Biz efendileriz, biz köleleriz. Biz her yerdeyiz, hem de hiçbir yerde. Biz karar verenleriz. –Grange, Kızıl Nehirler
Nazım, makinalaşmak isteyen modern insanı, çarkın dişlilerinden olmak isteyen bireyi tarif etmişti bir şiirinde. Kendi öznel deneyimim ise uzun süredir bana makinalaşmak istemeyen milyonların hâlâ var olduğunu hatırlatıp duruyor. Hızın ve verimliliğin kutsandığı bu çağda, bedenin sınırlarını ve yavaşlamayı savunarak gelişen bu “makinalaşmama” itirazı, bizi doğrudan bu dayatmanın ideolojik zemini olan sağlamcılığa götürecektir. Sağlamcılık, yalnızca engellilere yönelik bir ayrımcılık biçimi değil; hız, performans, üretkenlik ve normallik rejimiyle doğrudan ilişkili yapısal bir meseledir. Dolayısıyla neoliberal düzende yavaşlamak ve “yetişememeyi” politik bir hakikat olarak sahiplenmek, başlı başına bir direniş biçimidir.
‘Deliler Gemisi’nden kamusal alanın merkezine
Çok basit sorunlar karşısında bile nasıl böylesine bihaber yaşayabildiğimize dair büyük bir şaşkınlıktır bu yazıyı yazdıran. Kentlerin “en erişilebilir” olduğu iddia edilen alanlarında bile yürüme rampalarının, kılavuz çizgilerin ve sesli sistemlerin eksikliği, basit bir kamusal ihmalin ötesinde sistematik bir yok saymaya işaret ediyor. Benzer şekilde özellikle otizm, Down sendromu ve serebral palsi gibi süreğen durumlara sahip bireylerin, kısa süreli raporlara mahkûm edilerek bitmek bilmeyen heyet sıralarında varoluşlarını her defasında yeniden kanıtlamaya zorlanması, temel bir hak ihlalidir. Bakım ilişkisi içinde olan engelli yakınlarının görünmez kılınan emeği, toplumsal olarak paylaşılmayan sorumlulukları, yalnız bırakılmaları ve bunun ürettiği tükenmişlik ise yeterince konuşulmuyor. Bununla birlikte, kapitalizmin inşa ettiği ‘ideal beden’ normu; hız ve verimlilik döngüsüne yapısal eşitsizliklerden ve kapsayıcı olmayan politikalardan dolayı doğrudan eklemlenemeyen engelli emeğini sistemli bir şekilde değersizleştirerek, bu özneleri toplumsal artı-değer üretiminin dışına itmektedir. Bu hayati meselelerin “özel ihtiyaç” başlığı altında ele alınması, sağlamcılığın neoliberal toplumsal formasyon içindeki sömürücü mantığını gizlemektedir. Kapitalizm artık yalnızca emeği sömürmemekte; zamanı, bedeni ve yaşamın ritmini de işleve dönüştürerek yönetmektedir. Hızlanabilen bedenler makbul sayılırken, geri kalan herkes yönetilebilir mağduriyet figürlerine dönüştürülmektedir.
Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde sözünü ettiği “Deliler Gemisi” metaforu bugün hâlâ ürkütücü şekilde güncel. Modern toplum, norm dışı gördüğü bedenleri tamamen dışarı atmak yerine; hastaneler, bakım kurumları ve yardım mekanizmaları aracılığıyla kontrollü biçimde yönetmeye devam ediyor. Üstelik sağlamcılık yalnızca kapatma kurumlarında değil; gündelik hayatın içinde, normalliği yeniden üreten görünmez mekanizmalar aracılığıyla işlemeyi sürdürüyor. Tıbbi modelde de yansımasını bulduğu üzere, normali korumak adına norm dışı olan sürekli işaretlenmekte, tanımlanmakta ve sınıflandırılmaktadır. Bu sessiz rejim, kimin yardıma layık olduğuna, kimin kamusal alanda görünmesinin “rahatsızlık” yarattığına karar vererek; kontrol edilemeyen her beden ve zihni yeniden toplumun kıyısına itmektedir. Bu nedenle sağlamcılığın hizaya çekmeye çalıştığı “deliler”, engelliler, yaşlılar, nöroçeşitliler ve LGBTİ+’lar gibi farklı kesimlerin ortak bir politik zeminde buluşabilmesi, yalnızca bir dayanışma ihtimali değil; normallik rejimine karşı kolektif bir direniş imkânıdır.
