Eşit yurttaşlık gerçekten herkes için geçerli bir hak mı? Eğer öyleyse, tek bir kişinin bile bu haktan mahrum kalması, sistemin eksik işlediğini göstermez mi?
Türkiye’de Rom, Dom, Lom ve Abdal topluluklar üzerine yürütülen tartışmalar, bu soruları yeniden sormayı gerektiriyor. Çünkü bu topluluklar tek bir kimlik altında ele alınıyor, farklılıkları görmezden geliniyor, ihtiyaçları genelleştiriliyor.
Bu coğrafyada Domlar da yaşıyor
Romanlar denince tek bir topluluktan söz ediliyor gibi anlaşılıyor. Ancak Roman kavramı, Rom, Dom, Lom ve Abdalları kapsıyor.
Bu topluluklar tarihsel olarak benzer göç yollarından geçmiş, benzer dışlanma biçimlerine maruz kalmış olabilir. Ancak ortak deneyimler, ortak bir kimlik anlamına gelmiyor. Her biri bulunduğu coğrafyada kendi dilini, kültürünü ve yaşam pratiklerini inşa ederek dünden bugüne varlıklarını sürdürüyor.
Buna rağmen, dışarıdan bakıldığında bu farklılıklar çoğu zaman silinir. Hepsi tek bir isim altında toplanır, basitleştirilir ve genellenir.
1971 yılında gerçekleşen Uluslararası Roman Kongresi, “Çingene” kelimesinin aşağılayıcı ve dışlayıcı kullanımına karşı önemli bir kırılma yarattı. “Roman” kavramı, bu ayrımcı dile karşı bir onarım ve saygınlık mücadelesinin parçası olarak benimsendi.
Bu tarihsel adım son derece kıymetliydi. Ancak bugün gelinen noktada, “Roman” kavramının Dom, Lom ve Abdal toplulukları görünmezleştiren bir üst kimliğe dönüşmesi, yeni sorunları beraberinde getiriyor. Çünkü bu yaklaşım, farklı kimliklerin özgün ihtiyaçlarını görünmez kılıyor.
Geçmişte, bu toplulukların tek bir çatı tanım altında birleşmesi, ayrımcılığa karşı daha güçlü bir ses çıkarabilmek için ortak hareket etme ihtiyacından doğan zorunlu bir stratejiydi. Ancak bu strateji zamanla kendi içinde bir hiyerarşi üretmeye başladı. Roman kimliğiyle yalnızca Romlar belirleyici hale gelirken, Domlar, Lomlar ve Abdallar görünmezleşti.
Ayrımcılık ve dışlanma temelli kurulan ortak çatı, kimlikler arası bir hegemonya sorunu haline geldi.
Bahar herkes için aynı anlama gelmez
Bir Dom deyişinde de söylendiği gibi: ‘Baharın gelişinin değil de kışın bitişinin kutlandığını öğrendiğinde, anlarsın Dom olmanın ne demek olduğunu.’
Baharın gelişinden ziyade kışın bitişinin anlamlı bulunması, Dom olmanın ne anlama geldiğini açık biçimde ortaya koyar. Çünkü Domlar için mevsimler, eşitsizliklerin ve yapısal yoksulluğun en görünür hale geldiği dönemler.
Kış ayları ise bu eşitsizliğin en sert hissedildiği zaman dilimi.
Konar-göçer yaşamdan yarı yerleşik düzene geçişe rağmen, Domların yaşam koşullarını belirleyen yapısal sorunlar değişmedi. Barınma ihtiyacı, kayıt dışı istihdam ve sosyal hizmetlere erişimde yaşanan sorunlar, kışı yalnızca iklimsel bir zorluk olmaktan çıkarıp sistematik bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürür.
Çadır yaşamında soğukla doğrudan mücadele edilirken, yerleşik hayatta da yoksulluk nedeniyle ısınma temel bir kriz başlığı olarak varlığını sürdürür. Birçok Dom ailenin, apartmanların kazan dairelerinden çıkan kömürleri toplayıp elemesi, yıkaması ve yeniden yakıt haline getirmesi, aynı zamanda kamusal kaynaklara erişimdeki eşitsizliğin somut bir sonucu.
Bu tablo, baharın neden bir “şenlik” olarak karşılanmadığını da açıklar. Çünkü mesele mevsimsel bir döngüden çok, süreklilik kazanan bir yoksunluk hali. Bu nedenle Domlar için asıl rahatlama, doğanın canlanması değil, hayatta kalma maliyetinin geçici olarak azalmasıdır.
Dolayısıyla bahar, kutlanan bir başlangıçtan ziyade, kışın dayattığı ağır yaşam koşullarının sona erdiği bir eşiktir. Gerçek şenlik ise, sobanın artık yakılmayacak olmasıdır.
Domların Hıdrellez’de yaygın biçimde kutlama yapmamasının nedenlerinden biri de budur. Çünkü Hıdırellez, baharın gelişini temsil etse de Domlar için asıl anlam kışın bitişinde saklı.
Eşit yurttaşlık mücadelesi
Tam da bu nedenle, eşit yurttaşlık meselesine yeniden dönmek gerekiyor. Çünkü sorun yoksulluğun yanı sıra ona eşlik eden deneyimlerin sistematik biçimde görünmez kılınması.
Gündelik yaşamda belirgin olan bu görünmezlik, temsil alanlarında da kendini üretir. Roman sivil toplum hareketi ve hak temelli mücadele alanları çoğu zaman Roman (Rom) kimliği etrafında şekillenirken, Dom topluluklarının özgün deneyimleri bu alanlarda yeterince yer bulamaz. Bu durum, aynı zamanda politika üretim süreçlerinin de tekil bir deneyim üzerinden kurulmasına yol açar.
Örneğin, Roman toplulukların hepsinde müzisyenlik yaygın bir geçim pratiği gibi algılanır. Oysa bu durum topluluktan topluluğa olduğu gibi, bölgeden bölgeye de değişiklik gösterir. Buna rağmen istihdam politikalarının büyük ölçüde Roman deneyimi üzerinden kurgulanması, Domlar açısından karşılığı olmayan ve etkisiz kalan uygulamalara yol açar.
Bu da bize şunu gösterir: Asıl sorun, sorunların ve ihtiyaçların yanlış tanımlaması.
Eşit yurttaşlık, yalnızca haklara erişimle ilgili değildir. Aynı zamanda kim olduğunun doğru şekilde tanınmasıyla da ilgilidir. Hiç kimse, haklara erişebilmek için kendi kimliğinden vazgeçmek zorunda kalmamalı.
Ne Domlar Roman olmak zorunda kalmalı, ne de başka bir topluluk kendini daha kabul edilebilir bir isim altında tanımlamaya mecbur bırakılmalı. Gerçek eşit yurttaşlık, farklılıkların tanındığı ve her bireyin eşit kabul edildiği bir sistemle mümkün.
Bugün mesele, olduğumuz gibi, kendi kimliğimizle tanınma meselesidir.
Çünkü ortak acılar, ortak bir kimlik yaratmaz.
Ve benzer deneyimler, farklı kimlikleri ortadan kaldırmaz.
(EK/NÖ)


