Gözlerimizi Kapattığımız Bir Delilik: Kurdeşen

“Yetişkinlerin ‘kaka’ diye uyarı ateşiyle saldırdıkları çocuk, yetişkinlerin dünyasında onlardan daha koyu yetişkin olabiliyor. Hemen ve karşı ateşe başvurmakta beis görmüyor. Çocuk acımasızdır, bunu kabul etmek gerek”.

Kaya Tanış ile taşra hayatını “başka bir haliyle” ve tamamen kendine özgü bir dille, pek de alışık olmadığımız şekilde yazılmış bir çocuk karakterin gözünden anlattığı “Kurdeşen” üstüne konuştuk.

Tanış bu ilk romanında “yaratmaya çalıştığı mitolojik hikayelerle” büyüyen bir çocuğun, içine doğduğu gerçekliği fark ettiğinde yaşadığı sarsıntı ve hezeyanı, özgün ve psikolojik tahlillerle bezeli bir ifade biçimiyle okuyucuya sunuyor.

"Yapmak istediğim, çoğunlukla mitolojik hikâye yaratmaya çalışmaktı"

Kitap bizim çok da alışık olmadığımız, özellikle taşra romancılığında pek karşılaşmadığımız bir dille yazılmış. Bir yandan bir taşra mitolojisi anlatırken, bir anda bu mitolojik zemin üzerinden bir çocuğun psikolojik tahlilleri yer yer delirme, yer yer kendini ve içinde büyüdüğü ortamı sorgulama anlatısına kayıyor. Bu çoklu ve dönüşken anlatım sence hikâyeyi nerelerden besliyor? Böyle bir dili baştan mı kurguladın, yoksa yazmaya başladıktan sonra bu hikâyenin ancak bu şekilde anlatılabileceğine mi kanaat getirdin?

Öncelikle hikâyenin beslendiği yerle dilin beslendiği yerin birbiriyle çok da uzak olmadığını söylemem gerek. Evet, derdim başka bir anlatı oluşturmak, bunu başka bir dille –senin deyiminle alışık olunmayan bir dille- yapmaktan önce şuydu: taşrayı başka bir hâliyle anlatmak. Bunu klasik taşra sıkıntısının içine sığdırmak ya da bununla boğmaktan ziyade, "Böyle bir taşra da var" demekti. Bu yüzden hikâye de dil de aynı oranda, aynı yerden beslenmeliydi: taşradan.

 

Mitoloji tanımını kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum, belki biraz iddialı, o nedenle salt mitolojik ögelerden beslendim ve karakterin de dilin de itici gücünü buradan aktardım diyemem. Çünkü yapmak istediğim mitolojiden beslenmek değil de, çoğunlukla mitolojik hikâye yaratmaya çalışmaktı. Bu nedenle karakter de, anlatı da, dil de bununla aynı oranda katıştı birbirine. Birbirinden kopuk, ama asla ayrı olmayan; birbirini tamamlayan ama asla yan yana durmayan bir bütünlük kurma ihtiyacı ve isteği vardı zihnimde. Taşra denildiğinde ilk akla gelen anlatılar oradaki hayatın çetinliğine, orada yaşayan insanların ıstıraplarına vs. dair olmaktan öteye geçmedi çoğu zaman. Bu taşranın çoğunlukla da taşraya bakılan taraf tarafından biçimlendirilmesinden kaynaklı bir abukluktur ama aynı zamanda can sıkıcı bir gerçektir.

Can sıkıcı bir gerçeklik derken?

Taşranın sonsuz sömürüsü diyebiliriz buna. Kitabı kurarken kendimi galeyana getirdiğim ilk noktadır bu. Evet, taşra sadece orada, uzakta olan ve oradakiler sadece uzaktakiler olarak kaldı. Taşrayı anlatmak isteyenler de –belki biraz provakatif olacak ama- oradan bakıp oradan konuşmaya çalışsalar bile genelde daima taşrayı anlatmak yerine onu biraz daha köşeye sıkıştırıp kalıplara gömdüler.

Bu kalıplara gömmeyi biraz açar mısın?

Şöyle ki, bunu iki şekilde yaptılar: Birincisi hikâyelerini ya yaşanmış olan efsaneler, sıkıntılar ve zulümler üzerinden kurup bunu bir ağıt anlatısı hâlinde sundular, ya da sürekli bir umudu besleyerek, öykünme olmasa bile o bilinmeyen “başka” hayata, şehre varabilme düşünü sürekli canlı tuttular.

