Kos'tan bir mektup: Kardeşim Yılmaz'a
Kardeşim Yılmaz,
Sana bir mektup yazmak istiyorum.
Her yaz Bodrum’dan kalkan feribotla Kos’a indiğini görüyorum: Sadece kırk dakika, kafanda bir liste ile… Asklepion, çınar ağacı, kale, üç plaj, bir gün batımı, yirmi kadar fotoğraf ve yemek! Hepsini görmek istiyorsun. Ve sorun tam da orada, Yılmaz; programında değil, “hepsine yetişmek” düşüncesinde.
Seyahat ederken insanları iki türe ayırırım. Biri, her şeyi görmeye çalışır; yeri bir listedeki kutucuk gibi işaretler, tanımaya vakit bulamadan tüketir. Öteki, bir taşın üstüne oturur ve denizin derinliklerine bakar; orada ne olduğunu öğrenmek için değil, kendi içinde ne olduğunu öğrenmek için. İkincisi, eve daha az fotoğrafla ama daha çok kendisiyle döner. Bari birkaç gün için ikincisi olmanı istiyorum.
Sana, seyahat rehberlerinde bulacağından daha radikal bir öneri sunacağım. Bir plaj sahiplen. Mülkiyet anlamında değil; hepimizde olan o düşünceyle, ayak bastığımız için bir şeyi fethettiğimizi sanma anlamında değil. Bundan daha eski bir şey kastediyorum: Ziyaret ettiğimiz yerleri saymayı öğrenmeden önce bildiğimiz bir şey. Bir plaj seç, sadece bir tane, ve ona zamanını ver; sana kalan zamanı değil. Sabah git, akşam git, suyun rengi aynı gün içinde nasıl değiştiğini görecek kadar kal. Bir kez ziyaret ettiğin yer bir görüntüdür. Sahiplendiğin yer ise bir ilişki hâline gelir.
Aklımda, bir dağın tepesinde, bir kulübede yaşayan bir bilge var. O dağı fethetmez. Ona bakar, birkaç fidanını sular, taşları toplar; dağ da ona karşılık gölge, su, sessizlik verir. Varlığıyla hak etmediği hiçbir şeyi almaz. Sanırım sana ada için söylemek istediğim de bu. Adayı, fethedermiş gibi değil, ona bakar gibi sev.
Yıllar önce okuduğum ve beni hiç bırakmayan bir şeyi hatırlıyorum. İnsan her şeye karşı açgözlüdür, her şeyin tadını çıkarmak ister ve hepsine yetişemediği için kendini tüketir. Mutlu olan, azla yetinmeyi öğrenendir; tutumluluktan değil, azda daha temiz bir doyum bulduğu için. Bunu tatiller için yazmamışlardı. Hayat için yazmışlardı. Ama tatiller, hayatın küçük bir modelidir; o kadar küçük ki bütün hatalarımız orada apaçık görülür.
Yere sözle değil de başka bir şekilde konuşmanın bir yolu daha var. Dans ettiğinde, ruhunun söylemek istediğini toprağa yazarsın. Çeviriye gerek yok, altyazıya gerek yok. Adanın bir plajında yapılan bir dans, gün batımıyla çekilmiş yirmi fotoğraftan daha çok şey söyler nerede olduğun hakkında. Kos ile Bodrum, kabul etmek istemesek de aynı sesleri paylaşır. Dans etmek için kimse pasaport sormadı.
Sana “özgürlük” kelimesi hakkında bir şey söylemek istiyorum; çünkü içinde çoğu zaman unuttuğumuz bir şey barındırdığını düşünüyorum. Bazıları Yunancadaki bu kelimenin “gelmek” fiiliyle kökten bağlantılı olduğunu söyler; sanki kendi sınırlarına gelmek anlamına gelir, kimsenin sana yol çizmediği yere gitmek gibi. Sınırların yokluğudur bu! Kendi sınırlarını kendinin koyması demektir; piyasanın, korkunun ya da alışkanlığın koymasına karşı. Her yaz listelerin ardından koşan insanları gördüğümde bunu düşünüyorum. Özgür değiller, sadece efendi değiştirdiler.
Özgürlükten bahsederken kimi düşündüğümü biliyor musun, Yılmaz? Nâzım Hikmet’i. Kendi ülkesinin hapishanelerinde on yıldan fazla zaman geçirdi ve sonra İstanbul’u bir daha görmeden, ondan uzakta, Moskova’da öldü. Ama şiirleri acıyla dolmadı. Yoksunluğun içinde hayatı daha derinden sevmeyi öğrendi; iktidar onu tehdit ederken insana inanmayı, halkların sınırlarla bölünmek yerine ekmeklerini paylaştığı bir dünyayı hayal etmeyi öğrendi. Biz Yunanlılar onu o kadar çok sevdik ki bestelettik: Loizos, Mikroutsikos… Sanki kendi şairimizmiş gibi. Türkiye’nin şairiydi ama Ege’nin iki yakasında da insanlar onun sesinde kendilerinden bir şey buldu. Çeviriye ihtiyaç duymadan, Yunanca ve Türkçe, ikimize de aynı şeyi hissettirdi.
Ve şimdi en zor kısmı… Bence en özgür insan, çok şey bilen değil; sorgulayan, kendi başına düşünen, hiçbir iktidara, hiçbir piyasaya, çağının hazır hiçbir düşüncesine kör bir şekilde teslim olmayandır. Bunu siyaset için söylemiyorum. Senin tatilin için söylüyorum.
Çünkü her şeyi görmeye çalışan turist, hiçbir şeyi sorgulamayan biridir sadece. Piyasanın çizdiği yolu izler, hiç sorgulamadan. “Neden?” diye sormaz. “Kendisi ne istiyor?” diye sormaz. Yer, ona hiç dokunmadan önünden geçer; açık bir avucun parmakları arasından süzülen su gibi.
Senden daha az şey görmeni istemiyorum. Senden istediğim, bir kez olsun, amaçsız, listesiz, orada olduğunu kimseye kanıtlama ihtiyacı duymadan bir yerde durman. Bir plaj sahiplen. Sebepsiz dans et. Bu yolculuktan gerçekten ne istediğini, turizm sektörüne sormadan önce kendine sor.
Ada gelecek yıl da burada olacak, Yılmaz. Asıl soru: Türkiye’ye döndüğünde giden adamla aynı insan mı olacaksın, yoksa ondan biraz daha fazlası mı?
Arkadaşın, Panayotis
(PP/NÖ)