Bizim Medyamız projesi kapsamında yapılan yurttaş, medya çalışanları, entelektüeller ve farklı toplumsal kesimlerle yürütülen odak grup görüşmelerinin sonuçlarından biri, Türkiye’de medyayla kurulan ilişkinin artık yalnızca “haber alma” meselesi olmadığına ilişkin. Ortaya çıkan tabloya göre okur, izleyici ve yurttaş artık sadece bilgi tüketen bir konumda olmamalı: Okur doğru bilgiye ve habere ulaşmak için sorumluluk alması gereken bir konumda görülüyor.
Özellikle entelektüellerden oluşan odak grupta da belirtildiği gibi okur, haberin doğruluğunu sınayan, hangi konuların görünür olacağını etkileyen, tüm güç odaklarından bağımsız medyanın yaşayıp yaşamayacağını belirleyen ve dolayısıyla demokratik kamusal alanın niteliğine doğrudan etki eden bir özne” olarak görünüyor. Bu nedenle okur katılımı, bugünün Türkiye’sinde medya tartışmasının çeperinde değil; merkezinde yer alan bir mesele.
Rapora ulaşmak için tıklayınız
Bu tabloyu daha çarpıcı hale getiren şey ise medya çalışanlarının anlattıkları. Gazeteciler, medya üzerindeki baskının yalnızca sansür, dava ve gözaltıdan ibaret olmadığını; ekonomik daralma, işsizlik, Google algoritmaları, dijital platform bağımlılığı, güvencesizlik, düşük ücret, adli kontrol mekanizmaları ve haber yapmanın giderek suçlaştırılması üzerinden çok katmanlı biçimde işlediğini söylüyor. Bu açıdan bakıldığında okur katılımı, sadece sembolik bir destek değil; bağımsız gazeteciliğin fiilen ayakta kalabilmesi için hayati bir koşul haline geliyor. Çünkü haberin bir kamusal ihtiyaç olduğunu savunan gazeteciler, bu ihtiyacın toplumsal karşılığını ancak görünürlük, dayanışma ve okur desteğiyle sürdürebiliyor. Gazeteciler ancak toplum kendi haber alma hakkını sahiplenirse, yalnız olmadıklarını hissedebiliyor. Medyanın demokratik işlevi, yalnızca gazetecilerin cesaretiyle değil; okurun “bu haber benim hakkım” diyerek müdahil olmasıyla güçleniyor.
Yurttaş odak gruplarından ortaya çıkan, katılımcıların bağımsız haber kaynaklarını önemsediği, onlara ihtiyaç duyduğu, onlardan alıntı yaptıkları; fakat haber kaynaklarının sürdürülebilirliğini kendi demokratik haklarının bir parçası olarak sahiplenmekte daha çekingen davrandığı. Odak grupların işaret ettiği temel çelişkilerden biri de tam burada beliriyor: Bağımsız, hak temelli ve “alternatif” medyanın yaşaması gerektiğini düşünen geniş bir kesim var. Ancak bu isteğin devamlılığına yönelik, çok sınırlı ölçüde düzenli okur desteği, abonelik ya da maddi katkı var. Oysa görüşmeler gösteriyor ki bugün okur katılımı yalnızca yorum yapmak, paylaşmak ya da tepki vermek değil; haberin üretim koşullarına ortak olmak, bağımsız gazeteciliği maddi ve manevi olarak ayakta tutmak anlamına da geliyor.
