COP Zirveleri ve Samimiyet
Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da olağanüstü bir fırtına yaşandı. Çatılar uçtu, ağaçlar devrildi, denizde dev dalgalar oluştu. Bu olay, haber sitelerinde öncelikli haberlerden biriydi. Dolayısıyla Türkiye’nin dört bir yanında yaşayanlar İstanbul’daki fırtınadan haberdar oldu.
Geçen Mayıs ayında Hatay’da günlerce yağmur yağdı. Sağanak yağmur, hiç ara vermeden şehri bir kabus alanına çevirdi. Meydana gelen sel, heyelan ve göçük olaylarında 4 kişi yaşamını yitirdi, 17 kişi yaralandı. Yollar çöktü, arabalar hurdaya döndü. Evler, konteyner evler, araziler, tarlalardaki ürünler sel çamuruyla kaplandı. Ancak Hataylıların “depremden sonra en büyük mağduriyetimizi yaşadık” dediği sel felaketi, bırakın bütün Türkiye’nin haberdar olmasını haber bültenlerinde bile pek az yer aldı.
Üç yıldır depremin yaralarını sarmaya çalışan insanlar selin yol açtığı tahribatı onarmaya çalışırken, hükümetler Kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Zirvesi’ne hazırlanıyor. Diğer yanda dünyanın farklı bölgeleri aşırı sıcaklar ve yangınlarla boğuşuyor. 1... 5... 9... 19... 25... ve 30... COP zirvelerinde defalarca tekrar edilen uyarılar ve önerilen çözümlere rağmen dirençli yapıların bir türlü kurulamaması gerçeği pek konuşulmuyor.
Kasım ayında Antalya’da BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan ülkelerin katılacağı İklim Zirvesi Taraflar Konferansı’nın 31’ncisi gerçekleşecek. Bu ülkeler 31. kez bir araya gelip, yıllardır sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin, uzmanların, aktivistlerin iklim krizinden çıkış için önerdikleri önerileri, çözüm yollarını konuşacaklar. Evet konuşacaklar ama ortaya konulan çözümleri hayat geçirme konusunda ne kadar hassas ve samimi davranacaklar? İklim için atılacağı söylenen adımların ne kadarı “herkes için adil, sağlıklı, onarıcı ve sürdürülebilir” olacak?
COP31 sürecinde sayılan başlıklar arasında gıda ve tarımın sürdürülebilir olması da var. Ancak bu hedefi açıklayan hükümetlerin şu soruları yanıtlaması gerekiyor: Bu hükümetler çiftçisini yerel ve sürdürülebilir üretim için ne kadar bilgilendirip destekliyor? Toprağını, suyunu, biyolojik çeşitliliğini tarım zehirlerinden ne kadar koruyabiliyor? Tarımda kullandığı yaygın yöntemler ne kadar sürdürülebilir? Geçimi tüccarın iki dudağı arasında olan, girdi maliyetlerinin altında ezilen çiftçilerin toprağını terk etmemesi için ne yapıyor? Enerji sektöründe olduğu gibi, dünyanın gıdasının %80’ini sağlayan küçük üreticilerin sürdürülebilir yöntemlere adil geçiş yapabilmesi ve haklarının korunması için ne tür önlemler alıyor?
Şimdi biraz geriye gidelim: İklim Zirvesi Taraflar Konferansı COP’un birincisi, 1995 yılında Berlin’de yapıldı. Gelişmiş ülkelerin emisyonlarını düşürmesini sağlayacak, hukuken bağlayıcı bir protokol hazırlamak için başlatılan müzakerelerin sonunda pek çok ülke Kyoto Protokolü’nü imzaladı. 191 ülke ve Avrupa Birliği protokole taraf olurken, en büyük kirleticilerden olan ABD, protokolü sembolik olarak imzalamış olsa da resmi onay sürecinden geçirmedi. Ardından 2016’da yürülüğe giren Paris İklim Anlaşması’nı imzaladı ama 2026’da anlaşmadan tamamen ayrıldığını açıkladı.
Sera gazı emisyonlarını azaltarak iklim değişikliği tehdidine karşı küresel sosyo-ekonomik dayanıklılığı artırmayı hedefleyen Paris Anlaşması’nın devreye girmesi önemli bir dönüm noktasıydı. Pek çok ülke karbon azaltım hedeflerini uygulamaya koydu, yenilenebilir enerji yatırımları yaygınlaştı ancak küresel hedeflere ulaşmak için atılan adımlar yetersiz kaldı. Paris Anlaşması ile küresel sıcaklığın 1,5°C artışı hedefine sadık kalınabilmesi için küresel emisyonların 2050’ye kadar küresel düzeyde net sıfır emisyon ekonomisine ulaşması hedefleniyor. Ancak mevcut vaatler bu azaltımın çok gerisinde kalıyor. Öyle ki, Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin verilerine göre, tarihte ilk kez Şubat 2023 - Ocak 2024 arasındaki 12 aylık küresel sıcaklık ortalaması, sanayi öncesi dönemin 1,52°C üzerine çıkarak belirlenen sınırı geçti.
