Herkes çok yorgun ve ısrarla herkes müvekkilleri için bekliyor, umut ediyor. Biraz sonra meslektaşım, ilk tutuklama kararı sırasında Buğra Bey'in yanında olduğu ve hukuki yardımı sunduğu için o süreçte yaşananlara bizzat tanıklık düzeyinde değinecek. Ben 2 aylık tutukluyken göreve başladım; sonrasındaki soruşturmada yaşanan hukuka aykırılıklardan kısaca bahsedeceğim. Ancak mahkememizin uygulamalarıyla ilgili 1-2 değerlendirmede bulunmak istiyorum.
10 Kasım tarihli iddianameyi 25 Aralık'ta kabul ettiğinizde öğrendik. 25 Aralık'ta, Kasım ayındaki kabulden sonra bir hesap yapıyoruz; 5 Aralık'ta bir son inceleme olduğu için arada yaptığınız kağıt üzerinde tutukluluk devam incelemesi var, bir de 12 Aralık'ta var. Tabii bu arada önemli bir şey oldu; sonrasında 9 Ocak'ta mahkememiz yine dosya üzerinden resen inceleme yaptı ama bu arada Türkiye'de 11. Yargı Paketi yürürlüğe girdi.
25 Aralık 2025 tarihinde 7571 sayılı yasayla ve bu yasanın 12. maddesiyle, mahkemelerin kuruluşuyla ilgili olan 5235 sayılı Kanun'un 12. maddesi değişti. Alt ve üst sınır oranı geçmese bile ağır cezalık kabul edilen 5 suçun içinde yer alan "nitelikli dolandırıcılık" listeden çıkarıldı. Dolayısıyla nitelikli dolandırıcılık artık Asliye Ceza Mahkemesi'nin görev alanına giren bir suçtur.
Dün özellikle öğleden sonra ve akşamüstü yapılan sorgularda şu açıkça ortaya çıktı: Örneğin, rüşvet iddialarının yoğunluklu olduğu bir grup var; özellikle madde 117 ile ilgili suçlanan grupların çoğu rüşvetten tutuklanmış. Örgüt üyeliğinden tutuklanan var, tutuklanmayan var ama bu iddianameyle bundan vazgeçilmiş ve hepsi sadece madde 158'den suçlanıyorlar. Mahkemenizin, en azından 5 Aralık ya da 12 Aralık'ta bu öngörülse bile, 25 Aralık'tan sonraki 9 Ocak 2026 tarihinde bu görev değişikliğini dikkate almasını ve buna göre daha nitelikli, bireysel düzeyde bir inceleme yapmasını beklerdik; çünkü iddianameyi okuma şansına 9 Ocak'a kadar sahiptiniz.
Bunu niye söylüyorum? Ben bir tahliye bekliyordum. 18 Mart'ta aslında birkaç kişiyi dinlediğinizde birkaç kişiyi bırakabileceğinizi umuyordum. O tahliyeleri vermediniz ama ben şöyle düşündüm: Mahkeme ağırlığını koymak istiyor ama 23 Mart'ta 1 yıllık sürenin dolmasını dikkate alarak ve yüklenen suçların çoğunlukla Asliye Ceza Mahkemesi'nin görev alanına girdiğini gözeterek, azami sınırın aşıldığına dair güzel bir değerlendirme yapar diye bekledim.
Hatta bugün işim vardı, gelmedim; arkadaşlardan öğrendim ki resen bir karar vermişsiniz. Ben de 24 Mart'ta bir dilekçe sundum. Bu sorgulara müdahale etmemek, sanıkların heyecanını bozmamak ve saygısızlık etmemek için söz almadan bekledim ama taleplerimi ciddi şekilde inceliyorum. Bu dilekçede, madde 102 uyarınca asliye cezalık suçlar bakımından tutuklulukta geçen sürenin 1 yılı geçemeyeceğine ilişkin kuralı hatırlatıyorum.