Bu büyük bir çöküntüdür, taşranın çoraklaştırılmasıdır. Sadece topraktan, ağaçtan, düşten, zulümden ibaret bir anlatı kurmak taşrayı anlatmadı. Yaptığı şey şuydu; yıllarca içinde insan yaşamayan bir toprak parçası yaratmak. Çünkü taşradaki insan, taşra tarafından değil, taşraya bakılan yer tarafından delirtildi. Derdim, biraz da olsa kendi kimliğine bürünen bir karakter yaratmak ve evet, taşrada da “insani” durumlar var diyebilmekti.

İkincisi; taşra anlatılarında hikâyelerindeki mazlum karakterler gibi mazlum bir dil yaratıldı. Buna “ağlak” demekte sakınca görmüyorum. Bir anlatıda dil ne kadar ağlarsa hikâye de karakter de o derece ağlar. Sanırım taşranın ağlamakla eşitlenmesi sinir bozucu olduğu için başka bir dil kurma gereksinimi duydum.

Burada şunu demekte fayda var, böyle bir gereksinim duymuş olmam, bu böyle yapılır demek değil elbette.  Bu tür bir kibre bürünüp, taşraya bakan şehre dönüştürmek istemem kendimi. Tery Eagleton, bir kitabında “neyi anlattığınızın yanında, nasıl anlattığınız daha önemlidir” minvalinde bir şey söylüyordu.

Tam hatırlayamadın sanırım…

(Gülerek) Hissi aklımda, sadece kelimesi kelimesine seçemediğim için minvalin arkasına sığınmak istedim. Ben de “anlatma” halini fazlasıyla önemsedim.

Kitabı kurmaya başlarken kafamda bunlar vardı, ama elbette her metin gibi Kurdeşen de yazılırken farklı yerlere gitti geldi, farklı biçimlere girdi çıktı ve hikâye de dile de aynı zamanda gelişip durdu. Kimbilir, buna da “taşra çıkıntısı” diyebiliriz belki.

"Kadının çocuğuna gülümsemesi için bile, kocanın ona gülümsemesi gerekir"

Romanın içinde, çocuğun “babam anneme gülerdi, annem bana gülerdi, ben de sevinirdim” dediğini, yani babasıyla ilişkisinin de doğrudan değil annesi üzerinden olduğunu görüyoruz. Bu duygusal engeli biraz açar mısın?

Buna katılmakla birlikte bir noktada şerh düşmem gerekiyor. Aslında burada sözkonusu olan durum duygusal engelden ziyade, duygusal baskı. Evet, çocuğun babayla, babanın da çocukla dolaylı bir iletişimi var. Bu anne üzerinden kendini kotaran bir iletişim hâli. Ama anneyi dahil eden değil, baba-oğul anneyi bir araç hâline getirerek kendi duygusal engellerini -erkekliklerini- annenin üzerinde kurdukları duygusal bir baskıyla var etme hâli.

Burada oğlan çocuğu ile baba arasında gözle görülmeyen ama sinsice kurulmuş bir bağ var: oğlanın babaya öykünmesi. Bu öykünmeyi tıpkı baba gibi, anne üzerinde “başka” bir baskı ile gerçekleştiriyor. Anneyi bir iletişim nesnesi hâline iterek, sanki o mutlu olunca mutlu oluyormuş gibi göstererek -burada çocuk için babanın/erkeğin sinsiliğinin çekirdeği diyebiliriz- onun tüm varlığını iki erkek arasındaki iletişime ya da ilişkiye indirgeyip, onu, buna koşullayarak ve ona başka bir mümkün tanımayarak yapıyor bunu.

Mesela bir yerde şöyle bir laf ediyor: “Köylerde kadınlar sürekli kocalarından ve oğullarından bahsederler, ama erkeklerin karılarını anlatmaları yakışık almaz, kadını söze düşürmedikleri gibi kadına söz de düşürmezler.”

Kadın sadece erkeğe dair bir iletişimin öznesi olabilirken, hatta erkek için sırf bir “iletim” hâlini alabilirken, kendine dair herhangi bir noktada salt bir nesne hatta daha da ileri gideyim vasıfsız bir nesne hâlini alıyor. Karakter her ne kadar kendini anne tarafında gösterse de, aslında annenin sadece kullanılacak bir araç oluşunu sürekli canlı tutuyor. Çünkü öğrenmiştir o: kadın kullanılır. Ve hatta, ancak kullanıldığında gülümser. Kadının çocuğuna gülümsemesi için bile, kocanın ona gülümsemesi gerekir. Bunu kim yaratmıştır, çocuk mu? Baba mı? Hayır! Erkek yaratmıştır. Kadını, erkeğin taşrası da değil çorağı olarak görmüştür ve daha çok bellemiştir.

"Yarattığım çocuk kindar bir karakter. Hakikate eren bir ermiş..."

