Adalet Bakanı ve eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, Edirne'yi ziyareti vesilesiyle yaptığı açıklamalarda sosyal medyayı uyuşturucu ve sanal kumarla bir tutarak "Çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizi sosyal medya teröründen korumanın bir 'milli güvenlik meselesi' olduğunu" iddia etti.
Gülistan Doku'dan sosyal medyaya
Gülistan Doku dosyasının ailesinin ve yakınlarının özellikle sosyal medya üzerinden usanmadan verdikleri mücadelelerle kapanan bütün kanalların yeniden açılmasını hükümetin başarıları olarak sahiplenen Gürlek, "toplum vicdanını rahatsız eden diğer konular" arasında sosyal medyayı da hedef aldı.
Gürlek, "Çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizi çağımızın hastalığı olan uyuşturucudan, yasa dışı bahisten, sanal kumardan, sosyal medya teröründen [...] korumak sadece bir asayiş meselesi değil, aynı zamanda aile, gelecek ve açıkça ifade ediyorum ki bir milli güvenlik meselesidir." dedi.
Gürlek sosyal medyanın kumar ve bahis gibi "milletimizin temelini oluşturan aile yapısını hedef almakta, toplumsal bünyemizi içeriden çökertmeye çalışmakta" olduğunu iddia etti. Bakan hafta içinde Meclisten bir "Aile Paketi" geçtiğini vurguladı.
Bakan, "Bu Aile Paketi'nde de sosyal medya ile ilgili bir kısım düzenlemeler yapıldı. Biz de inşallah 12. Yargı Paketimizde sosyal medya ile ilgili bir kısım düzenlemeler yapmayı düşünüyoruz." diyerek hâlâ yeterince yasaklama yapamadıklarını ima etti.
Bilgi kutusu | Sosyal medya korkusu veya "moral panik"
Sosyal medyada eleştirilen kimi "içerikler"den çok, sosyla medyanın bizzat kendisinin aileye, gençliğe, topluma tehdit sayılması, sosyal bilimlerde genellikle “moral panik” kavramıyla açıklanıyor.
Moral panik, toplumdaki hızlı değişimlerin yarattığı kaygının belirli bir nesneye, gruba ya da teknolojiye yüklenmesine deniyor. Bir dönemde romanlar, sonraları sinema, daha sonraları rock müzik, televizyon, video kasetler nasıl “gençliği bozuyor” diye damgalandıysa, günümüzde de sosyal medya benzer biçimde “ahlaki çözülmenin aracı” olarak kodlanıyor.
Burada mesele yalnızca sosyal medyada "kötü" içerik bulunması değil; asıl korku, eski otorite merkezlerinin —aile, okul, devlet, dinî kurumlar, geleneksel medya— bilgi ve değer aktarımı üzerindeki kontrolü ve tekelinin kırılmasıdır.
Muhafazakâr ve reaksiyoner güçler açısından sosyal medyanın tehlikeli olması, gençler ve kadınlar başta olmak üzere patriyarkal hegemonyanın hedefi olan toplumsal gruplara aracısız konuşma, örgütlenme, itiraz etme ve görünür olma imkânı vermesinde.
Geleneksel düzende “kim konuşur, kim susar, ne ayıp sayılır, ne makbul kabul edilir” sorularının yanıtı büyük ölçüde aile, cemaat, devlet ve ana akım medya tarafından belirleniyordu. Sosyal medya ise bu kapıları zorluyor: Gençler ebeveynlerin bilmediği dünyalara bağlanıyor, kadınlar şiddeti ifşa ediyor, işçiler patronu teşhir ediyor, azınlıklar kendi deneyimlerini ortaklaştırıyor, muhalifler resmî anlatıların dışında gündem kurabiliyor. Bu nedenle sosyal medya, iktidarlar için yalnızca “iletişim aracı” değil, denetlenmesi zor bir kamusal alan olarak görülüyor.
Aileyi koruma: Meşrulaştırma kılıfı
“Aileyi koruma”, “gençliği koruma”, “toplumu koruma” söylemi çoğu zaman bu denetim arzusunun meşru kılıfı olarak iş görüyor. Çünkü hiç kimse açıkça “gençlerin bağımsız bilgi edinmesini istemiyoruz” ya da “kadınların kamusal alana seslenmesini sınırlamak istiyoruz” diyemiyor. Bunun yerine sosyal medya “bağımlılık”, “ahlaksızlık”, “sapma”, “provokasyon”, “dış güçlerin operasyon alanı” gibi başlıklarla yaftalanıyor. Böylece özgürlük sorunu güvenlik ve ahlak parantezine alınmak isteniyor. Toplumsal değişimin kaynağını ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerde değil, bozguncu bir harici unsurda aramak muhafazakâr, reaksiyoner siyasetin klasik yöntemidir.
Hiyerarşi bozuluyor
Sosyal medyadan duyulan korkunun bir başka nedeni de hiyerarşiyi bozmasıdır. Eski düzende yaşlı gençten, erkek kadından, devlet yurttaştan, öğretmen öğrenciden, merkez çevreden daha fazla konuşma yetkisine sahipti. Sosyal medya bu hiyerarşileri tamamen ortadan kaldırmasa da onları gevşetiyor: Bir genç, bir kadın, bir işçi, bir öğrenci ya da bir köylü, büyük medya kuruluşlarının kapısından geçmeden milyonlara ulaşabiliyor. Bu durum muhafazakâr otorite açısından “saygısızlık”, “değer kaybı”, “aile bağlarının çözülmesi” gibi görünüyor; oysa sosyolojik olarak bu zaten mevcut olan, ama bastırılmış sözün ve hissiyatın kamusal alana çıkmasıdır.
Dünyanın her yerinde muhafazakâr ve reaksiyoner güçlerin sosyal medyadan korkması tesadüf sayılmamalı. Onlar sosyal medyanın yalnızca “kötü içerik” yaymasından değil, itaat ilişkilerini gevşetmesinden, saklı kalması istenen deneyimleri görünür kılmasından ve resmî hakikat tekellerini sarsmasından korkarlar.
Elbette sosyal medyada manipülasyon, linç, bağımlılık, nefret söylemi ve dezenformasyon gibi gerçek sorunlar var; fakat reaksiyoner söylem çoğu zaman bu sorunları özgürleştirici imkânları bastırmak için kullanır. Kısacası sosyal medya korkusu, teknoloji korkusundan çok, toplumun aşağıdan konuşmaya başlamasından, "lafın ayağa düşmesi"nden duyulan korkudur.
(AEK)