Biliyorsunuz, öğretide de uygulamada da soruşturma ve kovuşturma ayrımı yapılmıyor. Kişinin ilk tutuklandığı andan itibaren fiilen 1 yıllık süre geçmişse, artık asliye cezalık bir suçtan dolayı tutukluluk sürdürülemiyor. Öğretiye göre bu madde 102 incelemesi, bugün yaptığımız madde 108 incelemesinden farklı bir şeydir; farklı unsurlar incelenir. Madde 108'de tutuklama koşullarının hala var olup olmadığı, geçerli olup olmadığı ve tutuklamaya devam etmenin gerekli olup olmadığı kişisel düzeyde değerlendiriliyor.
Madde 102'de ise dosyanın bütünlüğü içinde 1 yıllık zorunlu süre aşıldığı halde insanların otomatikman serbest bırakılması gerekirken; bu istisnai uygulamaya yönelik bir zorunluluk var mı? Olgusal düzeyde, dosyadaki delil durumu ve bireysel düzeyde açıklama yapılması bekleniyor. Hatta rahmetli Toroslu şunu iddia eder: "Bir süre dolmuşsa, mahkeme bir karar vermese bile tutuklama kendiliğinden kalkar" der. Tabii böyle bir şeyi hayatımızda görmedik ama öğretide bu kadar iddialı görüşler de var. Mahkemeniz 24 Mart itibarıyla en son bu konuda karar vermesi gerekirken vermedi.
Peki, daha önceden ne yaptı? 5 Aralık ve 12 Aralık kararlarına baktığımızda —ki benden önceki pek çok meslektaşım bunu özellikle dün akşamüzeri çok yoğun olarak belirtti— 41. Ağır Ceza Mahkemesi'nin itiraz mercii olarak, tam 5 kez rüşvetten tutuklanmış ama iddianamede kendilerine rüşvetten suçlama yapılmayan sanıklar hakkında, rüşvetten tutukluluk kararının devamına ve itirazın reddine dair ne zaman karar verdiğini söyledi.
Önceleri ben de gerçekten bunu niye yapıyor diye çok üzülüyor ve tepki gösteriyordum. Ancak itiraz dilekçelerini yazarken dosyayı okuyarak itirazlarımızı yapıyoruz. Sizin mahkemeniz, hem 5 Aralık'ta hem de 12 Aralık'ta verdiği kararlarda yine bireysel inceleme yapmadı.
Soruşturmada biz "insan" muamelesi görmedik; "eşya" muamelesi gördük. Soruşturmada biz "birey" muamelesi görmedik. Vatandaş olduğunuz halde, karşınızda Türkiye'nin geleceğini belirlemek isteyen nitelikli ve iddialı insanlar var. Bu insanlar; hem bireysel özellikleri, hem birey olmaları, hem de vatandaş olmaları sebebiyle doğuştan hak ve özgürlüklere, hak ehliyetine sahip bağımsız kişiler oldukları halde, mahkemeniz dahi tıpkı Sulh Ceza Hakimlikleri gibi bireysel bir değerlendirme yapmadı. 5 Aralık kararına bakıyorum; yüklenen suçlar listelenmiş, ardından Cumhuriyet Savcılığından mütalaa alındığı söyleniyor. Verilen kararda ise "üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti" denilerek 107 kişinin ismi sıralanıyor. Şimdi burada bir yığın suç var; kara paranın aklanmasından tutun rüşvete, nitelikli dolandırıcılığa kadar. Daha basit düzeyde suçlar da var; ama siz sadece isimleri aktarıyorsunuz, suç tiplerini sıralıyorsunuz ve hangisinin kime yüklendiği belli değil. İddianame başka, tutuklama başka.
Ben sizin kararlarınızı gördükçe; bu bireysel değerlendirme ve delil değerlendirmesi yapılamaması karşısında 41. Ağır Ceza Mahkemesini anlamaya başlıyorum.
