Ruhumun yoldaşı Dilan
Hayatınızda yaşadığınız en önemli ve güzel şeyleri ilk paylaştığınız biri varsa çok şanslısınız.
Dilan ile aramızda on altı yaş olmasına rağmen, onun olgunlaştırdığı yoldaşlık, benden çok daha derin ve güzeldi. Aynı odayı yıllarca paylaştık. Öğrencilik yıllarını, mezuniyetini, ideallerini, mücadeleye katıldığı süreçleri; hepsini uzun uzun konuştuğumuz anılarımızın odasında…
Aynı battaniyenin altına girer, ayaklarımızı uzatır, seçimini ona bıraktığım filmleri izlerdik. Onun İngilizcesi iyiydi, benim ise hiç yoktu. Altyazılı film olunca söylenirdim, “takip edemiyorum” diye; gülüşürdük. Özlüyorum… “Hadi abla gel, çok güzel bir film var, izleyelim” diyen o sesi artık duyamayacağımı hiç düşünmemiştim; o gerçeğin ağırlığıyla yüzleşeceğimi…
Hayallerimizden de konuşurduk. Fransa’ya gidecekti, dil üzerine kendini geliştirecekti. Ben ise emekli olduğumda küçük bir motel gibi bir yer yapıp, iki odasını kadınların istedikleri zaman dinlenebilecekleri şekilde ücretsiz hazırlayacaktım. Çünkü biz kadınların tatil yapma hakkı bile eşit değildi. Hatta en dezavantajlı olanları istihdam edecektim. Dilan’ın dinlenebileceği bir alanı olacaktı.
Düşündüğüm ve yapmak istediğim her şeyde o vardı. Emekçi bir kadın olarak yirmi yıllık çalışma hayatımda yaptığım birikimle en fazla satın alabildiğim küçük bir tarlayı ona bırakacağımı söylediğimde çok kızmıştı. “Neden abla, önceliğin kendin değil de ben oluyorum?” demiş, bilgeliğiyle ve dayanışmasıyla bunu sorgulamıştı. O sade su gibi akan anlatımıyla noktayı koyar, her seferinde ikna etme gücüyle beni etkilerdi. Samimiyetine, kadın bilincine, varoluşuna minnet duyardım. En çok da kadın kurumlarının örgütlenmesinin öneminden, jineolojiden, dayanışmadan, yoldaşlıktan, öz savunmadan, görünmeyen emekten ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden konuşurduk.
Ailemizde ekonomik anlamda ilk çalışan kadın bendim, siyasi faaliyetleri olan da. Bu pek kolay olmadı elbette; ama kararlılık ve irade gösterildiğinde yapılamayacak hiçbir şey yoktur. Elimden geldiğince ön açıcı olmaya çalıştım kız kardeşlerim için. İlk üniversiteye giden genç kadınlar da kardeşlerim oldu ailede. Elbette bu tek başına benimle olmadı; annemin dayanışması tartışılmazdır. Bir de kardeşlerimin iradesi…
Dilan, çoğu yeğeniyle yaşıt olduğu için onlara müthiş bir dayanışma gösterirdi. O feodal toplumdaki genç kadınlara ışık olur, kendi ışığıyla yollarını aydınlatırdı.
Ankara’ya taşındıktan sonra her gelişinde, “Neden yatağımı hâlâ odadan çıkarmıyorsun?” diye tartışırdık. “Her gelişinde rahat et istiyorum” derdim. Onun artık bir evi vardı ama odamız hâlâ ikimizindi; öyle istiyordum. Aslında ikimiz de aynı şeyi söylüyorduk: Her kadının özel bir alanı olmalıydı. O yatağı bir gelişinde kendisi çıkarmıştı. “Benim artık kocaman bir evim var, senin de bir odan var” demişti.
