Madımak’tan geriye kalan
Sivaslı bir Alevi ailede büyüdüm. Alevilik bizim için yalnızca bir inanç sistemi değildi; daha çok bir yaşam tarzı, bir kültür ve bir kimlik biçimiydi. Evimizde çok katı dini kurallar yoktu. Daha seküler, daha serbest bir ortamda yetiştim. Dini bir dayatma ya da zorlamayla büyümedim.
14 yaşından itibaren Pir Sultan Abdal Derneği’ne gitmeye başladım. Bu çevreye abimin yönlendirmesiyle dahil oldum. Dernek ortamı benim için hem sosyalleştiğim hem de dünyayı anlamaya başladığım bir alandı. Gençlik yıllarımda, kültürel olarak taşıdığımız bu kimliğin aslında tarihsel süreç boyunca ezilenlerin, mülksüzlerin ve haksızlığa karşı duranların safında şekillendiğini fark etmeye başladım. Yaşadığımız coğrafyadaki çelişkilerin yalnızca inançsal düzeyde kalmadığını, köklerinin çok daha derinlerde, toplumsal ve ekonomik bir zeminde yattığını kavramam da bu döneme denk gelir.
Sivas'ta Yanan "İsimsiz" Semahçılar...
Asuman Sivri ve Yasemin Sivri’yi de bu dernek ortamından tanıyordum. Ancak çok yakın bir arkadaşlığımız yoktu; daha çok kalabalık içinde, 100-150 kişilik ortamlarda gördüğüm insanlardı. Yine de yüzleri tanıdık, aynı çevrelerin, aynı mahallenin insanlarıydılar.
1990’lar benim için genel olarak güzel yıllardı. Çocukluğum ve gençliğim, mahalle aralarında oyunlar oynadığım, televizyon karşısında vakit geçirdiğim, sıradan ve kendi halinde bir hayat akışı içinde geçti. Ancak benim bu sıradan dünyamın arka planında ülke, yapısal olarak büyük bir ekonomik dönüşümden geçiyor; toplumsal muhalefeti ve geniş kitlelerin bir araya gelişini engellemek için siyasi gerilimlerin tırmandırıldığı bir atmosfer gelişiyordu.
Sivas’a gidemediğim gün
1993 Temmuz’unda Sivas’a gitmek istemiştim. Ancak hem sınav dönemi olması hem de maddi imkânsızlıklar nedeniyle gidememiştim. Bu yüzden katliamın gerçekleştiği gün fiziksel olarak orada değildim.
Madımak’ın ateşe verildiğini, arkadaşımın evindeyken televizyondan öğrendim. İlk anda duyduğum şey bana çok saçma geldi, gerçek olamayacak kadar ağırdı. Yaratılan şokun etkisini tam olarak anlamlandırmak mümkün değildi. Arkadaşlarımın evinde de bu konu hakkında çok konuşmadık.
Katliamın ardından
Sonrasında olayın ağırlığı yavaş yavaş ortaya çıktı. “Sivas’a neden gidildi, neden çocuklar götürüldü, Sivas zaten böyle bir yer” düşüncesi sadece bende değil, birçok insanda büyük bir toplumsal travma yarattı. Bu katliamdan sonra Alevi kimliği daha görünür, daha tartışılır ve daha politik bir hale geldi. İnsanlar hem kimlik hem de bunun arkasındaki toplumsal mekanizmalar üzerine daha fazla düşünmeye başladı, kurumsal bir araya gelişler ve dayanışma eğilimi arttı.
Televizyonda hayatını kaybeden insanların isimleri tek tek yayınlandıkça gerçeklik daha da ağırlaştı. Pir Sultan Abdal Derneği şubelerinde anmalar yapıldı. Fotoğraflarını taşıdık, Kızılay’a inildi, sokaklara çıkıldı. Katliam günü sadece 33 can yitirilmedi; toplum olarak hepimizde derin bir kırılma yaşandı, Madımak’ta hepimizden bir parça eksildi. Yönetenlerin kendi varlıklarını sürdürebilmek adına kitlelerin en gerici reflekslerini nasıl birer araç haline getirebildiğini, toplumun aydınlık ve ilerici birikimini nasıl hedef seçtiğini ilk kez bu kadar net görüyorduk.
Daha sonra Sivri ailesini ziyaret ettik, Pir Sultan Abdal Derneği’nde yapılan anmalara katıldık. Bu süreçte Alevi kimliği çok daha belirgin hale geldi. Bir yandan kimliğimizle gurur duymaya başladık, diğer yandan mevcut aygıtın ve devlet kurumlarının tarafsızlığına olan güven ciddi biçimde sarsıldı. “Biz bu devletin eşit yurttaşları değil miyiz?” sorusu daha görünür hale geldi. Aslında bu, kurumsal yapıların iddia edildiği gibi herkesin üstünde ortak bir çatı olmadığını, aksine belirli bir güç dengesini ve statükoyu korumakla yükümlü olduğunu bize fark ettirdi. Artık her an benzer bir şeyin tekrar yaşanabileceği hissi toplumda yer etti.
Bugünden geriye baktığımda
Ben Alevilikle yoğrulmuş bir kimlikle büyüdüm. Bu kimlik, hayatım boyunca değişen bir şey olmadı. Hangi çevrede olursam olayım, Aleviliğim eksilen ya da artan bir şey değil; beni ben yapan temel unsurlardan biri olarak kaldı. Ben bunu sadece bir inanç olarak değil, bir kültür, bir yaşam biçimi ve tarih boyunca sömürüye, haksızlığa karşı durmuş kolektif bir hafıza olarak yaşıyorum.
Sivas Katliamı yalnızca mezhepsel bir saldırı olarak değil, aynı zamanda kitleleri bölerek yönetmeyi hedefleyen tarihsel bir politikanın, derin siyasi yönü olan planlı bir olgu olarak algılandı. Bu süreçte farklı dinî gruplara karşı da bir mesafe ve sertleşme duygusu oluştu. Toplumda genel bir kırılma ve yapısal sorunların kaynağına inen daha kökten bir sorgulama eğilimi hissedildi.
Madımak, aslında bu topraklarda hak arayan, üreten ve ezilen insanların sesini boğmak için bilerek harlanan bir iklimin sonucuydu. Uğradığımız bu haksızlığın karşısında durabilmenin yolunun ise inanç sınırlarının ötesine geçerek, hayatı ve geleceği elleriyle var eden tüm insanların ortak, birleşik ve kolektif çalışmasından geçtiğini düşünüyorum.
(SKK/VC)