Çünkü 41. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı değerlendirirken şunu görüyor: Hani ben diyorum ya "Sadece soruşturma evrakını incelemeyiniz" diye; dilekçelerimin başında kırmızı köşeler, morlar, yeşiller kullanıyorum. Benim müvekkilim tutuklanmış olabilir ama rüşvetten hakkında bir suç isnadı yok diyor iddianamede. Şu suç örgütü üyeliğinden dolayı tutukluluğun devamına karar vermeyiniz. İncelemenizi iddianameyi de dikkate alarak yapmanızı umut ediyorum ama mahkeme, tam 5 kez müvekkilim hakkında "rüşvet" ve "suç örgütü üyeliği" vasıflandırması yaparak itirazımızı reddetti ve tutukluluğun devamı kararı verdi. Niye? Çünkü demin arkadaşlar ayrı ayrı anlattılar; arada kalan bir sanık grubu var. Bu insanlar başka bir nedenle suçlanmışlar, haklarında bir kadriye kararı verilmemiş, vasıflandırma değişmiş; mahkememiz de bu vasıflandırma üzerinden teyit düzeyinde gerekçe göstermediği için yine sürüler halinde, gruplar halinde insanlar böyle bir yol bulmuş. İnşallah bugün böyle yapmazsınız.
Ayın 31’inde Cumhuriyet Savcısı, iddia makamında oturan beyefendi ne tutarsa size de onu sunuyor. Yani bu, sizin mahkemenizin ayırdığı 3 günün CMK 108/3 incelemesi olduğunu herhalde dikkate almalı ya da görevinin bilincinde değil. Çünkü 101. madde niye sorar? Her tutukluluk kararı ve her tutukluluğun devamı kararı —ki tutukluluğun devamı kararı da bir tutuklama kararıdır— CMK’daki bütün koşulların bireysel düzeyde, olgularla ve deliller gösterilerek değerlendirilmesini ve sözlü olarak sanığa açıklanmasını gerektirir. Ancak 101. maddenin CMK 34 ve Anayasa 141/3’ten bir farkı var; gerekçe gösterme zorunluluğunu savcıya da tanımıştır.
Niye? Çünkü az önce arkadaşımın dediği gibi, yaşam hakkı ihlalinden sonra belki de en ağır sonuçları doğuran tedbir tutuklamadır. Dolayısıyla hem Cumhuriyet Savcısı'nın hem de mahkemenin, tutukladığı kişinin gözlerinin içine bakarak bütün delilleri tek tek değerlendirmesi; niye tedbirin gerekli olduğunu ve CMK 109. maddeye göre niye adli kontrolün yetersiz kaldığını açıklaması lazım. Mahkememiz bunu yapmadı. Yine bulutlar halinde Şubat ayında da, Mart ayında da incelendik. Bugün Mart ve Nisan ayındayız; 1 aylık sürenin dolması hasebiyle karşınızdayız.
Bizim hocamız, meslek içi eğitimlerde biz böyle pratik derslerde başarısız olduğumuz zaman tutardı, çok iyi İtalyanca ve Latince konuşmaya başlardı. Mesela çok söylemiştir: "Kusursuz suç olmaz." Düşünürdünüz, duyardınız; Türkçesi yetmiyorsa bari Latinceyle hocanız size bir şey anlatmak istiyor demektir. Yani Latince olunca daha havalı ve daha yukarıda oluyor; çünkü insanlık tarihi içinde ortaya konulmuş ve benimsenmiş kurallardır bunlar.
Kimsenin de hakkını yemek gibi bir durumum yok. vaktinizi yemek gibi bir durumum yok. Ama Faruk Erdem’in belirttiği gibi; bir kişi sadece kendisine ait kusurlu fiilden sorumlu tutulabilir. Anayasa Mahkemesi kararına bağlı olarak; "irade insan içindir, insan kendi kararlarının yaratığıdır" lafını hatırlatmak istiyorum.
Buğra Gökçe’nin kim olduğunu o zaman işleme katılan biri olarak meslektaşım söylesin. Kendisi bir doçent ve 30 yıllık belediyecidir. Türkiye’nin 32 yaşında ilk kez Şehir Plancıları Odası Başkanı olmuş bir kişidir; hem Ankara, hem Çankaya, hem de İzmir belediyelerinde çalışmıştır. 2 büyükşehir belediyesinde görev yapmış; Çankaya’da Başkan Yardımcılığı, İzmir’de Genel Sekreterlik yapmıştır. Sonra 2022 yılının Haziran ayında İstanbul’a gelmiş, 2023 yılının Kasım ayına kadar çalışmıştır.