Genel kanı, sadece bu toplumda değil genel olarak birçok yerde çocukların masum oldukları ve “yetişkinlerin” taşıdığı öfke, husumet, nefret gibi duyguları barındırmadıkları yönünde. Ancak romanında çocuk; husumet besleyen, öfkelenen, zarar verebilen, deliren, kısacası normalde yetişkinlere has denilen birçok duyguyu yaşıyor. Bu çocuk sence sadece bir kurgu mu, yoksa fazla mı gerçek?

Varlığını gerçeğe değil, ama hakikate yaslayan bir kurguda canlanan bir çocuk diyebilirim. Zannımca gerçek yetişkinlerin dünyasıyken, hakikat o dünyada kendine bir yer bulmaya değil edinmeye çalışan bir çocuk. Evet, birçok toplumda ya da daha da daraltayım ailede çocuk, en masum, en saf, en bilmem ne yüce değerleri kendi bünyesinde toplayan bir melaikevari varlık. Bu gerçek. Ama bana göre hakikatse bunun tam da zıttı. Yetişkinlerin dünyasında var olup, o dünyada onlardan daha zalim olan bir karakter olarak görüyorum çocuğu.

Yetişkinlerin “kaka” diye uyarı ateşiyle saldırdıkları çocuk, yetişkinlerin dünyasında onlardan daha koyu yetişkin olabiliyor hemen ve karşı ateşe başvurmakta beis görmüyor. Çocuk acımasızdır, bunu kabul etmek gerek.

Acımasızlığı karakterinden ya da ruhundan kaynaklı değil, kendinde hak görmesinden kaynaklı. Bu hak ne kul hakkına, ne anne hakkına ne de baba hakkına benziyor. Çocuk hakkı bu, çocuk olma hakkı. Hiçbir şeye kadir olmadan, her şeye sahip olma hakkı. Çocukluk en çok da bir çocuğun sığınabileceği en güvenli ve en meşru yer.

Evet, yarattığım çocuk kindar, husumet duyan, acımayan, öfkelenen ve zarar vermekten kendini geri koymayan bir karakter. Tam da gerçeğin zıttı gibi görülen hakikate eren bir ermiş de diyebiliriz. En çok kendi hakikatini bilen, ona saklanan ve hor görmek yerine hak görerek var olan bir ermiş.

Yaşadığımız bu yetişkin dünyada, bir çocuğun kendini her şeyden soyutlayarak, hiçbir şeyden etkilenmeyerek var olabileceğini düşünmek daha da büyük bir saflık ve çocukluk bence. Bu kadar çocuk olmak istemem.

"Delilik ve vahşet birbirinden kopuk değil"

Peki, tam olarak buradan hareketle, kanımca sinemada ya da edebiyatta çocuk karakter yazımının sıklıkla karşılaştığı bir sorun var; o da çocuk karakterlerin ya fazla yetişkin ya da fazla “bihaber”  yazılması. Senin çocuk karakterin, bir yandan yetişkinlere has denebilecek duyguları bir çocuğun nasıl yaşayacağını anlatırken, bir yandan da bunu gerçekten bir çocuğa has bir sorgulama diliyle yapabiliyor. Çocuk karakterinin dilini ve iç dünyasını nasıl oluşturdun?

Kolay olduğunu söyleyemem. Çocuğu düşündürmek daha kolay olsa da konuşturmak o kadar kolay değil. Her şeyi kabul eden değil, her şeyi sorgulayan ve idrak edemediği için de yer yer deliren, yer yer de vahşileşen bir çocuk yaratmak istedim.

Delilik ve vahşeti birbirinden kopuk görmüyorum. Hızlı bir yer değiştirme hâli olarak görüyorum. Ve bu yer değiştirme hâlinin yarattığım çocuk üzerindeki etkisini iki şekilde gerçekleştirebilirdim.

Birincisi dille. Dilin yer değiştirmesiyle. Yer yer basit bir çocuk dili kurup, yer yer de –çoğunlukla sabinin yükselişe geçtiği zamanlar- daha derin sorgulamaların olduğu ve delirmenin saldırganlığa evrildiği hâllerin anlatıldığı bir dil kurabilirdim. İnsanın üzerine yapışan her hâlin ilk dile yansıdığını düşünüyorum. Bu sadece sevinç ve öfke gibi uç hâller değil, aksine sığ bir durumda da aynı geliyor. Ve daim olan bu hâllerin sürekli değişmesi olduğundan dilin de sürekli değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle çocuğun dilini durgun bir şekilde değil, aksine sürekli bir akış hâlinde kurmaya çalıştım.

