“Erkek yasayı ihlal eder, kadınlar hem yasayı hem normları”
Çeviren: Ahmet Birsen
Alia Trabucco Zerán, Şilili bir romancı ve denemeci. İlk romanı Kalan (Legadema Kitap, 2020) ile Man Booker 2019 finalistleri arasında yer aldı.
2022 yılında yayınlanan romanı Temiz (Ayrıksı Kitap, 2024) ile 2024'te Prix Femina Etranger ödülüne layık görüldü. Sel Yayıncılık etiketiyle ve Dilara Anıl Özgen çevirisiyle yayınlanan Katil Kadınlar (Sel, 2026) ise Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü'nde finale kaldı ve 2022 yılında British Academy Book Prize for Global Cultural Understanding’i kazandı.
Oscar adayı yönetmen Maite Alberdi'nin, kitapta yer alan vakalardan biri olan feminist yazar María Carolina Geel'in hikâyesinden esinlenerek çektiği El Lugar de la Otra (Paralel Hayatlar) adlı film uyarlaması San Sabastian Film Festivali'nde gösterildi. İnsan hakları ve toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili verdiği hukuki eğitimlerin yanı sıra romanları ve denemelerinde de aynı temaları konu eden yazar, halen Santiago’da yaşıyor.
Çalışmanız Katil Kadınlar Türkiye’de olumlu karşılandı ve yayınlanmasından kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı. En acil sorunlarımızdan biri ulusal düzeyde çığırından çıkan kadın kırımı olsa da (Şili’de de benzer bir durum olduğunu tahmin ediyorum), Türkiye’de de kısa süreliğine medyada yankı uyandırdıktan sonra unutulup giden kadın katil vakaları yaşandı. Medya bu kadınları –bazen histerik, bazen saplantılı âşık, ahlaksız, deli, hesapçı, saf, intikamcı ya da femme fatale olarak– büyük bir iştahla tasvir etmeyi seviyor. Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin böylesine derin bir sosyopolitik rezonansı paylaşabilmesi size neler çağrıştırıyor?
Katil Kadınlar’ın Türkiye’de okuruyla buluşmasını oldukça sevindirici buluyorum. Aslına bakacak olursan, Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin, şiddet içeren suçlar işleyen kadınlara yönelik toplumsal tepkiler konusunda aynı imgeleri paylaşması benim için hiç de şaşırtıcı değil.
Şaşırmıyorum çünkü patriyarka her ülkede tamamen kendine özgü renklere bürünen bir mekanizma değil, tam tersine, onu inşa eden imgeler ve onu çevreleyen tasavvurlar genellikle aynı düzlemde iş görür. Bir kadın, suç işleyerek hem ceza kanunlarını hem de kadınlığı tanımlayan cinsiyet normlarını ihlal ettiğinde, toplum genellikle bu kadınları her iki ihlal için de cezalandırarak tepki gösterir. Bu benzerliği Şili'de, tüm Latin Amerika ülkelerinde, Fransa'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Birleşik Krallık'ta bizzat müşahede ettim. Bunun nedeni benim için oldukça basit: Patriyarkayı oluşturan imgelem değişmedi ya da çok az değişti, dolayısıyla toplumların tepkileri de o kadar farklı değil.
İnsanların araştırma konunuzu duyduklarında (asesina, ‘katil kadın’) bunu genellikle ‘maktul kadın’ (asesinada) olarak yanlış anladıklarını belirtmiştiniz çalışmanızda. Kültürel paradigmamızın kadınlığı şiddete yönelen aktif faillikle uzlaştırmayı neredeyse imkânsız bulduğunu gösteriyor bu durum bir bakıma. “Kötü kadınları” hatırlamak gibi feminist bir görevi üstlenirken karşılaşabileceğiniz tepkilerden çekindiğiniz oldu mu?
İlginçtir bir tesadüf oldu, Katil Kadınlar ilk olarak 2019 yılında Şili’de yayınlandı. O dönem, büyük bir feminist yükselişin yaşandığı bir zamandı; hatta bu hareket tüm Latin Amerika’da dördüncü dalga feminizm olarak adlandırıldı. Bu yüzden, insanların bu kitabı cinayeti haklı gösteren, şiddeti meşrulaştıran, kadınlar tarafından gerçekleştirilen şiddeti yücelten bir anlatı olarak değerlendirmesinden ya da tam tersi biçimde asıl kurbanın kadınlar olduğu ve benim anlattığım vakaların birer istisna olduğu gerçeğini silip atabilecek veya göz ardı edebilecek biçimde yanlış yorumlamasından çok endişeliydim.