17 aylık çalışmasından sonra İzmir Belediye Başkan aday adayı olmak üzere görevinden istifa etmiştir. Daha sonra da 2024 yılının Mayıs ayında İHA’nın Yönetim Kurulu Başkanlığına seçilmiş ve operasyon gününe kadar da bu görevdeydi. Kendisi rüşvetten tutuklandı; hem de kendi ayağıyla gittiği yerde, kaçma şüphesinden dolayı tutuklandı.
Kendisinin sadece 2016 yılında edindiği, 2020 ve 2022 yıllarında tapularını aldığı işçi evi var; bitiriyorum efendim. Bunları İzmir'deyken almış, İstanbul'a gelince borcu dahi sarkmıştır. Gerekçe gösterilince şok geçirdi. Ben ilk oturumda bulamadığımızı söylemiştim; büyük bir samimiyetle inanarak adli makamlara 6 Şubat'tan 4 Mart'a kadar bekledim. 19 Mart'ta düzenlenen operasyon gibi, zaten savcıların elinde olan raporun içinde olduğumuzu zannederek büyük bir heyecanla bekledim. Ama en son bana hazırlık katibinin verdiği raporda Subaşı ailesinin mal hareketlerini görünce; hakkımızdaki dosyanın aslında kapalı olmadığını ya da MASAK raporu olmasına rağmen mal varlığında artış olmadığı belgelendiği için savcılık tarafından dosyadan gizlendiğini anladım.
Dosyaya intikal ettirilmişse yine söylüyorum, sosyal medyadan siyasilerin bana yanıt vermesine gerek yok; mahkemenizin bana bu kararı, bu raporu tevdi etmesini istiyorum.
"Delil değildir" diyorsunuz; delil, değerlendirme aracıdır. Müvekkilim, sadece Genel Sekreter Yardımcılığı görevi sırasında Devlet İhale Kanunu uyarınca verdiği onaylardan, ihale belgelerini ve ihale kesinleştirmelerini onaylamaktan dolayı bilirkişi raporları tarafından sorumlu gösteriliyor.
Bilirkişi raporu, sadece İçişleri Bakanlığı tarafından verilen soruşturma izninin 29 Aralık 2022'de Danıştay 1. Dairesi tarafından kesin olarak iptal edilmesine karşı; 3628 sayılı yasayla savcılıkların resen soruşturma yürütmesi için bir niyettir, bir araçtır. Ön incelemeyi yapan bilirkişi tekrar göreve devam etmiş ve raporunda sadece şunu söylemiştir: "7 tane iddia vardır; bunlarla ilgili rüşvet de olabilir, ihaleye fesat da olabilir; bir bakın, araştırın bakalım" demiştir. Bunun üzerine savcılık yoluna devam etmiştir.
Az önce arkadaşlar söyledi; uzman olmayan kişiler bilirkişi olarak atandıklarında, Devlet İhale Kanunu gereği madde madde sıralanmış zincir işlemler içinde, tek başına bir ihlal niteliği ve hukuki sonuç doğurmayan idari işlemleri icra eden herkesi sorumlu göstermişlerdir.
Bu sorumluluğun hukuki bir sorumluluk mu yoksa cezai bir sorumluluk mu olduğu; suçun tipikliğine uygun hangi harekete denk düştüğü ve yasada nereye tekabül ettiği açıklanamamıştır, açıklanamaz. İddia makamı da iddianamesini düzenlerken bu sorumluluğun üzerine düşmemiştir. Şunu söylemek isterim, lütfen sözümü kesmeyin; müvekkilim niye bu kadar kısıtlı bir sürede rüşvetten tutuklandı? Çünkü bu tevdi yoluyla tıkalı damarı açmak isteyen bir iradenin yapmak istediği bir şey var. TCK'nın 235. maddesinin, yani ihaleye fesat karıştırma suçunun 4. fıkrasında gerçek içtimaya yol açan özel bir düzenleme vardır: İhaleye fesat karıştırma suçunu icra eden kişi, kamuya zarar vermenin dışında —zarar vermese de olur— kişisel menfaat sağlamışsa, o zaman o suçtan da ayrıca ceza alır.