Yer değiştirmenin ikinci etkisi ise çocuğun gerçekle sürekli çarpışması hâlinde olabilirdi. Bir yandan masalla, hayalle, imgeyle yaşamına devam ederken ve tüm gerçekliği buyken; diğer yanda hakikatle terbiye edilmesi gerekiyordu.

Evet, gerçek her zaman olduğu gibi can yakar. Ve çocukların canı herkesten daha fazla yanar. Bu yüzden biraz da nasıl canını yakabilirim sorusunun güdülemesi ile hareket ettim diyebilirim. Sadece hayali değil, zorbalığı da yaşaması gerekiyordu. Yalanı, kandırılmayı, ihaneti, günahı yaşatma önceliği güttüm kendime.

Tüm karakteri kurarken ve onu konuştururken zihnimin arka yerinde bunlar vardı. “Bihaber” bir çocuk istemedim, bu nedenle de çocuğu kendi akranlarıyla haberdar ettim. Bunu salt korku/korkutma üzerinden yapmak yerine, çocuk için en bilinmezlerden biriyle cinsellikle yapmak istedim.

Peki nasıl yapmak istedin?

Cinselliği öğretmek gibi bir amaç gütmek yerine, öğrenmek istememe gibi bir yeri kaşımak istedim. Çocuğun zihnine düşen kurdeşen çoğu zaman da buradan besledi kendini. Başta taşra demiştik. Çocuğu taşradan ayırmadan, yaşadığı her hâli de “taşradaki yaşama hâli” şeklinde görerek kurguladım diyebilirim.

Evet, şimdi daha hakiki bir yanıt vereceğim yere geldim: seksi hayvani bir edim olarak algılamasını ve tüm husumetini de buradan besleyerek bir başka hayvana yöneltmesini istedim. Yarattığım çocuk aptal olmamalıydı, ama aynı zamanda anlamamalıydı. Taşranın hezeyanı yapmak istedim çocuğu.

"Cinsellik babanın anneye uyguladığı bir yaptırıma dönüşüyor"

Bu çocuk dünyaya nasıl geldiğini, yani seksi, annesinin bir “bedenden ibaret” olması anlatısı üstünden öğreniyor. Karakterin delirme ve kırılma anlarından biri de burası sanırım?

Evet, karakter için en büyük kırılma anlarından biri de burası. Anneyi bir bedenden ibaret görmenin yanı sıra, kullanılan ve “hor görülen” bir beden olarak görüyor. Arkasını beslediği bir suç ve günah damarı var. Başta masum olan annenin de aslında buna ortak oluşunun anlam bulmayışı ortaya çıkıyor.

Burada başka bir yere çekilmek istiyorum. Taşra serttir ve bu sertlik sadece fiziki konumlanış üzerinden değil en çok da kavramların kendilerini anlatış biçimleri üzerinden belirir. Dil sert olmasa bile ifade serttir. O nedenle şunu demem gerekiyor karakter için. Delirmesi sadece seksi bir edim olarak görmesi değil. Seksi bilmemesi de değil. Seksin onun için daha çok bir “sikiş” ifadesine/eylemine bürünmesi. Bir fantezi olduğunda seks olarak kabul edebileceğimiz bu kavram, çocuğun zihninde bir eylem hâlini aldığı için babasının annesine uyguladığı bir “yaptırıma” dönüşüyor.

Taşrada seksin fanteziden çok eylemden beslendiğini söylemek belki çok iddialı olacak ama bundan kendimi geri çekemiyorum. Sertlik sadece bu değil elbette, sertlik aynı zamanda bu eylemin anneye yapılmasından alıyor gücünü. Çünkü karakter kendini kenara çekip soyutlamıyor, yine hak görüyor, pay alıyor; “ben böyle mi doğdum?” diye sorgulamaya gidiyor ve bu eylemin bir parçası olduğu gerçeğiyle çarpışıyor. Bir noktada anne üzerinden yine bir pay anlaşması doğuyor babayla arasında.

Belki keskin, ama gerçek olan şu ki: babam anneme bunu nasıl yapar sorusu, benim yüzümden anneme "çıkıştı" sonucundan daha sert geliyor bana.

O zaman son olarak şunu sorayım; bu ilk ve tek romanın mı olacak?

Hayır, hatta bu soruyu çok daha daraltıp “bu baş karakteri çocuk olan ilk ve tek romanın mı olacak” deseydin, sana bir karıncadan bahsetmek isterdim (gülerek). Son soru dedin de, başından beri bekliyorum, “yazmak senin için ne ifade ediyor” diye sormayacak mısın? (gülerek)

Hiç düşünmeden onu soracaktım, düşününce vazgeçtim

(Gülerek) Teşekkür ederim. (TK/PT)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

09 Aralık 2017, Cumartesi

Tamer Karalar