Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) heyeti, PKK lideri Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği üçüncü görüşmenin ardından, dün (27 Şubat) İstanbul’da bir açıklama yaptı.
Açıklamada, Öcalan’ın Kürt sorununda çözüm arayışlarına dair yaptığı çağrı da yer aldı.
DEM Parti tarafından "Asrın Çağrısı" olarak duyurulan açıklamada, Öcalan, PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısında bulundu.
Öcalan’ın çağrısını, Ortadoğu’daki gelişmeleri yakından izleyen sendika.org editörü Ali Ergin Demirhan ile konuştuk.

TAM METİN
Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
“Dengelerin nasıl değiştiğini görmek gerekiyor”
Abdullah Öcalan’ın çağrısından sonra yapılan yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz ve çağrıyı siz nasıl okuyorsunuz?
Öcalan’ın çağrısından sonra sosyal medyada yankı bulan tepkiler ya da televizyonda gördüklerimiz, gazetecilerin sahadan aktardıkları –ister destekleyici ister eleştirel olsun– çoğunlukla duygusal tepkiler olarak öne çıkıyor. Ancak Öcalan’ın açıklamasını ve sonrasında yaşanan somut gelişmeleri değerlendirmenin, olayları daha sağlıklı analiz etmek açısından daha doğru bir yaklaşım olacağı kanaatindeyim. Öcalan’ın açıklamasında, bugüne kadar Kandil, Rojava, Avrupa ve Türkiye’deki Kürt hareketi adına yapılan açıklamalarla çelişen bir unsur yok. Açıklamanın bir ulusal hareket liderinin dilinden tamamen uzak olduğunu söylemek yanlış olur.
Öte yandan ise açıklamanın tavizkâr bir tınısı olduğu da çokça konuşuldu. Bu aşamada da şunu gözden kaçırmamak gerekiyor: Öcalan'ın kendisi de 1999 yılından beri “Ben devletin elinde rehinim, tecrit koşulları sürüyor” diyerek bunu Kürt halkına ve bizlere ekseriyetle hatırlattı. Elbette bugün de, bu açıklamayı, Öcalan’ın içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirmek gerekiyor.
PKK’nin ortaya çıkışına neden olan tarihsel koşulların değiştiği, mücadelenin yöntem, saha, muhataplar ve uluslararası denklemler açısından farklılaştığı da yeni bir olgu değil. Açıklama sıradan bir metin değil; dolayısıyla içinde bulunduğumuz güncel siyasi ve askeri bağlam içinde değerlendirmesi gerekir. Önemli olan da bugünkü çatışma zeminini ve müzakereleri mümkün kılan koşulları belirlemek. Bu noktada Türkiye’deki, Kürt hareketindeki ve genel olarak bölgesel ve uluslararası ölçekteki dengelerin nasıl değiştiğini görmek gerekiyor.
“Artık AKP’nin geleceği, Türkiye’nin geleceği demek değil”
2013-2015 Çözüm Süreci ile bugünün benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir?
2013 yılı Türkiyesi’nde AKP, sadece iktidarda olan bir parti değildi, bir yanıyla da toplumsal ve siyasal hegemonya kurmuş bir yapıydı. Cemaat’le yaşanan ayrışmalara rağmen, devlet içinde kontrolü elinde bulunduran ve Anayasa değişiklikliğiyle Türkiye’yi kendi siyasi ajandasına uygun bir noktaya taşımayı hedefleyen bir güç konumundaydı. Ancak, Gezi Direnişi ve Kobanî süreci gibi gelişmeler, bu toplumsal desteği önemli ölçüde aşındırdı. Temmuz 2015’te savaşın başlaması, sadece askerî bir süreç değil, aynı zamanda bir sivil darbe girişimiydi. O dönemde Kılıçdaroğlu’na hükümet kurma yetkisinin verilmemesi de bu sürecin bir parçası. Bugün ise Türkiye’de siyasi atmosfer çok farklı bir noktada. AKP’nin geleceği, Türkiye’nin geleceği demek değil. Şu an Türkiye’nin birinci partisi CHP örneğin.