Rüşvet iddiası insanları töhmet altında bırakmak için, etkin pişmanlıktan yararlandırmak için, morallerini bozmak için, ne olduklarını anlamasınlar, kendilerini savunmasınlar diye kullanılmış bir suç tipidir. Bu dosyada rüşvet olmadığı, aynı suç örgütü üyesi olunmadığı gibi ortaya çıkacaktır.
Biz bugün için bizim müvekkilimize yüklenen ihaleye fesat suçu ve örgüte üye olma suçunun, sadece Devlet İhale Kanunu'nun 10. maddesindeki 'İhale amirine verilen şartname var mı?', 'Kıymet takdiri var mı?' gibi rutin, kişisel değil, ayrıntı değil, şekli olarak yaptığı bir inceleme sonunda 'Evet bunlar vardır' diyerek, tık tık tık tık diyerek yaptığı bir havale işleminden dolayı benim müvekkilim tutuklu. İhaleye fesatta ise hile gerekir biliyorsunuz, kamuya zarar vermek gerekir. Kamumuzun zarara uğramadığını ileriki aşamalarda, sorguda ve bilirkişi raporlarına itiraz ettiğimizde ortaya koymak için birlikte çalışacağız ama zarar olsa bile bunun genel sekreter yardımcısıyla bir ilgisi olmadığı...
Müvekkilimden ve meslektaşımdan özür diliyorum ancak bir avukatın mikrofonunun kesilmemesi gerekir; ihtiyaç nedeniyle tabii ki ara verilebilir. Zaten süreyi geçtiğimi fark etmemiştim, tolerans tanınabilirdi.
Sayın Başkan, size bir dosya gönderdik. Müvekkilimiz hakkında biliyorsunuz rüşvetten vazgeçilip ihaleye fesat karıştırmaktan iddianame düzenlendi. Size 5 tane onay belgesi yolladım; çünkü müvekkilimiz genel sekreter yardımcısı olarak Devlet İhale Kanunu'nun kendisine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor. Kendisine bağlı olan daireden gönderilen ve hazırlanan ihale dokümanlarını, Devlet İhale Kanunu'nun 11. maddesine göre sevk ediyor.
Bu madde şunu söylüyor: "Onay belgesi hazırlanır, Encümen'e gönderilir." Onay belgesinin içinde ihale konusu olan işin türü, niteliği, miktarı, projesi, şartnamesi ve eklerinin belirtildiği bildirilir ve sevk edilir. Yani bu bir havale işlemidir.
Dün diğer müdafi arkadaşlarımız da söylediler; bugün yapılan işlem sadece bir üst yazı sevk işlemidir, müvekkilim ihale dokümanını bizzat hazırlamıyor.
Dolayısıyla kendisinin şartnamenin ya da muhammen bedelin hazırlanmasından veya ayrıntılı olarak denetlenmesinden bahsedilemez; böyle bir görevi yoktur. Encümen karar verdikten sonra ise gelen encümen kararını, yine aynı kanunun 31. maddesine göre 15 gün içinde onaylar ya da iptal eder. Ancak iptal edebilmesi için hukuki ve haklı bir sebep olması lazımdır. Belediyede iş bölümüne göre görev yapılıyor ve Devlet İhale Kanunu madde madde herkesin hangi işi nasıl yapacağını belirlemiş durumdadır. Dolayısıyla genel sekreter yardımcısının o işleri yapmak gibi bir görevi yoktur, sadece sevk ve kesinleştirme işlemi yapar.
Size sunduğum 5 tane onay belgesinin içinde, iddianamedeki 61 ve 62. eylem sırasına göre ilgili onay belgelerine bakarsanız, burada isim zikretmeyeceğim ama genel sekreter yardımcısının Buğra Gökçe olmadığı görülecektir.