Sağlamcı rejimde, bedenimize nasıl baktığımız ve sınırlarımızı nasıl algıladığımız, iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Sağlamcılık karşıtı mücadele, üzerimize yapışan “yetersizlik” fısıltılarına karşı bir içsel yakınlaşma (varlığından sevinç duyma) ve Spinozacı anlamda kişinin var olma kudretini (conatus) güçlendirme çabasıdır. Bu teorik zeminin, bir süre önce kurulan Eskişehir Engelli Dayanışma Ağı (EEDA) deneyiminde somutlaştığını düşünüyorum. Çünkü EEDA, insanların kendilerini sürekli savunmak ya da bedenlerini meşrulaştırmak zorunda kalmadan var olabildikleri güçlü bir politik alan sunuyor. Birazdan aktaracağım üzere EEDA’da, daha şimdiden sistemin birer ‘temsil nesnesi’ olarak kurguladığı özneler, kendilerine biçilen edilgen rolleri yırtıp atarak kendi politik sözlerini kurmaya başladılar; bu bilinçli kopuş, onları hâkim paradigma için her daim ‘tekinsiz’ ve huzur kaçıran birer aktör yapacaktır. Bu durum; sağlamcılığın hizaya çekmeye çalıştığı tüm kesimlerin ‘istisnai kimlik’ arayışlarını bir kenara bırakarak ortak bir politik hatta buluşabileceğini, dolayısıyla özgürleşmeyi mümkün kılacak asıl kurucu iradenin tam da bu dışlanan marjların kalbinde yer aldığını kanıtlamaktadır. Bu yeni politik özneleşme sürecinin ilk gerçek mücadele sahası ve pratik uygulama alanı ise 1 Mayıs oldu.

1 Mayıs: Bir yavaşlatma pratiği ya da yavaşlamanın politikası
EEDA, farklı kentlerden yükselen ortak arayışların neticesinde belirlediği “Hız kapitalizmin, yaşam bizim” sloganını, 1 Mayıs alanında bedensel bir hakikate dönüştürdü. Yürüyüş güzergâhının sonuna dahil olunduğu andan itibaren sergilenen bu bilinçli tempo, yavaşlamayı teorik bir tartışma olmaktan çıkarıp neoliberal zaman rejimine ve verimlilik takıntısına karşı çarklara çomak sokan fiziksel bir müdahale olarak somutlaştırdı. Arkadan gelen örgütlerin ve sendikaların kavramakta güçlük çektiği bu inatçı irade; yavaşlığı bir ‘eksiklik’ olarak gören sisteme karşı, ‘düşmana’ benzemeden direnme imkânının güçlü ve politik bir hatırlatmasıydı. Bu dirençli duruşla birlikte; tüm geride bırakılanları ve ‘yurttaşlığın kıyısında’ tutulanları temsilen alana ilk giren kortej olan EEDA, 1 Mayıs meydanında vitrin olmayı reddeden kurucu bir özneleşme pratiği sergiledi. Sağlamcılık karşıtı bu inadın sahadaki somut tezahürlerini ve temsil ilişkilerine yönelik o net reddiyeyi şu şekilde detaylandırabiliriz:
Kıyıdakilerin kolektif özneliği: Kortejde yalnızca engellilerin değil; nöroçeşitlilerin, kronik hastaların, yaşlıların, LGBTİ+’ların ve beden normlarına uymadığı için toplum dışına itilen herkesin varlığının hissedildiği bir hat kuruldu. Yakılarak öldürülen Afgan işçi Vezir Mohammad Nourtani için adalet talebi yükseltilirken sağlamcılığın, milliyetçiliğin, emek sömürüsünün ve dışlama rejimlerinin birbirine nasıl eklemlendiği de görünür hale geldi.