Uluslararası konjonktür de değişti. 2013’te Türkiye, Suriye’de rejim değişikliğini hedefleyen ABD’nin en önemli ortaklarından biriydi. Ancak AKP’nin desteklediği gruplar savaşta başarısız oldu ve Türkiye, ABD destekli cihatçı grupların yenilgiye uğramasıyla stratejik bir kayıp yaşadı. Buna karşılık, Kürt hareketi, özellikle Rojava’da, uluslararası destek anlamında güç kazandı. ABD ile kurulan askeri ve siyasi ilişkiler, Kürtlerin bölgedeki statü mücadelesini farklı bir noktaya taşıdı.

Özellikle Gazze’de 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın ardından bölgesel çatışmaların İran’a doğru yayılma ihtimali artmış durumda. Bahçeli’nin ve onun arkasındaki siyasi güçlerin Öcalan’a bu çağrıyı yapması ya da yapmak zorunda kalmaları da yeni jeopolitik gerçeğin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Öcalan’ın çağrısı, mevcut çatışmaları sona erdirmekten çok, yeni dönemin dinamiklerine uygun bir örgütlenme ve konumlanma önerisi sunuyor. Bu bağlamda açıklamayı “bir dönemin sonu” olarak değil, yeni çatışma koşullarına göre bir yenilenme çağrısı olarak görmek gerekiyor.
Öcalan’ın mesajlarını, birebir kelimeler üzerinden değil, Kürt hareketinin farklı bileşenlerinin nasıl yorumladığını ve bu yorumların pratikte nasıl karşılık bulduğunu da dikkate alarak okumak gerekir. Öcalan, 1999’dan bu yana cezaevinde olmasına rağmen, verdiği mesajlar Kürt hareketi içinde stratejik bir çerçeve sunuyor. PKK’ye silahsızlanmak için kongre toplama çağrısı da bu süreçle bağlantılı. Öte yandan Karayılan’ın, silahsızlanmanın hemen gerçekleşmeyeceğine dair açıklaması da bunun zaman alacak bir dönüşüm olduğunu gösteriyor.
“Eski stratejiler artık geçerliliğini yitirdi”
Bu dönüşümün handikapları yok mu?
Evet, PKK kendini feshedebilir; ancak Kürt hareketi, örgütleri feshedip yeni yapılar kurabilen, hareket sahasını değiştirebilen ve sadece tek bir ülkeyle sınırlı olmayan bir yapıya sahip. Önceliklerini değiştirerek varlığını sürdürebilen bir hareket.
Elbette birkaç temel handikap söz konusu. İlki, uluslararası konjonktürde ABD emperyalizmi ve onunla hareket eden saldırgan güçlerin sınırlandırılması gerektiği gerçeği. ABD, Suriye’de belirli bir noktaya kadar geldi; ama sonra geri çekildi. Rejim ise çözülme sürecine girdi. İran liderliğindeki Direniş Ekseni de eski etkinliğini kaybetti ve artık İran da hedefte. Bu koşullarda Kürt hareketini kuşatan uluslararası ve bölgesel güçlerin tamamı, karşılarında dengeleyici bir güç olmadan hareket ediyor.
Uluslararası siyasette eski stratejilerin artık geçerliliğini yitirdiğini görüyoruz. Kürt hareketinin küresel dengeler içerisinde nasıl konumlanacağı önemli bir soru işareti. ABD’nin kendi çıkarlarına göre hareket ettiği açık ve bunu tamamen Kürt hareketinin lehine veya aleyhine olacak şekilde değerlendirmek yanıltıcı olur. Hareketin uluslararası dengeler karşısında nasıl bir pozisyon alacağını, toplumsal gerçekliği göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekiyor. Burada siyah-beyaz bir okumadan kaçınılmalı; çünkü hâlâ çatışmalı bir süreç söz konusu.

Uluslararası konjonktür açısından ABD-İsrail cephesi ile İran ekseni arasındaki gerilim sürecek. Kürt hareketi de bu çatışmanın bir tarafında konumlanmaya zorlanacak. Ancak bugüne kadar olduğu gibi, bu konumlanma mutlak bir bağlayıcılığa sahip olmayabilir. Kürt hareketinin ABD ile kurduğu askeri işbirliğinin niteliği önemli bir konu. Bu işbirliği konjonktürel bir ittifak mı, yoksa uzun vadeli bir ilişki mi? Kürt hareketi, ne HTŞ ne de Suriye Milli Ordusu gibi vekil bir güç. Hareket, ulusal çıkarlarını koruyarak uluslararası baskıyı dengeleme stratejisi yürütüyor.