Çünkü o belgelerin tarihi 2020'dir; Buğra Gökçe'nin ise bu tarihten tam 2 sene sonra, 2022 yılının Haziran ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne geldiği bellidir. Dolayısıyla, benden önceki arkadaşımın da suçun unsurlarını son derece ayrıntılı bir şekilde anlattığı üzere; bu, neticesi harekete bitişik bir suçtur ve ihale kararıyla beraber zaten işlem sona erer.
Sayın Başkan, diğer 3 tane onay belgesini ve ondan sonraki encümen kararlarını da size ibraz ettim. Bunlar 110, 113 ve 115. sıradaki eylemlerdir. Her 3 eylemde de Buğra Gökçe'nin sevk oluru vardır ancak buradaki farklılık şudur: 110 ve 115. eylemlerin olurundan, yani müvekkilimizin onayından sonraki encümen kararlarının tarihi 13 Aralık 2023'tür. Oysa Buğra Gökçe, Kasım ayının sonunda İstanbul'daki görevinden istifa edip aday adayı olmak üzere seçimlere hazırlanmaya başlamıştı.
Önemli olan bir başka özellik de şudur: 110, 113 ve 115. eylemlerin her birinde encümen kararlarının oy birliği ile verildiğini görüyoruz. Oy birliği nedir? Sadece CHP'li encümen üyeleri veya sadece bürokrat encümen üyeleri değil; AK Partili olduğu bilinen 5 ila 6 encümen üyesinin de olumlu yönde karar verdiği, oy birliğiyle alınmış ihalelerdir bunlar.
Örneğin bunlardan bir tanesi 113 sayılı eylemdir. Kadir Topbaş Kültür Merkezi'nin tesis işletilmesiyle ilgili yapılan bir kiralama sözleşmesi. Bunu niye söylüyorum? Az önce tevdi raporuyla ilgili değerlendirmemi yapmıştım.
Bilirkişi raporunun da şöyle bir özelliği vardı: İhale sürecinde zincir işlem olduğu için ufak ya da büyük görevi olan herkesin; istisnasız encümen kararlarına imza atan encümen üyelerinin, ihale belgelerini hazırlayanların ve olur verenlerin, yani herkesin sorumlu olduğunu gösteriyor. Sadece bu sorumluluğun hukuki mi cezai mi olduğu ya da hangi icrai hareketten kaynaklandığına ilişkin bir saptaması yok.
Ancak bilirkişi raporu, az önce sözünü ettiğim 113, 110 ve 115 sayılı ihale belgeleriyle ilgili olarak olumlu yönde oy kullanan AK Partili encümen üyelerinin de sorumlu olduğunu gösteriyor. Savcılık ne yapıyor? Savcılık, her bir eylemin sonunda kişisel sorumluluklarla ilgili suç isnadında bulunurken, bilirkişilerin belirlediği bu AK Partili kişilerle kıymet takdirini belirleyen bürokratları şüpheli listesinden çıkarıyor. Onu da biliyorsunuz sonra anlamıştık, listeler sonra gelmişti.
Savcılık diyor ki: "Biz sadece iddianamede şüpheli olarak gösterdiğimiz kişilerin eyleminin somuta erdiğine kanaat getirerek haklarında dava açılmasını istiyoruz ama diğerleriyle ilgili soruşturma sürüyor." Şimdi bu diğerlerinin içinde, soruşturması süren şüpheliler arasında acaba encümen kararında olumlu oy kullananlar var mı?
Ya da kıymet takdirini düzenleyen bürokrat veya memur var mı? Çünkü zaten kıymet takdirlerinin gerçeğe uygun olmamasından ve kamunun bu yolla zarara uğratılmasından dolayı bir suçlama olduğunu görüyoruz. Bu şu anlama geliyor: Savcı ayrımcı davranıyor. Zaten birkaç cümleyle bitirmek istediğim nokta buydu; savcı şüphelilere karşı eşit davranmıyor. Arkadaşlarımız bu durumu eleştirdiler, ben de onlara aynen katılıyorum.