"Ne olduğunu bilmiyoruz"
Kitapta ele aldığınız Corina Rojas vakasına dikkat çekmek istiyorum. Katili “normalleştirme” ve onu hem hukuki hem de kültürel açıdan toplumsal cinsiyet sözleşmesinin çerçevesine yeniden entegre etme mücadelesi afallatıcı. Medyanın söyleminde, Rojas’ı önce bir canavar ve cadı, sonra histerik bir kadın, cezayı hak eden bir katil, bir âşık ve son olarak da affedilmeye layık bir anne olarak tasvir etme çabasını görüyoruz. Sizce bu oynak karakterizasyon günümüz feminist mücadelesi için ne gibi anlamlar taşıyor?
Katil Kadınlar’da sadece cinayet işleyen kadınların somut davalarını, yani adli vakaları ele almakla yetinmemeye, özellikle de kültürel ürünlerin –yani romanların, gazete makalelerinin, şiirlerin, tiyatro oyunlarının, hatta filmlerin– şiddet eylemine, bir kadın tarafından işlenen cinayete nasıl tepki verdiğini incelemeye gayret ettim. Benim için buradaki asıl soru mahkemelerin suç işleyen kadınları nasıl cezalandırdığı değil –bir avukatın soracağı türden bir soruydu bu, ki ben de bir avukatım–, toplumun bu kültürel üretimler aracılığıyla onları nasıl cezalandırdığıydı.
Bu suçların toplumda böylesine bir huzursuzluk yaratması ve toplumun farklı iletişim araçları aracılığıyla failleri durup dinlenmeden “normalleştirmeye” çalışması benim için de afallatıcı, çünkü bu aynı zamanda kadınları ait oldukları yere iade etmeye çalışmanın bir yolu; kadınların yeri evdir, görevleri başkalarına bakım vermek ve susup oturmaktır. Bu yüzden, cezanın sadece mahkemelerde değil, bazen devrimci olarak gördüğümüz (ki ben bunun yanıltıcı bir görüş olduğunu düşünüyorum) kültürel ürünler ve vasıtalar aracılığıyla da kesilmesini ilginç buluyorum. İster edebi bir yapıt olsun ister kurgu-dışı, bir kitabın cezalandırma aracı olabileceğine inanıyorum ve bu kadınların başına gelen tam da budur. Corina Rojas hakkındaki sorunuza gelince, bence bu, toplumun suçlu kadınları iki kez cezalandırmak ve onları ait oldukları yere tekrar yerleştirmek için kültürel ürünler aracılığıyla ne kadar çaresizce ve kuvvetle tepki verebileceğinin çok net bir örneğidir.
Öte yandan, sizin deyiminizle “erkeklerin kontrolden çıkmış kadın cinselliğine karşı duyduğu korkunun vücut bulmuş hali” olan María Carolina Geel vakası var. Geel’in işlediği suçun nedenini belirlemeye yönelik yorucu çaba (ve nihai başarısızlık), onun sonraki zamanlarda kaleme aldığı metinler dolayımıyla ateşlenen ahlaki panikle birleşerek bir süre kamuoyundaki söylemi domine etmiş görünüyor. Geel'in kendisinin bile gerekçelendirmeyi reddettiği bir eyleme neden bu kadar çaresiz, neredeyse takıntılı şekilde ‘rasyonel’ bir açıklama bulma ihtiyacı duyuldu sizce?
Bir açıklama bulma konusundaki bu takıntılı ihtiyacın sadece rasyonel değil, aynı zamanda oldukça irrasyonel olduğuna inanıyorum; zira Geel’i belirli bir arketipe sığdıramamak ya da mevcut kalıplardan birine sokamamak, bir kadının böylesine yoğun şiddet içeren bir suçu işlemesinden daha da kabul edilemez bulunuyordu.
Bu yüzden onu deli olarak nitelemek zordu, toplum elbette bunu yapmaya çalıştı ama çok zeki bir kadın, başarılı bir yazardı ve kendine bir faillik alanı kazandırmaya çalışıyordu; herkesin ısrarla silmeye çalıştığı bir irade. Bu nedenle, Geel’in suçuna bir açıklama bulma ihtiyacı tatmin edilemedikçe daha da irrasyonelleşti ve onun bundan kaçabilmesi ya da her seferinde sessizliğin farklı bir yolunu bulabilmesi benim için en büyüleyici yanlardan biri; suçunu bugün hâlâ gizemli bir sessizlikle şifrelemiş olması, bu cinayet vakası bağlamında beni en çok etkileyen şeydir. Ancak bu özel vaka, aslında onlarca yıl boyunca bir “aşk cinayeti” olarak çerçevelendi. Halen tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz oysa. Bu suça yeni bakış açısıyla bakmamı sağlayan, bu materyalleri ve arşivleri yeniden okumam oldu.
