Dil Terbiyesi!

Asıl vurgu yapılması gereken köprülerin hepten "atılmaması" meselesidir. Geride bırakılan dostlara, "neden bizim düşündüğümüz, dile getirdiğimiz gibi düşünmüyor, dile getirmiyor, vurgulamıyor, davranmıyorsunuz" üzerinden bir vurguda ısrardır.

Demokrasi kültürü yeterince olgunlaşmamış ülkeler sıkça "yol kazaları"na uğrarlar. Bu usuldendir.

Bizim ülkemizin son elli yılını, yani 1960'lardan bu yana geçen zaman dilimini öyle çok da derinlemesine değil! Şöyle kabaca tarihsel köşe başları itibarıyla incelemeye kalktığımızda örneklerini görebilmek mümkün!

1960, 1971 ve 1980 askeri müdahaleleri! Sonra yakın zamanda 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sadece dönemsel kavşak noktaları olarak bilinenler.

Bir de arada darbelerin hemen arifesinden dönülen sonradan medyaya yansıyınca haberdar olunanlar var tabii!

İşte bütün bu insanı bin bir eziyete, sıkıntıya, sürgünlere, mahpusluğa hatta ölümlere mecbur bırakan acı ıstırap dolu günlerin yine insanı farklı çözümlere zorlayan yönleri de var elbette.

Bu tür sıkıntılı dönemlerin öncesinde veya hemen sonrasında gündelik yaşama dair "koşulların zorluğu" sebebiyle kimileri çareyi geçici süreler için ülke dışına çıkmakta bulur... Bu da anlaşılır bir durumdur. Kimileri de gitmez, kalır, olabilecekleri göze alır, sonuçlarına katlanır.

Yıllar evvel "Amidalılar-Sürgündeki Diyarbekirliler"* kitabımı hazırladığımda bir süre Paris'te sürgün-mülteci hayatı yaşayan bir eski siyasi şahsiyet bana o yıllarını anlatırken şöyle demişti:

"12 Eylül 1980 sonrasında kaçak yollarla yurt dışına çıkmıştım. Fransa'ya kaçak yollardan girdikten sonra pasaportumu yırtıp atmıştım. Müracaat etmiştim Fransız vatandaşlığı için ama süre uzadıkça uzuyordu. Bir türlü karar çıkmıyordu. Bazen uzaktan bir köşe başından Paris'teki Türk Konsolosluğunu hasretle gözlüyordum. Birçok yurttaşım ellerinde pasaportlarıyla elçiliğin kapısından girip işlemlerini yaparak keyifle çıkıyorlardı.

"Bense bir 'kaçak' yersiz, yurtsuz, ülkesi olmayan biri olarak sadece uzaktan seyrediyordum. Sonra bir gün mevcut durumu hazmedeyip kendimce bir karar vererek dedim ki kendime; 'yahu! eğer böylesine kaçak-göçek yaşayacaksam gider kendi ülkemde İstanbul'da kendi halkımın arasında kaçak yaşarım. Yakaladıklarında atarlar içeri ne olacaksa olur. Burada, böyle her gün aynı acıyı yaşamaktansa...' Bir gemiye kaçak yollarla binip yine kaçak yollarla dönmüştüm ülkeye..." 

Tabii bu bir seçenek. Böyle bir hayatı, ya da bu kadar hırpalayıcı olmayanını da dünyanın bir dolu ülkesinden Avrupa diasporasını kimi kez yirmi, otuz yıl kalmayı göze alarak dünyanın bir dolu ülkesinden insanlar son iki yüz yıldır hep tercih etti...

 Bu kararlara ancak saygı duyulur. Sonuç da bireyin kendi tercihi. Benim burada asıl vurgu yapmak istediğim şu. Tümüyle bir gözlemden kaynaklanan bir vurgu. 21. yüzyılın artık vazgeçilmezi sanal dünya, internet üzerinden iletişim, haberleşme, medyayı kullanma.

Yurt dışında yaşamayı tercih edip de bir gün koşullar kendilerince tekrar yaşanmaya uygun olduğunda geri dönülünceye kadarki geçen zaman dilimi içinde hayatı yaşanabilir kılmaya yönelik çaba içinde olanları bir tarafa bırakıyorum.

 Ama bunların dışındaki kimilerinin dili çok sert! Bu da belki anlaşılabilir. Diaspora'da, ülkesinin dışında, uzağında yaşamak zorunda bırakılanın dili her daim sertliğini, "hoyratlığını", yer yer öfkesini dile getirir. Bu bir anlamıyla farklı bir "dışavurumdur." Bunun da kendine göre anlaşılır bir tarafı vardır elbette...

Kanımca asıl vurgu yapılması gereken köprülerin hepten "atılmaması" meselesidir. Geride bırakılan dostlara, arkadaşlara "neden bizim düşündüğümüz, dile getirdiğimiz gibi düşünmüyor, dile getirmiyor, vurgulamıyor, davranmıyorsunuz" üzerinden bir vurguda ısrardır. Hatta zaman zaman sitemdir, amiyane tabiriyle "hizadır"...

Sonuçta meramı anlatmanın en etkili yolu dildir. Dilin dost diye bildiklerinizi kırmamasıdır asıl mesele...

Gerisi mi, boşverin isterseniz... Bakın ben bile bu dille belki kimilerini kırmış olacağım, affola... (ŞD/NV)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

25 Şubat 2017, Cumartesi

Şeyhmus Diken