Hükümetler 1995’ten beri, yani 31 yıldır iklim krizine karşı neler yapılabileceğine dair hedefler koyarken iklim krizi de tırmandı. Kriz ekosistemleri, ekonomileri, beslenmemizi, sağlığımızı, yaşam tarzımızı ciddi biçimde etkiliyor ve dünyayı acil bir dönüşüme zorluyor. Ve dönüşüm, enerji yatırımları ya da finans politikalarının hayata geçirilmesinin ötesinde tarım ve gıda sistemlerinden ormancılığa, kentleşme ve kırsal politikalardan barınmaya kadar bütün alanlarda üretim yöntemlerini ve tüketim alışkanlıklarını kapsayan topyekûn bir değişimi gerektiriyor.
2000'li yılların başında dünya genelinde yılda ortalama 250 ila 300 büyük ölçekli hava afeti (fırtına, sel, kuraklık) kaydedilirken 2025’te bu sayı 600'ün üzerine çıktı. Dünya Meteoroloji Örgütü raporlarına göre, iklim ve hava olaylarına bağlı afetlerin sıklığı son 50 yılda 5 kat arttı. İklim değişikliği nedeniyle Batı Avrupa'da tarımsal kuraklık riski 80 kat, Doğu Avrupa'da ise 40 kat yükseldi. Avrupa kıtası genelinde buğday, arpa, mısır ve yulaf üretiminde dramatik kayıplar yaşandı.
Türkiye’de ise çiftçiler iklim değişikliği dışında da giderek artan sorunlarla boğuşuyor. 2002’den bu yana 2,6 milyon hektar tarım alanı terk edildi. Türkiye nüfusu son 14 yılda 12 milyon artarken buğday ekilen tarım arazileri 1 milyon hektar azaldı. 2001’de toplam istihdamın %37,6'sını tarım sektörü oluştururken günümüzde bu oran %14’e geriledi. Çiftçinin bankalara olan kredi borcu, 2002’ye kıyasla yaklaşık 542 kat arttı. Tarım topraklarında en az %3 olması gereken organik madde oranı %1 lere geriledi. Ve iklim değişikliği bu tabloyu daha da ağırlaştırdı.
Son yıllarda İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Trakya’da yaşanan kuraklık nedeniyle buğday ve arpadaki verim düşüşleri bazı bölgelerde %40'a ulaştı. Sayıları 1 milyonu aşan mevsimlik tarım işçileri, iklim değişikliğinin getirdiği aşırı sıcaklar ve ani hava şokları karşısında hem can güvenliği hem de sosyoekonomik açıdan en büyük darbeyi alan kesim oldu.
İç Göç İzleme Merkezi verilerine göre dünya genelinde aşırı hava olayları nedeniyle yerinden olan insan sayısı yıllık ortalama 20 ila 30 milyon arasında ve bu nüfusun ezici çoğunluğunu geçimini topraktan sağlayan küçük çiftçiler ile tarım işçileri oluşturuyor.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Eğer iklim krizini konuşuyorsak, en çok gıdamızın teminatı olan küçük çiftçilerin durumunu gözetmemiz, iklime dirençli tarımsal yöntemlerden bahsederken dünya nüfusunun büyük kısmını besleyen küçük çiftçiyi destekleyecek, güçlendirecek politikaları hayata geçirmekten bahsetmemiz gerek.
“Gıda güvenliği, iklime dirençli tarım modelleri ile su kaynaklarının korunması; ekosistemlerin korunması ve biyolojik çeşitliliğin iklim eylemine entegre edilmesi; kaynakların verimli kullanımı ve sürdürülebilir üretim/tüketim modellerinin (sıfır atık) yaygınlaştırılması”, COP 31’in öncelikli alanları arasında sayılıyor. Bu hedeflerin sözde kalmaması ve samimiyetle hayata geçirilmesi için; özellikle iklim krizinin hem sebebi (karbon salımının üçte biri endüstriyel gıda sistemlerinden kaynaklanıyor) hem de mağduru olan gıda ve tarım sistemlerinde üretimden tedariğe ve tüketime uzanan zincirde topyekûn bir değişikliğe ihtiyaç var. Yerel yönetimlerden şirketlere çiftçilerden tüketicilere kadar bütün paydaşların bu hedefe yönelerek, dönüşüm taşının altına ellerini sokması gerekiyor.
