yanına yayıyor.
(AEK)