İncelediğiniz dört vakada da, biraz önce değindiğiniz gibi, kadınlığı tanımlayıp düzenleyen kültüre ve cinsiyetin yazılı ve yazılı olmayan kurallarına dikkat kesildiğimizde, merhamet, şeytanlaştırma ve hatta affın patriyarka tarafından nasıl birer silaha dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz. Toplumsal cinsiyet sözleşmesinin sınırları içinde kalan erkekler için ise tamamen farklı mekanizmalar işliyor. Bu ikilik, aynı suçu işleyen özgür vatandaşla köleye çok farklı cezalar öngören Roma hukukunu anımsatıyor bana.
Kesinlikle katılıyorum. Cinsiyetle ilgili yazılı ve yazılı olmayan kurallar, suçun failinin cinsiyetine bağlı olarak birbirinden farklı cezalara ve tepkilere neden olageldi. Bence durum hâlâ da böyle.
Belirli ceza davalarının bir ülkenin mevcut durumunu yansıtan aynalar gibi davranması benim ilgimi çekiyor hâlâ. Toplumun, belirli tarihsel dönüm noktalarında, iç gerilimlerini dışa vurmanın bir yolu olarak belirli vakalara yöneldiğine inanıyorum. Bu anlarda, tek bir dava ya da şiddet eylemi özel bir trajedi olmaktan çıkıp kamusal bir katalizör haline geliyor; bu da toplumsal cinsiyet eşitliği, queer kimlik ya da kişisel özgürlüğün sınırları konusundaki tutumlarımızı toplu olarak yeniden gözden geçirmeye zorluyor bizi.
Bu bağlamda, Latin Amerika ve genel olarak dünyanın geri kalanında erkekler tarafından mükerrer şekilde işlenen ve 'kadın kırımı' (femicide) olarak adlandırdığımız suçlara dikkat kesildiğimde, sürekli aynı örüntüyle karşılaşıyorum: Bu failler ceza hukukunu ihlal ettikleri için cezalandırılsalar da, toplumsal cinsiyet normlarını ihlal ettikleri için bir yaptırıma maruz kalmıyorlar; zira bu suçlar bir bakıma erkekliği olumlu bir düzlemde teyit ediyor. Bu durum yalnızca sorunlu bir tablo çizmekle kalmıyor, aynı zamanda erkeklerin kadınlara karşı işlediği suçları normalleştiren, hatta erkeklik statüsünü pekiştiren bir zulüm pedagojisinin parçasına dönüşüyor. Bir kadının toplumsal cinsiyet normlarını ihlal eden bir suç işlemesi durumunda ise tam tersi bir tepkiyle karşılaşılıyor. Sanık kürsüsünde bir kadını değil, kadınlığı görüyoruz. Dolayısıyla verilen cezalar arasındaki uçurum şaşırtıcı değil.
Hukuk mezunu olmanıza rağmen avukatlık yapma fikrine her zaman mesafeli durduğunuzu biliyorum. Hukuk dili genellikle soğuk, klinik ve duygulardan soyutlanmak için tasarlanmış bir jargon. Hukuk terminolojisinin rijitliğini ve insanlık durumunu kavramaktan uzak formülleri bir kenara bırakacak olursak, yıllardır zihninizde bu dört katil kadınla yaşadıktan sonra, kendi “adalet” tanımınızda herhangi bir değişim oldu mu?
Şili ve benzeri ülkelerin şiddet dolu geçmişi, adalet meselesini benim için merkezi bir noktaya taşıyor. Kendi başına toplumun 'inşa edilme' biçimleri bile –ve bu deyimi kasıtlı olarak kullanıyorum– adaletin sadece mahkeme salonlarına hapsedilemeyecek kadar karmaşık bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Edebiyatın doğrudan adalet dağıtmak gibi bir misyonu olduğunu söylemiyorum; ancak hukukun adalet sağlamakta yetersiz kaldığı anlarda, kültürel üretimlerin beklenmedik derecede şaşırtıcı ve kritik roller üstlendiğini düşünüyorum
Şili’de bu oldu; diktatörlüğün kurbanları için adaletle sonuçlanan dava sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı ve bu nedenle edebiyat, tanıklık etme, hesap sorma ve suçlamalarda bulunma rolünü üstlendi. Birçok anlamda adaletin –yozlaşmış adaletin– bıraktığı tüm boşlukları doldurmaya çalıştı. Dile dair bakışımın değiştiği ve hukuk diliyle edebiyatın dilini birbirinden farklı evrenler olarak gördüğüm doğru. İlki paradigmatik olarak iktidarın dilidir ve ikincisi, edebiyatın dili, kelimelerin gücünü savunmaya çalışır. Yine de bazen hukukun devrimci ve dönüştürücü, edebiyatın ise statükoyu koruyan, son derece muhafazakâr bir tutum sergileyebileceğine epey ikna olmuş durumdayım. Avukatlık pratiğimden kopup edebiyata sığınma sürecim edebiyata bakış açımı değiştirdi. Kelimelerin çok güçlü oldukları ve bazen en az bir mahkeme ilamı kadar cezalandırıcı ve sarsıcı olabileceği gerçeği karşısında eski naifliğimden eser yok.