İkinci önemli mesele, Türkiye içinde demokratikleşme süreci ile ilgili beklentiler. Demokratikleşme sağlanmadan çözüm sürecinin ilerleyemeyeceği açık. Ancak mevcut rejim koşullarında böyle bir dönüşümün gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle çağrı metninde bu meseleye doğrudan yer verilmemiş olabilir. Devletin bu konudaki tutumu belirleyici olmuş olabilir; ancak bu, Kürt hareketinin bu durumu göz ardı ettiği anlamına gelmiyor. Aksine, bu durum bir çatışma eksenine de işaret ediyor. Çağrı metninde yer almayan; ancak bize not olarak iletilen şerhe, devletin izin vermediği söylenebilir. Bu ve benzeri işaretler hem çatışmanın hem de demokrasi mücadelesinin süreceğini gösteriyor.
“Tüm barış süreçleri kanlıdır”
Çatışmanın süreceğine ilişkin işaretler söz konusu mu?
Burada çatışmanın sertleşeceğini beklemek yanlış olmaz, hareketin hem silahlı hem de siyasi kanadına yönelik saldırıların artması muhtemel. Tüm barış süreçleri kanlıdır. Burada kritik olan ise şu: Kürt hareketinin iktidara “eklemleneceğine” dair duyulan kaygılar, sürecin nesnel çelişkilerini göz ardı eden bir bakış açısına neden olabilir. Çünkü burada öznel niyetlerden bağımsız olarak nesnel bir çelişki söz konusu. Bu tür konjonktürlerde beklentilerin yükselmesi veya hayal kırıklıklarının yaşanması doğaldır. Benzer durumu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde, Irak’ın işgali sırasında ve 2013’teki Çözüm Süreci’nde gördük. O dönemde de sağ-liberal eğilimler güç kazandı ve devletle uzlaşmayı öneren pragmatik yaklaşımlar cesaretlendi.
Ancak az evvel de dediğim gibi, süreci yalnızca siyah-beyaz bir okuma ile değerlendirmek doğru değil. Mevcut durumu, tarihsel bağlamı içinde ele almak gerekiyor. Öcalan yıllardır ateşkes çağrıları yapıyor. Bugün gelinen noktada savaşın biçimi değişmiş durumda. Türkiye’de halk savaşı stratejisi güdülmüyor; ancak savaşın araçları ve öncelikleri değişti. Savaş tamamen ortadan kalkmıyor, aksine daha sert toplumsal, siyasal ve silahlı mücadelelerin eşiğinde olduğumuzu gösteren veriler var. Öcalan’ın çağrısını, hareketin yeni koşullara göre kendini yeniden yapılandırması şeklinde okumak gerekiyor. Burada Rojava önceliği dikkat çekiyor.
Türkiyeli sosyalistler bu çağrının neresinde?
Türkiye’de siyaset yapan sosyalistler açısından öncelikli olmayan bazı meseleler, Kürt hareketi için öncelikli olabilir. Bu nedenle, hareketin politikalarını değerlendirirken onun nesnelliğini kaçırmadan, daha sağlıklı bir şekilde okumak gerekiyor. Ortadoğu’daki yeni durumu eski teorik ezberlerle okumak mümkün değil. Şu an taraf tutma veya karşı taraf olma gibi yaklaşımlar yerine, gelişmeleri ulusal ve uluslararası sınıf mücadelesi perspektifiyle değerlendirmek önemli.
Sonuç olarak, Öcalan’ın çağrısı, hareketin yeni koşullara uyum sağlaması ve değişen dengeleri göz önüne alarak konumlanması gerektiğini vurguluyor. Ve Kürt hareketi, metinler üzerinden değil, doğrudan sahadaki gerçeklik üzerinden hareket ediyor. Bu nedenle, neredeyse her gün savaşın doğası değişirken, bölgedeki dinamikleri anlamadan yapılan her yorum eksik kalacaktır. Kürt hareketi, uluslararası dengeleri değerlendirerek hareket etmek zorunda ve bu denge ne sosyalist hareketin tam olarak yanında ne de mutlak bir karşıtlık içinde. Bu farklılıkları düşmanlık üzerinden değil, karşılıklı olarak anlamlandırmak gerekiyor. (TY)