Temsilin reddi: Antikapitalist tutumun yanı sıra yerel yöneticilerle veya vekillerle fotoğraf verme taleplerinin geri çevrilmesi, bahşetme ilişkisine dayalı her türlü oligarşik temsilin reddi anlamına gelmekteydi. Zira EEDA’nın inandığı şey; sessiz, makbul ve edilgen engelli temsilinin karşısında; hak talep eden, politik söz kuran ve mücadeleyi büyüten başka bir aktivizm biçimi ortaya çıkarsa bir şeylerin değişeceğidir.
Teşhir ve talep: Özellikle tek bir kişinin bile anlamlı fark yaratabileceğini gösterir şekilde Eskişehir Eğitim Sen’den Uğur Karslı’nın dayanışmasıyla sağlamcılık karşıtı metin kürsüden okundu. Üstelik yıllardır kıyıya itilmiş olmanın yarattığı tarihsel sessizliğe inatla; bazı sendikaların huzursuzluğunu göze alarak, verilen süreyi bilinçli biçimde aşarak. Kürsüden, düzenleme komitesiyle öncesinde anlaşılmasına rağmen yerine getirilmeyen rampa ve işaret dili eksikliklerinin teşhir edilmesi, erişilebilirliğin teknik bir detay değil; kimin kamusal özne kabul edildiğiyle ilgili politik bir hesaplaşma ve itiraz iradesiydi.
Mekânsal müdahale: Alan içindeki merdivenlerin alternatif bir erişilebilir direniş mekânına dönüştürülmesi, özgürlüğün sadece talep edilen değil, bugünden deneyimlenen bir pratik olduğunu gösterdi.
Sürdürme iradesi: EEDA, kürsüden yalnızca erişilebilirlik ihlallerini değil, kentteki engelli işçilerin maruz kaldığı hak gasplarını ve emek süreçlerindeki sistematik sömürüyü de takip edeceğini ilan etti.
Sonuç: Başka türlü bir yaşamın imkânı
Sonuç olarak bu hareket, yalnızca engellilerin değil; hıza, performans dayatmasına ve neoliberal yalnızlaştırmaya karşı duran tüm “uygunsuz”ların –delilerin, göçmenlerin, cüzzamlıların, engellilerin, kronik hastaların, yaşlıların, LGBTİ+’ların ve yurttaşlıktan eşit pay alamayanların– ortak politik hattıdır. Yaşamak için birbirimizin dayanışmasına ve politik varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. La Boétie’nin söylediği gibi bizi ezen muktedirlere gözlerimizi, ayaklarımızı ve yumruklarımızı armağan etmeyi bırakmanın tek yolu da bu kolektif iradedir. Normalin sınırlarını çizenlere karşı, kıyıya itilenlerin kendi öznelliğini kurduğu bu zemin; hızı, normalliği ve erişilebilirliği yeniden tanımlayarak hepimizi özgürleştirecek kurucu bir güç barındırmaktadır. Bu yol uzun ve bizi kuşatan düzen heybetli olsa da, “başka türlü bir yaşam” fikri tam da bu yavaş ve kararlı yürüyüşte yeşermektedir.
*Bu metin, yalnızca bireysel bir çabanın değil; Eskişehir Engelli Dayanışma Ağı (EEDA) üyesi yol arkadaşlarımın titiz okumaları, son kontrolleri ve metnin politik hattını güçlendiren kıymetli geri dönüşlerinin bir ürünüdür. Metni kişisel bir anlatıdan çıkarıp ortak bir sözün parçası kılan tüm dostlara teşekkür ederim.
(SS/VC)