Şili acımasız bir diktatörlüğün boğucu pençesinde uzun yıllar geçirdi ve siz Şili’yi “sessizlik yemini” üzerine kurulmuş bir ülke olarak tanımladınız. Bu gözlem, Türkiye’nin tarihsel ve güncel deneyimleriyle de esaslı bir ortaklığa sahip. Gerçeği arayıp ortaya çıkarma yönündeki ahlaki gerekliliğin ötesinde, özellikle siyasi hareketler ve kadın hakları mücadelesinde bu sessizliği kırmanın somut, pratik faydaları olduğuna inanıyor musunuz?
Şili tarihi ile Türkiye’nin geçmişi ve bugünü arasındaki paralelliklerin farkındayım, bu bağlamda sessizliği kırmanın muazzam pratik faydaları olduğuna inanıyorum çünkü olan bitenle ilgili gerçeği ortaya çıkarmaya ve adaleti sağlamaya çalışan her tanıklık yaşamda yeni bir iz bırakır, bir şeylerin değişebilmesinin en önemli yöntemlerinden biri de bu. Ve hiç bitmeyen bir hikâyedir söz konusu olan. Kısa süre önce İngiliz-Fransız avukat ve yazar Philippe Sands'in Şili ve Pinochet meselesi hakkında yazdığı bir kitabı okudum. O kitaptaki bazı ayrıntılı ifşaatlar o kadar acı vericiydi ki gerçek anlamda sarsıldım, bununla birlikte söz konusu kitabın Şili'de derin bir etki yaratabileceğini düşündüm.
Evet, bir sessizlik sözleşmesi var; hesaplaşmaktan kaçınmak için devamlı başka yöne bakmaya çalışmak gibi. Mümkün olan her anda bu sözleşmeyi ihlal etmenin hayati önem taşıdığına inanıyorum, ancak bu yolla henüz tam olarak başaramadığımız bir şeye, yani geçmişin tekrarlanmaması ve insan hakları ihlallerinin kategorik olarak kabul edilemez olduğu konusunda toplumsal bir konsensüs sağlanmasına zemin hazırlayabiliriz. Bunun yerine, şu anda tam tersine tanık oluyoruz: Pinochet’e ve mirasına hayranlık duyan ve diktatörlük döneminde işlenen suçlar nedeniyle hapsedilen az sayıdaki kişiyi serbest bırakmaya çalışan sağcı bir başkanımız var.
Bu sessizliği bozma çabası, aslında hiç bitmeyen, süreklilik arz eden bir uğraş. Bu mücadelede adaletin ödemesi gereken büyük bir borcu ve üstlenmesi gereken hayati bir sorumluluğu var; ancak edebiyat da unutturulmak istenen hikâyelere ışık tutarak bu süreçte kritik bir rol üstlenebilir. Edebiyatın tanıklığını çok önemsiyorum. Türkçeye de çevrilen ilk romanım Kalan’da (La resta), tam da bu sessizlik paktına odaklanıyor ve bugünü inşa etmede hatırlamanın ne denli vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğundan bahsediyorum.
La Resta’dan bahsetmişken: Aynı zamanda başarılı bir romancısınız. Bu dört kadının hayatlarının kayıtlarını incelerken, onların yaşamlarını kurgu-dışı anlatının sınırları içinde tutmak yerine, kurgusal bir dünyaya aktarıp bir roman veya öykü aracılığıyla onlara edebi bir ses kazandırma dürtüsüne karşı koyduğunuz oldu mu?