COP 31’deki bu başlıklardan söz edilirken; toprağını onaran, dayanıklı yerel tohumlarını yıldan yıla ekerek çoğaltan ve suyunu temiz tutarak, biyoçeşitliliğini koruyarak üretim yapan çiftçinin “gerçek anlamda” desteklenmesi gerekiyor. Çünkü bugüne kadar verilen destekler çiftçilerin yarasına merhem olmuyor. Örneğin, 2026’da verilen destekler dekar başına ve ürün çeşidine göre 310 lira ile 1395 lira arasında değişiyor. Oysa sadece bir kişinin günlük yevmiye ücreti bile bu ödenen desteğin 2 ila 8 katına ulaşmış durumda!
Söz konusu destekler, arazi büyüklüğüne ve üretilen ürüne göre verildiği için sayıca çoğunlukta olan küçük çiftçiler pastadan daha küçük bir pay alabiliyor. Toplam çiftçi sayısının yaklaşık %70'inden fazlasını oluşturan 50 ila 100 dekarın altında toprağı olan küçük işletmeler, üretim giderlerinin artışı nedeniyle toplam desteklerin ancak %10 ila %20'si seviyesinde fiili bir katkıyla yetinmek zorunda kalıyor. Makine, ekipman ve sera yatırımı gibi büyük hibeler ise çoğunlukla finansal gücü ve arazisi uygun olan büyük şirketlere gidiyor.
Öte yanda bazı bölgelerde bırakın desteklenmeyi çiftçilerin üretim yaptıkları arazileri ellerinden alınıyor. Ailelerini geçindirdikleri zeytin, narenciye ağaçları, üzerinde meyveleri varken hasadı bile beklemeden toplu konutlar için sökülürken, köylüler maden ve enerji yatırımları için yerinden edilirken sadece iklim değişikliğine dayanıklı üretimi konuşmak yeterli olabilir mi? Ya da iklim değişikliğine dayanıklı üretimi konuşurken toprağı fakirleştiren, sularımızı kirleten sağlığımızı tehdit eden pestisitlerin, sentetik gübrelerin azaltılmasını ve agroekolojik üretime geçiş politikalarını da konuşmamız gerekmez mi?
İklim kriziyle birlikte orman yangınları, yakıcı kuraklıklar, yıkıcı seller tırmanmaya, olağandışı şekilde görülen ve yayılan tarım zararlıları artmaya devam ederken daha acil ve etkili önlemler almak; ekolojik ve ekonomik açıdan adil, sürdürülebilir ve dayanıklı sistemler kurma konusunda kararlı olmak, hızlı hareket etmek gerekiyor.
Hatay’da agroekolojik yöntemlere geçiş döneminde olan bir çiftçi Mayıs ayında yaşanan selin hemen ardından yaptığiımız telefon konuşmasında “bırakacağım, artık dayanamıyorum” demişti. Aslında hem ekonomik, hem ekolojik hem de sosyal açıdan zorlanırken iklim krizinin olumsuz etkileriyle karşılaşan pek çok çiftçi benzer durumda. Ancak bu çiftçi, ilk şoku atlattığında endüstriyel yöntemlerle üretim yapan diğer çiftçilerden farklı bir umut taşıyordu. Birkaç gün sonra yaptığımız toplantıda afetlere ve krizlere dirençli yapılar kurmayı sağlayan agroekolojik üretime daha fazla sarılacağını söylüyordu: “47 yaşındayım, daha önce de sel olmuştu ama böylesine hiç tanık olmamıştım. Bahçemi aylarca temizlemem ve iyileştirmem gerekecek. Ama bu sel deneyimi bana tekrar ders oldu, agroekolojik tarımın önemini anladım.”
Tam da bu noktada COP31’de sözü edilen gıda güvenliği, sürdürülebilir ve dirençli tarım modelleri, döngüsel ekonomi başlıklarının agroekolojinin temelini oluşturan başlıklar arasında olduğunu hatırlatmakta yarar var... Bu anlamda zirve yolundaki hedefleri sayarken bu hedeflerin ne kadar yakınında ve uygulamada ne kadar samimi olunduğu önem kazanıyor.
