ABD: "Sosyalistler halka kulak verdikleri için kazanıyor"
Amerikan siyasetinde solcu adayların son önseçimlerde kazandığı başarılar dikkat çekiyor ancak asıl değişim kampanya yöntemlerinde yaşanıyor. Demokrat Parti, sendikaların ve sivil haklar örgütlerinin zayıflamasıyla derin yapısal sorunlarla karşı karşıya. Obama döneminde kurulan dijital kampanya modeli sınırlarına ulaşırken, yeni kuşak ilerici adaylar geleneksel topluluk örgütlenmesini dijital araçlarla birleştiren yöntemler geliştiriyor. Michigan'da Abdul El-Sayed, 62 milyon dolar bütçeli rakibini 12 bin gönüllüyle yendi; Wisconsin'de Francesca Hong ve Tennessee'de Justin Pearson benzer örgütlenme stratejileriyle öne çıkıyor. Bu adaylar, para yerine insanlara dayalı, seçmenle doğrudan ilişki kuran ve sürekli iletişimi esas alan kampanyalar yürütüyor. Asıl dönüşüm sosyalist bir dalga değil, parti tabanını paradan çok insanlarla örgütleyen yeni siyaset tarzında gerçekleşiyor.
2026 ara seçimlerine bir kaç ay kala, ABD siyasetinde bir sosyalist heyula kol geziyor. İki partili Trump ve MAGA Cumhuriyetçilerin popülist sağcılığı karşısında bir dönem bocalayan Demokrat Parti'nin 2024 yenilgisi sonrasında muhalefette yeniden başını kaldırmasında sosyalistlerin rolü giderek belirginleşiyor. New York Belediye Başkanlığını Trump'ın desteklediği Demokrat Partili rakibini yenilgiye uğratarak kazanan Mamdani'nin zaferinden sonra sosyalistlerin başını çektiği, tabanın söz ve kararına dayalı çalışma tarzı gitgide partinin yönünü daha derinden belirlemeye başlıyor.
Toplumsal sorunlar üzerine çarpıcı denemeleriyle tanınan New York Times köşe yazarı, sosyolog ve kültür eleştirmeni Profesör Tressie McMillan Cottom, bu süreci çevirisini sunduğumuz "Sosyalistler halka kulak verdikleri için kazanıyor" başlıklı makalesiyle değerlendiriyor.
Amerikan siyasetinde sosyalist bir canlanmaya mı tanık oluyoruz?
Zohran Mamdani'nin New York Belediye Başkanı seçilmesinden bu yana yapılan siyasi tahlilleri toparladığınızda solculuğun altın çağında yaşadığınıza ya da komünistlerin gelmekte olduğuna inanasınız gelebilir.
Solcu adayların önseçim başarıları
Bu tablo, gün gelip seçim sonuçlarına da yansıyabilir; ama o gün bugün değil. Evet, bu hafta pek çok solcu aday başarılı oldu; Michigan ve Kansas'ta dikkat çekici ön seçim zaferleri kazanıldı, ama yarışı kazananların arasında pek çok ılımlı Demokrat da vardı. Kazanan adaylardan bazılarının kampanya bütçesi oldukça yüksekti. Diğerleri ise son derece büyük bir mali sıkıntıyla başa çıkmak zorundaydı. Ancak içlerindeki en iyiler, Demokratların kazanmak için yalnızca seçmenlerden bağış toplamakla kalmayıp onları örgütlemeleri gerektiğinin idrakinde kampanya yürütenlerdi.
Demokrat Partinin yapısal sorunları
Demokrat Parti derin bir yapısal sorunla karşı karşıya. Bir yanda özlemini duyduğu geçmiş, öte yanda ise henüz kuramadığı bir gelecek var. Şimdilik bunun farkında olan yalnızca partinin ilerici kanadı gibi görünüyor.
Düzen içi Demokrat Partililer, solcu adayların seçilebilirliği konusunda istedikleri kadar gürültü koparsalar da, partinin halletmesi gereken daha büyük meseleleri var. Demokratların seçim gücünün iki kaynağından biri olan işçi hareketi, New Deal'den sonraki on yıllar boyunca işçi sınıfından erkeklerin oylarını güvence altına almış ve kırsal bölgelerde, ABD'nin kuzeydoğusu ile Büyük Göller çevresinde yer alan, 20. Yüzyılın büyük bölümünde ülkenin ağır sanayi merkezi olan, ancak 1970'lerden itibaren hızlı sanayisizleşme yaşayan bölgelere verilen adla Rust Belt'te (Pas Kuşağı) Demokratların ana damarı olarak iş görmüştü. Sivil haklar örgütleri ise, Kennedy’nin öldürülmesinden sonra başa geçen Demokrat Başkan Lyndon B. Johnson’ın Sivil Haklar Yasası'nı imzaladığı günden beri bekleceği şekilde Siyahların oylarını güvence altına alarak Demokratların Güney'de rekabeti sürdürebilmesini sağlamıştı. Uzun yıllar boyunca sıradan Demokrat adaylar, karmaşık siyasal mesajlarını seçmene ulaştırma işini büyük ölçüde bu iki örgütlü toplumsal güce bıraktı.