İnanılmaz duyarlılığı ve dayanışmasına her defasında yeniden hayran kalırdım. Yoldaşlığını, yoldaşlığımla yoğurduğum dünya güzelim…
Ona nasıl hitap edeceğimi bilemezdim bazen. “Kitap” derdim, ya da “Kıtam”… Başkasına daha önce hiç konulmamış bir isim gibi. Ama o en çok “Diliş” dememi severdi.
Bana her zaman, “Potansiyelinin farkında değil misin gerçekten?” derdi. Onun motivasyonu ve misyonu eşsizdi. Açık öğretimden fakülteye yerleştiğimde benden daha çok sevinmişti. Çalışma masamı almıştım; onun motive edişiyle, “Ay Gönül abla, şimdi sen öğrenci misin? Ders çalışmak için masa aldın? Kurban olurum sana” demişti.
O süreçte bir konferans için İstanbul’a gelmişti. İşten eve döndüğümde matkap sesiyle yukarı çıkmış, “Abla sana sürpriz yapıyordum, niye erken geldin?” demişti. Sarılmıştık…
Başka kadınlar için bir şeyler yaptığında muhteşem sevinirdi. Her türden okuma yapar, okuduklarını paylaşır ve çok iyi değerlendirirdi. Önce anlamazdım; anlattıkça zihnim berraklaşırdı. Konuşurken gözlerini kaçırdığını hiç görmedim. Bu yüzden iyi bir anlatıcının karşısında iyi bir dinleyici olma zorunluluğu doğardı.
İlk gözaltına alındığında ikimiz de acemiydik. O dışarıyı, ben ise içeriyi koordine ediyorduk. Yedi günlük gözaltı sürecinde elini sadece benden değil, birlikte alındığım diğer kadınlardan da çekmedi. Hepimiz için küçük seyahat çantaları hazırlamış, içine şampuan, nemlendirici, sabun, diş fırçası ve macun koymuş, emniyete bırakmıştı. Çıktıktan sonra epey gülmüştük: “Makyaj malzemesi ve sigara da getirseydin keşke.” Tabii diş macunu ve fırçadan başka bir şey ulaşmadı elimize.
Dilan uzun süre söylenmişti: “Bilseydim o kadar malzeme boşa gidecek, almazdım, dava açacağım onlara :)” O zaman öğrenciydi, bütün harçlığını bizim için harcamıştı. Başladığı yolda hiç yalnız bırakmaz, sonuna kadar gelirdi. Gerçek bir yoldaştı.
Bir seçim öncesi kısa süreli tutukluluk sürecimde, bayram ziyareti onun doğum gününe denk gelmişti. Koğuş arkadaşımdan onun için bileklik yapmasını rica etmiş, açık görüşte sarılınca acemice eline tutuşturmuştum.
Odamızın resmini çizmiştim; onu motive etmek için de bir şeyler karalamıştım. Bir hafta sonra mektubu ulaşmıştı. “Gönül abla, müthiş bir hayal gücüyle odadaki eşyaların üstündeki çiçek vazosunu bile çizmişsin ama odayı kiminle paylaştığını unutmuş olabilirsin. Çünkü çizdiğin gibi derli toplu değil, özellikle benim tarafım :) Gardırobumda kıyafetlerle kendime her gün defile yapıyorum” diye yazmış, yanına da ağlayan bir kadın çizmişti. “Şaka şaka, düşününce seni ağlamaklı oluyorum böyle” diye eklemişti. “Doğum günümü nerede olursan ol unutmadığın için teşekkür ederim Gönül abla”…
Otuz dördüncü yaş gününde toprağına çok sevdiği rüzgâr gülünü alacağımı hiç düşünmezdim…
Dört duvarı aşıp gülüşüyle yüzüme, içime işlerdi…
Yazma konusunda kendimi pek iyi bulmazdım. Bir iki öykü dışında yazmışlığım olmuştu. O ise hep yazmam gerektiğini söylerdi. İnanırdı bana. Ben de ona olan sevgim, saygım ve özlemimle yazmaya çalıştım.
Yoldaşlığının olgunluğuna minnetle…
(GK/EMK)