İthalata yönelmek yerine yerel üretimi desteklemek; toprağı fakirleştiren suyu zehirleyen kimyasallar yerine toprağı onaran, suyu kirletmeden ve gereksiz yere sarf etmeden kullanan, üreticinin pazarlama olanaklarını artıran yöntemlere geçiş yapmak; hem üretici hem de tüketici açısından makul ve şeffaf fiyatlandırmaların mümkün olduğu bir sisteme geçmek; karbon salımına ve maliyet artışlarına neden olan merkezi/uzun mesafeli tedarik sistemleri yerine kısa tedarik sistemlerine yönelmek; çiftçinin tek başına başa çıkamadığı sorunları örgütlenerek çözmesini ve güçlenmesini sağlayacak modelleri hayata geçirmek elzem!
Ne yazık ki günümüz hakim gıda sistemlerinin odağında verimlilik var. Yaygın sistemler; sağlığı, kaliteyi, ekosisteme/çevreye etkiyi, sosyal ve kültürel boyutları kapsamayan ve birim alandan alınan ürün veya kârlılğa odaklanan bir verimlilik anlayışına odaklanmış durumda. Oysa dünyada yeterli gıda var ve açlığın nedeni dağılımdaki adaletsizlik... Gerçekte sorulması gereken soruysa şu: Sağlığa zarar veren, toprağı fakirleştiren, türleri yok eden, çiftçileri yoksullaştıran, iklim değişikliğine neden olan yöntemlerle üretilmiş gıdanın üçte birinin çöpe gittiği “verimlilik” odaklı bir gıda sistemini mi tercih edersiniz yoksa sağlıklı, toprağı zenginleştiren, biyolojik çeşitliliği koruyan, iklim değişikliklerine uyumlu, çiftçinin refahını gözeten “erişilebilirlik, yeterlilik, güvenilirlik ve sürdürülebilirlik” odaklı bir gıda sistemini mi?
Cevabınız ikincisiyse ve bunu pek çok insanın tercih edeceğini düşünüyorsanız bu sistemi destekleyen adımları atmanız gerek. Hem karar verici hem üretici hem tedarikçi hem de tüketici olarak yaptığımız seçimlerde sürdürülebilir, adil ve dayanıklı olanı destekleyebiliriz. Bu arada agroekolojide yeterli verim alınmadığına dair bir yanılgıya yol açmamak için şunu da ekleyeyim: Agroekoloji, gıda güvenliği ve güvencesinin aşırı verime feda edilmesinin yerine; üretimin sürdürülebilirliğini, çeşitliliği, toprağın ve biyoçeşitliliğin zenginliğini, su varlığının devamlılığını, çiftçinin refahını ve üretimde söz sahibi olmasını, sağlıklı gıdaya erişilebilirliği ve toplum sağlığını koyar.
Ayrıca gelişmekte olan ülkelerdeki 12,6 milyon çiftlikte yapılan bir çalışma, sürdürülebilir yöntemlerin verimliliği ortalama %79 artırdığını gösteriyor. Rodale Enstitüsü'nün 40 yıllık verilerine göreyse, kurak geçen yıllarda organik mısır üretiminin, topraktaki yüksek organik madde ve su tutma kapasitesi sayesinde konvansiyonel mısırdan %31 daha verimli olduğunu ortaya koyuyor. Rodale Enstitüsü’nün sadece üretime değil çiftçi gelirine yönelik araştırmaları da var. Bu araştırmalar, ekolojik çiftçilik sistemlerinin endüstriyel sistemlerden hem ekolojik hem de ekonomik anlamda kârlı olduğunu kanıtlıyor. Üstelik pahalı tarım zehirleri ve sentetik gübrelere olan bağımlılığı ortadan kaldırarak çiftçinin gelirini artırmasını sağlıyor.
Agroekoloji yaklaşımı endüstriyel tarımın yüksek enerji ve kimyasal kullanımından kaynaklanan karbon ayak izini minimize ediyor. Bunu da karbonu toprakta tutarak, azot oksit salımına neden olan sentetik gübrelerden vazgeçerek, fosil yakıt bağımlılığını azaltarak ve kısa tedarik zinicrlerini, yani yerel üretim-yerel tüketimi teşvik ederek yapıyor.
İster kentli ister köylü olalım, mesleğimiz ve statümüz ne olursa olsun eğer gıdamıza sahip çıkmak istiyorsak önce çiftçiye samimiyetle sahip çıkmamız gerekiyor.
COP31’e giderken -zirve olsa da olmasa da- iklim krizinin büyüttüğü gıda krizine yönelik çözümler de modeller de hazır. Yapılması gereken tek şey, agroekolojiye alan açmak ve bu yöndeki politikaları bir an önce hayata geçirmek.
(OA/Mİ)