Özleminden öptüğüm yoldaşım Dilan Karaman’a...
Arka bahçedeki elma ağacı dallarını mutfak balkonuna bırakıp, üst kattaki kiracılara ekşimsi tatlarından cömertçe ikram ediyordu.
Balkonda oturan genç kadın, yeşilin her tonunu, meyve ağaçlarının ustalıkla dizilişini izliyor; bir yandan da kucağına aldığı iki yaşındaki kardeşinin simsiyah saçlarını okşuyordu.
Tandırda ekmek pişiren kadınların un bulaşmış eteklerini... Omzuna aldığı, bedeninden büyük olan sorumluluklarını da hamur leğeninin içinde taşır gibi yürüyen, aslında yürümeye çalışan diğer kadını...
Yetiştirdikleri sebzeleri hortumla yıkayıp bunu eğlenceye dönüştürüp üstünü ıslatan genç kadını...
Merdivenin altında karşılıklı çömelmiş, önlerine biriken haftalık çamaşır yıkama seremonisini...
Dünyanın bütün kirli çamaşırlarını yıkayan kadınları...
Elinde bakır bakraçlarla süt sağmaya giden kadınları...
Turşuların en kıtırını tabaktan seçip yiyen öncelikliler... Yoğurdun kaymağını da yediler... Sofranın en baş köşesine oturdular... Sofrayı emekle kuran kadınlara kırıntıları toplamak kaldı yine...
Kerpiçten evin dış cephesi o zamanlar sıvanmış griydi. Şimdi kırmızısı yıpranmış, pembeye dönmüş, ıssız, kimsesiz dökülmüş ama hâlâ duruyordu.
Evler, şehirler, insanlar değişti. Çocuklar büyüdü. Otuz üç yaşına gelenler oldu. O yaşta toprağa cemre olup düşen de...
Sen cemre olup düşseydin havaya... Sen cemre olup düşseydin suya... Ben düşseydim toprağa...
Caddeleri geniş, yolun her iki tarafında müstakil evler, meyve ağaçları, sokakta bayramlıklarını giymiş çocuklar... Parlak güneşli bir gün.
İki kız kardeş de buluşmuş, kucaklaşmış, kendilerini renkli şekerlemelerin arasında çocukluklarına bıraktılar.
Artık aynı evde yaşamıyorlardı, hatta aynı şehirde bile değillerdi.
Biri İstanbul’dan, diğeri Diyarbakır’dan gelmişti.
“Çok özlemişim seni, nasıl da güzelleşmişsin” dedi kardeşine.
“Abla, ben zaten hep güzeldim” diyerek gülümsedi.
“Şımarık, peki ne yapmak istersin bugün Diliş?”
“Benim okuluma gidelim mi? Orada fotoğraf çektirmek istiyorum abla.”
“Biraz da gezeriz, senin için de uygunsa ama tabi öncelikle bayram harçlığım :)” diyerek tatlı tatlı gülümsedi. Ablası da:
“Tabii canım, nasıl istersen.”
Her yer çok değişmişti. Ara da yanlış sokaklara giriyor, eskimiş kerpiç duvarlarının dibinde açmış zakkum çiçeklerinin çocukluklarında annelerinin muazzam bir emekle yetiştirdiğini anımsıyorlardı.
Küçük bir bakkal gördüler.
“Abla şuraya gidelim, bir şeyler alalım yeğenlere, hem küçük esnaf kazansın.”
Hayatımda onun kadar naif ve düşünceli birisini hiç görmedim. İçeride bakkal amca ile uzunca sohbet ettiler. Aslında markete gitse istediği her şeyi rahatça bulurdu.
Niyeti konuşmaya ihtiyacı olan birine dokunmaktı. Aynı zamanda küçük esnafa kazandırmaktı. Onu izlerken ışığı içime işlerdi, gurur duyardım.
Mütevazılıği, samimiyeti, emekçiliği, feministliği, yoldaşlığı... Onu öperdim.
Şimdi ise özleminden...
Onun saçına düşen kır bir telde, gözlerinin kenarına düşen çizgide, gülüşündeki ışıkta, sesindeki renkte her şeyinde yoldaşlarını taşıyordu. Ardından gittiklerini ardında bırakmazdı. Öyle güzeldi yoldaşlığı...
Yürümeye devam ettik. Kalabalık erkek grupları bayram ziyaretlerine çıkmıştı. Kültür hiç değişmemiş; kapıda genelde genç bir erkek elindeki tepsiyle lokum, şeker ve kolonya ikram ediyordu.
Birbirimize bakıp aynı anda “erkek bayramı” deyip gülüştük.