Demokrat Parti'nin kendi sınırlarına varması
Anlaşılması gereken en önemli şey, peş peşe 60 yıl boyunca biriken ekonomik, hukuksal, siyasal ve kültürel zorlukların sendikalar ve sivil hak gruplarının bu görevi yerine getirmesini artık imkânsız değilse de çok güç kılmış olması.
Özellikle siyah sivil haklar örgütleri uzun zamandır Demokrat Parti'nin örgütlenmesi için büyük çaba gösteriyor. Sadece sandığa gitmekle kalmıyor, seçmen yetiştiriyor, ulusal platformları yerel mesajlarla dönüştürüyor ve adaylarla çalışanları eğitiyor. Demokrat Parti'nin seçim makinesini ayakta tutanlar, kiliselerde ışıkları söndürmeyenler, minibüsleri kullanan, mahalle mahalle dolaşan, mitinglere katılan ve seçim günü seçmeni güvenle sandığa taşıyanlar siyah kadınlardı. Güney'deki siyah örgütçüler, Yüksek Mahkeme tarafından Oy Hakkı Yasası’nın budanmasından sonra Demokratların bir süvari kıtası gibi yardıma koşmasını bekliyordu. Oysa şimdi kendilerini terk edilmiş hissediyorlar. Muhafazakârların savunuculuk ve lobi örgütü Heritage Action ile kampüslerde ve seçim kampanyalarında faaliyet gösteren gençlik ve siyasi aktivizm örgütü Turning Point USA gibi gruplara bakıp, bakıp, "Bizim de böyle kurumlarımız olsaydı" diye hayıflanıyorlar.
Sendikalı işçilerin oranı da rekor düzeyde düşük. Demokratlar işçi sınıfı seçmenlerini geri kazanacak ve Güney'i harekete geçirecek, seçim kazandıracak merkezci bir mesaj bulsalar bile, seçmeni sandığa götürmek için gereken ağır işi yapan kiliseler, okullar, sendika salonları ve gönüllü dernekler saldırı altında. Siyasi strateji uzmanı Atima Omara, tabandaki örgütçülerin “içinde bulunduğumuz anın gerektirdiği çalışmaları sürdürmesi” için yeterli finansman olmadığını söylüyor.
Yeni yöntemleri eski usulle harmanlayan yeni örgütçüler
Demokrat Parti'yi sarsan adaylar bu grupların artık dolduramadığı boşlukları doldurmaya çalışıyorlar. Bu yeni kuşak örgütçüler, klasik seçim kampanyalarının hiç uğramadığı mahallelere gidiyor. Çünkü buralarda yaşayanların ya seçmen kaydı yok ya da en baştan, karşı partiye kayıtlı oldukları için geleneksel kampanyalar tarafından gözden çıkarılıyorlar. Eski usul topluluk ilişkileri kurmayı dijital veri stratejilerinin en iyi örneklerinden biri olan seçmenlere yönelik mikro hedefleme gibi yöntemlerle birleştiriyorlar. Politikaya sıra geldiğinde, her sorun için yalnızca Donald Trump'ı suçlamaya odaklanmıyorlar; potansiyel seçmen kitlelerinin kendilerine önem verdiği meselelerden de bahsediyorlar. Kısacası, ilerici adayların en yeni kuşağı kampanyalarını örgütçüler gibi yürütüyor. Bunu yaparken, Barack Obama'nın ilk başkan adaylığından beri Demokrat Parti mekanizmasında var olan zayıflıkları açığa çıkarıyorlar.
Obama döneminin geride kalan dijital kampanyacılığı
2000'lerin ortalarından başlayarak Demokrat Parti yüz yüze siyasetin internet çağına uygun biçimde güncellenmesi gerektiği görüşünü benimsedi. Kilise salonlarındaki toplantılara katılmak iyiydi, hoştu ama Amerikalıların artık tek başlarına bowling oynadığını bilmezden gelemezdiniz. E-posta göndermek daha iyiydi. Telefonla seçmen arama çalışmaları, gönüllülerin cep telefonlarına henüz bakmadan geçmeyi öğrenmediğimiz milyonlarca kısa mesaj gönderdikleri mesaj maratonlarına dönüştü. Kapı kapı dolaşmak iyiydi. Ama gelecek, her seçmeni arkadaşlarına ve ailesine mesajla göndereceği kişiselleştirilmiş bir bağış bağlantısına sahip bir influencera dönüştürmekteydi. Demokratlar Obama döneminde teknoloji sayesinde son derece modern ve etkili bir seçim makinesi kurmuşlardı. Obama bu dönüşümün mimarından çok simgesiydi.