İltifatın için teşekkür ederim. Benim için kurgu ve kurgu-dışı arasında o kadar keskin ayrımlar yok aslında. Katil Kadınlar, evet, kurgu-dışı bir kitap; özellikle de benim için çok acil olan belirli konular üzerinde belirli fikirleri tartışmaya ve derinlemesine düşünmeye çalıştığım bir deneme. Ama aynı zamanda karşı koyamadığım bir kurmaca yazma dürtüsü de var. Özellikle dördüncü vakada, işverenlerinin oğullarını ve kızlarını öldüren María Teresa Alfaro vakasında bu eğilimim alenileşiyor; bu vakada kitap bir nevi kurgu ile –deyim yerindeyse– ‘kirlenmiş’ durumda, çünkü kurgu yazma dürtüsüne karşı kendimi sansürleyemedim.
Ama o vakada benim için ilginç olan şey, anlatıya kurgu karıştırmaya beni iten şey, yazma eyleminin kendisinden kaynaklanan bir istek, arzu ve dürtü değildi, kurmacanın benim için bir düşünme biçimi olmasıydı, María’yı anlama çabamı tetiklemesiydi. María’nın işlediği cinayetleri ele almaya çabalayan hiçbir kültürel üretim olmamıştı o güne değin. Çocuklara karşı işlenmiş bir dizi çok şiddetli suçun ardından hiçbir romancı, senarist, tiyatro yazarı, denemeci, bir kişi bile, 50 yıl boyunca o olayı hatırlamadı ya da kültürel bir bakış açısıyla bir şey inşa etmeye çalışmadı.
O kitapta yer alan kısa öykü, çok temel ve tetikleyici bir sorudan doğdu: Böyle bir suçun içinde anlaşılabilir herhangi bir öğe var mı? Bu sessizliğin neden elli yıl sürdüğünü ve neden ancak şimdi kurgu yoluyla ona ses vermemin mümkün hale geldiğini sorgularken buldum kendimi. Benim için, kurgu-dışı eserlerin temelini oluşturan politik ve felsefi sorular, yaratıcı yazımı harekete geçiren sorulardan farklı değil. Sonuçta, o kısa öykü bir sonraki romanım Temiz’in (Limpia) doğuşuna yol açtı. Kökeni kurgu-dışı bir projede yatmasına rağmen, o zamandan beri birçok dile çevrilmiş bir anlatıya dönüştü.
Marjinalleştirilmiş veya yok sayılmış olanların seslerini yeniden duyurmak ve yükseltmek, hikâyelerini kamusal alana geri döndürmek için sizin yolunuzdan gitmek isteyen kadınlar ve queer bireyler için, hikâye anlatımı ve hatırlamayla ilintili hangi tuzaklardan kaçınmayı tavsiye edersiniz?
Bu benim de aklımı hep kurcalayan bir soru. Bu konuları düşünürken kaleme aldığım denemelerden oluşan bir kitap yayınladım yakınlarda, Las otras (Ötekiler). Kitapta dilin bizi oluşturup oluşturmadığı ve dilin neden bazen yaralayıcı olduğu sorusunu ele alan ya da bu sorunun peşinden giden birkaç deneme var. Kimi zaman, daha doğrusu neredeyse her zaman, insanları ve dünyayı sadece gözlerimizle değil, kelimelerle de deneyimliyoruz. Bu yüzden, naçizane, kadınlara ve queerlere, norm olarak kabul edilmeyen bir hayatı tecrübe eden herkese, her zaman farklı yaşam biçimlerine kapı açabilecek kelimeleri aramaya devam etmelerini tavsiye ederim. O kelimelerin ve dillerin dahilinde bizi bekleyen topluluklarla karşılaşacağız; şu anda yaşadığımızdan farklı bir gelecek ve farklı bir şimdiki zaman inşa etmeye çalıştığımız bu zor ama çok ödüllendirici yolda aslında yalnız değiliz. Bu yüzden, kendime ve başkalarına tavsiyem, yazmaya devam etmek, okumaya devam etmek, gündemin baş döndürücü hızına ara vermek, başkalarıyla birlikte olmanın alternatif yollarını inşa etmek için acıya ve şefkate açık kalmaktır.
Son olarak, Türkiye’deki okurlarınıza ne söylemek istersiniz?
Türkiye’deki okurlara, kendi ülkelerini, kendi bugünlerini benim ülkemin ve bugünümün perspektifinden okumaya çalıştıkları için teşekkür etmek istiyorum; bu anlamda, benim gördüklerimi kendi gözlerinizle tamamladığınız için size müteşekkirim. Ayrıca, bazen çok uzakmışız gibi görünsek de aslında hiç de öyle olmadığımızı biraz daha iyi anlamamı sağladığınız için teşekkür ederim. Son olarak ifade edebilirim ki okumak çağımızda bir direniş biçimidir ve direniş, tek başımıza kalsak bile, asla tek başımıza gerçekleştirdiğimiz bir eylem değildir. Hepinize kucak dolusu sevgiler.
(MG/EMK)