Sonra ona dedim ki: “Keşke herhangi biri bizi eve davet etse, özlemişim buraların bayram ziyaretlerini.”
Çocukluğumuzda bayramın birinci günü erkekler, ikinci günü kadınlar, üçüncü günü genç kızlar gezerdi. Bayramın ismi de önceliği de erkeklerindi.
Kadınlar bayram öncesi haftalarca hazırlıklara başlar, temizlik yapar, baklava açar, çocuklara bayram kıyafetleri ayarlardı.
Emek payı daha çok onlarındı ama bütçeden payları hiç olmazdı.
Arife günü ise gece geç saatlere kadar sabah kahvaltısı için hazırlık yapar, kete pişirir, yorgunluktan duş almaya bile mecalleri kalmadan birkaç saat uyur, ezan saatinde kalkar, namaza gidecek erkeklerin kahvaltısını hazırlarlardı.
Bu emeğin karşılığı da asla olmaz ve görülmezdi.
Erkeklerin takım elbiseleri ve cilalı ayakkabıları kadınların emekleri üzerinden bayram ederdi.
Kızlarla toplanır, salıncak yapar, herkes yiyeceğini getirir, bahçede semaverden çay içerdik. En heyecanlı tarafı da kolonya yanında ikram edilen sigaraları gizlice aldığımız anlardı... O zaman başlamıştım sigaraya...
Kızlar buluşması komünaldi, bunu o zaman da görüyordum.
Keyifle sokak sokak gezip anılarımızı anlatırken karşıdan titrek bir kadın sesiyle:
“İki çocuk gördünüz mü kırmızı ve yeşil tişörtlü erkek?” diyordu.
Hemen yanına gittik. Önce sakinleşmesi için oturttuk. Diliş hemen gidip su aldı. Ben de bu arada Kürtçe konuşmaya başladım çünkü kendini iyi ifade edemiyordu, belki de panikti.
Kadın biraz toparlandıktan sonra ağlamaya başladı. Onu yalnız bırakamazdık, birlikte aramaya devam ettik.
Yaklaşık yirmi dakika geçmişti.
“Kesin kaçırdılar, istismar ettiler belki de öldürdüler...”
Diliş ile sarılmıştık kadına.
Biz de çocukken yapardık böyle, bayramda kimse kızmaz diye düşünürdük. “Şeker topluyor olmalılar, merak etmeyin gelirler” derken telefonu çaldı: çocuklar bulunmuştu.
Bize o kadar teşekkür etti ki, üçümüz sarılı şekilde ağladık.
Karşıdan çocukları gördük; amcaları bulmuş, bir okul bahçesinde oyun oynuyorlardı. Biz de müsaade istedik ama kadın kesinlikle “bir çayımı içmeden bırakmam sizi” diye ısrar etti.
Diliş bana göz kırparak:
“Varya abla bak, herhangi bir evde çay içeceğiz” dedi, gülüştük.
Üç katlı müstakil ev, kocaman bir avlu, tertemizdi. Her yer emeğin izini taşıyordu.
Bizi nasıl ağırlayacağını şaşırdı resmen.
“Çay, kahve, aşure...”
“Utanmadık valla, aşure olsun :)”
Sohbet ettik epey. O arada ablamlar aradı: “Yemek için sizi bekliyoruz.”
Hiç tanımadığımız bir evde oturup aşure yiyorduk. Hatta Diliş az daha kalsak nişanlı olarak döneceğimizi söylüyordu :)
Kadın çok tatlıydı, bizi sevdi. En çok da Diliş’i... Bekar kardeşinin fotoğrafını gösterip “yakışıklıdır” diye ısrar ediyordu.
Diliş bana:
“Valla kardeşi de böyle tatlıysa biraz daha kalırsak kabul ederim hahah” dedi.
Sohbet arasında uzaktan akraba da çıkmıştık.
Her şey için teşekkür edip gitmemiz gerektiğini söyledik. Kadın “gitmeden önce gelin, keledoş yapayım” diye ısrar etti.
Dışarıda Diliş ile ablamlara yürürken gülüştük. “Anılarımızı nostalji yapmak kim biz kim...”
Nereye gidersek gidelim yolda bile bir kadınla dayanışma içinde bulurduk kendimizi, bundan hiç şikâyetçi değildik.
Öptüm onu, saçlarını okşadım o balkonda kucağımda gibi...Yolumuza düştük. Karşımıza belki de parkta yalnız oturan bir kadına sarılır, yoldaşlık ederiz diye...
Özleminden öptüğüm yoldaşım Dilan Karaman’a...
(DK/EMK)