2008'de Demokratların kurduğu bu seçim aygıtı geleceğin modeli olarak görülüyordu. Irklar üstü, ilerici ve kendiliğinden büyüyen bir hareket olacağı; büyük bağışçıların yerine sıradan seçmenleri güçlendireceği düşünülüyordu. Başka bir deyişle, bu yeni siyaset tarzının Cumhuriyetçilere değil Demokratlara kalıcı bir üstünlük sağlayacağına inanılıyordu.
Ne var ki, 2020'ye gelindiğinde Demokratların dijital kampanyacılıktaki üstünlüğü çoktan ortadan kalkmıştı. Cumhuriyetçiler bu alanda büyük ölçüde arayı kapatırken, yerel örgütlenmelerini de büyütmeye devam ettiler. Buna karşılık Demokratlar, seçim dönemleri dışında tabanlarını örgütlemek yerine teknolojiye ve dijital araçlara yatırım yapan bir partiye dönüştü. Sosyal medya algoritmaları komşuları bile birbirine yabancılaştırıp komplo teorilerine sürüklerken, Silikon Vadisi de Demokratlardan uzaklaşıp Trump'a yöneldi. Bütün bu süreç boyunca seçmenlerin telefonları ise bitmek bilmeyen bağış çağrısı mesajlarıyla dolup taştı.
Demokratların yıllarca peşinden koştuğu model sonunda kendi sınırlarına çarpmış durumda. Kampanya kasasını milyonlarca dolarla doldurmak artık seçim kazanmayı garanti etmiyor. Kazananlar, en çok para toplayanlar değil; gerçek toplumsal hareketler kurabilen adaylar oluyor.
Parasız Abdul El-Sayed, milyarder rakibini nasıl yendi?
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Michigan'da görüldü. Abdul El-Sayed, parti yönetiminin ve büyük bağışçıların desteklediği Haley Stevens'ı ekonomik popülizm ekseninde kurduğu güçlü saha örgütlenmesiyle yenmeyi başardı. Stevens'ın kampanyasına dışarıdan aktarılan 62 milyon doları, Demokrat tabanın nezdinde siyasetin büyük sermayenin etkisine teslim olduğunun kanıtı olarak gösterdi. Yaklaşık 12 bin gönüllünün yürüttüğü kampanya, bir zamanlar Demokrat Parti içinde neredeyse dile getirilmesi imkânsız sayılan AIPAC eleştirisini 110 kente ve 500 etkinliğe taşıdı. El-Sayed'in genel seçim öncesinde özellikle siyah seçmenlerle ilişkisini güçlendirmesi gerekiyor. Ancak bu durum, ırkçı saldırılara ve rakibinin çok daha büyük mali kaynaklarına rağmen adaylığı kazanmış olmasının önemini değiştirmiyor.
Benzer bir tablo Wisconsin'de de görülüyor. Valilik için yarışan Francesca Hong, sosyalist kimliğini gizleme ihtiyacı duymadan yürüttüğü kampanyada Demokratik Sosyalistlerin (DSA) desteklediği yaklaşık 7 bin gönüllüden oluşan saha ağına dayanıyor. Siyasi açıdan bazı dezavantajlarına rağmen kamuoyu yoklamalarında önde görünüyor.
Tennessee'de ise daha önce bir petrol boru hattı projesini durdurmayı başaran kampanyanın örgütleyicilerinden Justin Pearson, seçim çevresi Cumhuriyetçilerin lehine yeniden çizilmiş olmasına rağmen yarışını sürdürüyor. Pearson'un örgütlenme deneyimi ona önemli bir ders vermiş: Seçim kampanyalarının işi yalnızca mevcut seçmeni bulmak değildir; seçmeni doğrudan ilişki kurarak, güven oluşturarak ve sürekli iletişim içinde kalarak yaratmaktır. Örgütçülük alanında buna "ilişkisel siyaset" deniyor. Bir stratejistten işittiğim şekilde, seçmenin kampanyadan gelen telefon ya da mesajı gördüğünde rahatsız değil, memnun olmasını sağlayacak bir ilişki kurmak.
Trump yanlısı medya ekosisteminde çatlaklar belirmeye başlarken, Demokratlar için yeni bir fırsat doğuyor. Demokratik taban örgütleri giderek daha popülist talepler dile getiriyor ve ilerici siyaset bu taleplere yanıt verme kapasitesine sahip. Bu da parti yönetiminin geleneksel adaylarından daha genç ve daha çeşitli adayların önünü açıyor. Bu hafta beklentilerin üzerine çıkan adayların tamamı solcu değildi; ancak hepsi solun kampanya yöntemlerini benimsiyordu: stratejik, ilişki kurmaya dayalı ve geleceğe yatırım yapan kampanyalar…
Seçim tahmini yapmak her zaman risklidir. Ama 2026 ve 2028'e giderken Demokrat Parti'nin yönünü anlamaya çalışsaydım, bir "sosyalist dalga" aramazdım. Ben olsam, gözümü sosyalist bir dalgaya değil, parti tabanının dolarlardan değil, insanlardan oluştuğunu bilen ve kampanyasını buna göre kuran adaylara çevirirdim.
(TMC/AEK)