İstanbul odak grup katılımcılarının 18-35 yaş arasında, Mardin katılımcılarının ise 35-65 yaş aralığında ve özellikle Kürt medyasını takip eden bir kesim olduğunu anımsatmakta yarar var. Ancak bu odak gruplardan çıkan benzer sonuç medya kurumlarına duyulan güvenin ciddi biçimde aşınmış olması. Bu durum özellikle haberin güvenilirliği, medyaların çokluğu ama çoğulcu olmayışı üzerinden tartışılıyor. Çok sayıda mecra olmasına rağmen, bu mecraların önemli bir kısmının birbirine benzeyen diller kullandığı, aynı olayları aynı siyasal çerçeveler içinden anlattığı ve çoğu zaman yalnızca kendi mahallesine seslendiği söyleniyor. Böyle bakıldığında mesele “çok medya” değil, gerçek anlamda “çok seslilik”. Okur katılımı tam da burada önem kazanıyor: Çünkü izleyici, okur ve yurttaş yalnızca önüne gelen içeriği tüketen biri değil; hangi seslerin eksik kaldığını, hangi konuların tekrar tekrar dışarıda bırakıldığını, hangi haber dilinin dışlayıcı, indirgemeci ya da manipülatif olduğunu fark eden ve medyadan başka bir içerik rejimi talep eden biri haline geliyor ve gelmeli. Entelektüel odak grubunda okur katılımı, yalnızca “herkesin konuşabildiği” sınırsız bir alan değil; doğruluk, sorumluluk ve etik ilişkisellik içinde yeniden düşünülmesi gereken bir kamusal pratik olarak tarif ediliyor.
Medyada çoğulculuk raporuna ulaşmak için tıklayınız
Odak grup verileri ayrıca medya ile demokrasi arasındaki ilişkinin doğrudan değil, toplumsal örgütlülük düzeyi üzerinden işlediğini de gösteriyor. Medya tek başına demokratikleşmiyor; demokratikleşme talebi güçlendikçe medya alanı da genişleyebiliyor. Katılımcılar, Gezi’den, 19 Mart sonrası protestolara, 6-7 Şubat depremleri sonrasındaki mücadeleler ve işçi direnişlerine kadar birçok başlıkta medyanın etkisinin, toplumsal hareketler arttığında çoğaldığını anlatıyor. Buna göre gazetecilik tek başına bir fark yaratmıyor; ama örgütlü, talepkâr ve politikleşmiş bir toplumla birleştiğinde etkisi katlanıyor. Bu da okur katılımını, medyaya dışsal bir unsur olarak değil; demokratik dönüşümün içsel bir bileşeni olarak konumlandırıyor.
Bütün bu görüşmeler birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Okur katılımını dar bir etkileşim ölçüsüne indirgememek gerekiyor. Okur katılımı, haberin altına yorum bırakmak kadar; hangi haberin niçin önemli olduğunu fark etmek, hangi seslerin görünmez kaldığını takip etmek, yanlış temsil biçimlerine itiraz etmek, tüm güç odaklarından bağımsız medyayı maddi olarak desteklemek, haberi başkalarıyla paylaşmak ve gerektiğinde medya kurumlarına geri bildirim vermek demek.
Sonuç olarak Our Media odak grup görüşmeleri, Türkiye’de daha demokratik, çoğulcu ve güvenilir bir medya düzeninin yalnızca gazetecilerin emeğiyle kurulamayacağını gösteriyor. Bunun için okuru, izleyiciyi ve yurttaşı yeniden kamusal özne haline getiren bir ilişki biçimine ihtiyaç var. Yani mesele yalnızca “iyi gazetecilik” üretmek değil; aynı zamanda onu anlayan, çoğaltan, savunan, eleştiren ve finansal olarak destek olan eden bir toplumsal karşılık yaratmak. Bu nedenle okur katılımı, gazeteciliğin sürdürülebilirliği, hesap verebilirlik ve demokratikleşme mücadelesinin asli koşullarından biri olarak düşünülmeli.
(SA/Mİ)

“Our Media: A civil society action to generate media literacy and activism, counter polarisation and promote dialogue” adlı bölgesel program, Avrupa Birliği’nin mali desteği ile SEENPM, Arnavutluk Medya Enstitüsü, Saraybosna Medya Merkezi, Kosova Basın Konseyi, Karadağ Medya Enstitüsü, Makedonya Medya Enstitüsü, Novi Sad Gazetecilik Okulu, Barış Enstitüsü ve Bianet gibi ortak kuruluşlar tarafından yürütülmektedir.
Bu yazı, Avrupa Birliği'nin finansal desteği ile hazırlanmıştır. İçeriği tamamen SEENPM'nin sorumluluğundadır ve Avrupa Birliği'nin görüşlerini yansıtmayabilir.

