İran savaşının çevresel sonuçları giderek daha görünür hâle geliyor. Çatışma ve Çevre Gözlemevi (Conflict and Environment Observatory, CEOBS) tarafından yürütülen izleme çalışmalarında, savaşın ilk 10 gününde çevresel risk taşıyan 300’ün üzerinde olay tespit edildi ve bunların 232’si değerlendirmeye alındı. Petrol depoları, rafineriler, limanlar gibi sanayi altyapılarına ve askeri hedeflere yönelik saldırılar; hava, su ve toprak üzerinde uzun vadeli etkiler yaratabilecek çok sayıda kirleticinin ortaya çıkmasına neden oluyor.
Yangınlar ve patlamalar sonucu ortaya çıkan is, petrol ürünleri ve diğer yanma kalıntıları, geniş kentsel ve tarımsal alanlara yayılıp uzun süre çevrede kalabiliyor.
Çatışma ve Çevre Gözlemevi (Conflict and Environment Observatory, CEOBS) araştırmacılarından çevre bilimci Dr. Eoghan Darbyshire’ın değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz:
Yoğun nüfusa ve hassas ekosistemlere yakın hedefler riskli
En riskli hedefler olarak yoğun nüfuslu alanlara ya da hassas ekosistemlere yakın inşa edilmiş kimyasal depolayan tesisler gösterilebilir.
Petrol depolama ve rafineri tesislerinin, silah depolarının, füze tesislerinin ve limanların birbirinden farklı kirlilik profilleri var. Bu nedenle bir tesisin tehlike profilini değerlendirirken olayın büyüklüğünün yanı sıra insanlara, su kaynaklarına, tarım alanlarına ve biyoçeşitliliğe yakınlığını da göz önünde bulunduruyoruz.

İran’daki petrol yangınlarının sağlık faturası yıllarca ödenebilir
Esas risk: Türkiye’ye yakın tehlikeli tesislerin vurulması
Bazı hava kirleticileri, saldırının gerçekleştiği bölgenin çok ötesine taşınabilir. Nerelerin etkileneceği ise bu kirleticilerin atmosfere hangi yükseklikten salındığına ve tabii ki hava koşullarına bağlı.
Bildiğiniz gibi savaş nedeniyle Türkiye’nin doğu ve güneydoğu sınırları yakınında iki olay yaşandı. Dolayısıyla Türkiye’nin de etkilenme ihtimali var. Ancak henüz kapsamlı bir analiz yapmadıysak da, mevcut kirliliğin Türkiye’ye yayılma riskinin görece düşük olduğunu tahmin ediyoruz.
Türkiye’deki siviller için esas risk, ülke yakınındaki tehlikeli tesisleri füzeler veya dronelar tarafından vurulması gibi görünüyor.
Bununla birlikte savaş, öngörülebilir bir şey değil. Örneğin Sri Lanka kıyılarının bu savaş nedeniyle petrol kirliliğine maruz kalacağını kim tahmin edebilirdi ki?
Toprak ve su kirleniyor: Etkileri uzun sürecek
İs, petrol ürünleri ve diğer yanma kalıntıları, geniş kentsel ve tarımsal alanlara yayılıp uzun süre kalabilir veya yeniden hareketlenebilir. Tam da bu nedenle, toprağın, yüzey sularının ve sığ yeraltı sularının kirlenmesi, muhtemelen bu savaşın en uzun süreli olumsuz etkileri arasında olacak.
Bunun yanı sıra askeri tesislere yönelik saldırılarda ortaya çıkabilecek ağır metaller, patlayıcı bileşikler ve (sonsuz kimyasallar olarak bilinen) PFAS gibi maddeleri endişe verici buluyoruz. Bombardıman sona erdikten çok sonra bile bu kirleticiler hem halk sağlığı hem de ekosistemler üzerinde uzun vadeli riskler yaratabilir.
Desalinasyon tesislerine saldırılması en büyük endişe kaynağı
Savaşın uzaması veya büyümesi, çok daha ciddi deniz kirliliğine, büyük endüstriyel kazalara veya elektrik kesintilerinin güvenlik sistemlerini devre dışı bırakması sonucu ortaya çıkabilecek kazalardan kaynaklanacak ikincil kirliliğe neden olabilir.
Özellikle tuzlu su arıtma (desalinasyon) tesislerine yönelik saldırılar büyük bir endişe kaynağı. Böyle bir durumda çok sayıda insanın suya erişimi kesintiye uğrayabilir ve bu ciddi bölgesel halk sağlığı sonuçları doğurabilir. Bu aynı zamanda yeni kimyasal riskler de yaratacaktır ve birçok kişinin yerinden edilmesine de yol açabilir.
Gerilimin yüksek seyretmesi halinde, 1991’de Kuveyt’teki petrol kuyusu yangınları gibi aşırı büyük bir olayın meydana gelme riski de var. Böylesi bir felaket, kirliliğin bölge genelinde yayılmasına ve hem sağlık hem de iklim açısından ciddi sonuçlar doğurmasına neden olur.
Savaşlar sırasında çevresel izleme kapasitesi güçlendirilmeli
Aslında uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmalar sırasında çevreyi korumayı amaçlayan bazı ilke ve kurallar içeriyor fakat uygulamada hesap verebilirlik son derece nadir. Bunun bir nedeni, hukuka aykırı çevresel zarar için belirlenen yasal eşiklerin çok yüksek olması. Bir diğeri ise çatışmalar devam ederken çevresel zararları belgelemenin zorluğu.
Bu nedenle savaşlar sırasında çevresel izleme ve kanıt toplama kapasitesinin güçlendirilmesi kritik önemde. Bu hem sivillerin zamanında korunmasına yardımcı olur hem de çatışma sonrasındaki hesap verebilirlik ve çevresel iyileşme süreçlerini destekler.
‘‘Ekokırım’’ kavramına yönelik ilgi arttıysa da şu an çok az sayıda ülkenin mevzuatında yer alıyor ve henüz uluslararası hukukta suç olarak tanınmıyor.
Savaşların çevresel etkileri çoğu zaman dolaylı ya da gecikmeli olarak ortaya çıkar. Enerji sistemlerine, sanayi tesislerine veya atık yönetimi altyapısına verilen zararların etkileri, saldırılardan haftalar ya da aylar sonra anlaşılabilir. Kirlilik ve halk sağlığı riskleri sonradan belirginleşebilir. Ayrıca çatışmalar sırasında çevresel izlemenin zorluğu, bu kapasitedeki yetersizlikler, zararın gerçek boyutunu anlamayı ve sivilleri korumayı çok daha zor hâle getirir.