Oysa dilekçemde de belirttiğim üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2000 yılında verdiği Daktas - Litvanya kararı mevcuttur. Bu karar, bizim CMK 160. maddedeki, savcının şüphelinin adil yargılanma hakkını gözetme ödeviyle uyumludur. İnsan Hakları Mahkemesi şunu söylüyor: "Soruşturma evresi; maddi gerçeğin aranması, bir iddianame yazılıp yazılmayacağı veya bir suç olup olmadığıyla ilgili delillerin toplanması için bir araştırma sürecidir.
Bu araştırma sürecinde savcı gerçeğe sadık kalmalı, taraf tutmamalı ve tarafsız olmalıdır." Ancak kovuşturma evresine gelindiğinde, artık kendi iddianamesini inkâr edemeyeceği için insan psikolojisi gereği taraf da olsa, duruşmaya girdiğinde iddianamesini savunması kabul edilebilir. Ama en azından dürüst olmak zorundadır; tarafsız olamasa bile dürüst olmalıdır.
Ben bu hususta şuna da dikkat çekmek istemiştim; toparlayalım, merak etmeyiniz. Savcılık hâlâ şüphelilerin bir kısmını ayırdığı için ve biz kimlerin şüpheli olduğunu, haklarında dava açılıp açılmayacağını veya soruşturmanın ne aşamaya geldiğini bilmediğimiz için, bu davaya paralel bir soruşturma yürütüldüğünü söylemek istiyorum.
Savcı, davaya bu yolla müdahale etme yetkisini kendi elinde tutmaktadır. Şimdi müvekkilimiz, yanılmıyorsam -tarihlerde yanılmayayım- 377 gündür özgürlüğünden yoksun bırakılmış durumda. 10 Haziran - 6 Kasım arası 149 gün; 6 Kasım ve 9 Mart arası da 123 gün boyunca hâkim yüzü görmedi. Yaklaşık 9 ayın içinde gördüğü kısıtlı aralıktaki hâkimler sizlersiniz. İnsan Hakları Mahkemesi, “Elişen ve Diğerleri” kararında, bu sürenin 2 ay 23 günü geçmemesi gerektiğini söylemektedir. Ve gelinen noktada bakıyoruz; cezaların şahsiliği prensibine uygun bir düzenleme ve uygulama içinde değiller.
Toparlarsak müvekkilim; İstanbul'da göreve başlamadığı ya da İstanbul'daki görevini bıraktığı dönemlere denk düşen 5 eylemden dolayı yargılanmaktadır. Diğer birkaç ihaleye fesat iddiası ise kendisinin sadece sınırlı sorumluluğunu gerektirebilecek bir nedenden kaynaklanmaktadır; belirttiğimiz üzere, kişisel düzeyde icra edildiği ortaya konulan, suçun tipikliğine denk bir hareket bulunmamaktadır. Buna dair bir delil de mevcut değildir.
Şöyle bitireyim Efendim: Müvekkilimiz hakkında dosyada bir HTS raporu da var. Müvekkilimiz örgüt üyesi olmakla suçlanıyor ve Murat Ongun’a bağlı olduğu iddia ediliyor. Burada Murat Ongun reklam alanlarından sorumlu gösterildiği için müvekkilin de ona bağlı olduğu söyleniyor. Ayrıca Necati Özkan ile ilgili 2024 yılında Akmerkez’de 1-2 HTS kaydı olduğu belirtiliyor. Oysa bunların tarihi 2024 yılının sonu ve 2025 yılının başıdır.
Müvekkilimiz ise 2023 yılının Kasım ayında onay verdiği ihalelerden dolayı örgütsel kapsamda suç işlemekle suçlanıyor. İPA Başkanlığı görevine ise 2024 yılının Mayıs ayında başlamıştır. Bu döneme ilişkin kendisine yönelik herhangi bir örgütsel suç iddiası yoktur. Dolayısıyla HTS kayıtları havada kalmaktadır. Yani suç örgütü ile belediye arasında bir delil olması bir yana, bu kayıtlar bir bağlantı nedeni olarak da kullanılamaz.
(EMK)

