<?xml version='1.0' encoding='utf-8'?><rss version='2.0' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/'><channel><title>bianet</title><link>https://bianet.org/</link><description>Son Haberler</description><language>tr-TR</language><ttl>300</ttl><lastBuildDate>Tue, 09 Jun 2026 00:05:09 +0300</lastBuildDate><image><title>bianet</title><url>https://static.bianet.org/logos/bianet-logo.svg</url><link>https://bianet.org/</link></image><atom:link rel='self' type='application/rss+xml' href='https://bianet.org/rss/biamag'/><item><title><![CDATA[Sebahat Erdem: Her bireysel hikayenin içinde toplumsal gerçeklik bulunur]]></title><link>https://bianet.org/haber/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur-320222</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/06/05/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/sebahat-erdem-her-bireysel-hikayenin-icinde-toplumsal-gerceklik-bulunur-320222</guid><description><![CDATA[Kürtçe Tango benim için yalnızca bir albüm değil; yaşamaya, dönüşmeye ve yeni hikâyeler üretmeye devam eden bir sanat yolculuğu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın kalbini kayıtsız şartsız teslim aldığı şeyler vardır hayatta; şiir gibi, doğa gibi, resim gibi... Müzik de böyle bir yerde durur. Sesin inişli çıkışlı, o büyüleyici yatay serüveninde insan kendini zamanın ve mekânın ötesinde bulur. Onunla geçilmeyen su yatağı, çıkılmayan zirve kalmaz; rüzgâra meydan okunur, aşkın her hâli yaşanır ve yeri gelir, o ses bir direniş coşkusuna dönüşür. Müzik, sınırları ve yasakları aşan, baskı ya da hükümranlık tanımayan evrensel bir dildir. Yeryüzünün en kuytu köşesinden en bilinen meydanına sıçrar; en bildiğimiz yerden, en bilinmeyenin sesini dinler ve oraya ulaşır.</p>
<p>Eğer insanlığın aynı anda anlayıp hissedebildiği ortak bir dil varsa, bu kuşkusuz müziktir. Bu zamansız dilin ruhumuzda bıraktığı izleri, ezgileriyle hayatımıza değen sevgili Sebahat Erdem ile Xewnekî Nû – Kürtçe Tangolar’ı konuştuk. </p>
<p><strong>Sevgili Sebahat, tango ile Kürt müziğini birleştirme fikri nasıl doğdu? Bu iki kültür arasında sizi en çok şaşırtan benzerlik ne oldu?</strong></p>
<p>Kürt müziği ile tangoyu birleştirme fikri çok doğal gelişti. Çünkü iki müzik geleneğinin de temelinde göç, özlem, sevda, ayrılık ve hasret gibi evrensel duygular var. Tango, Arjantin’e göç eden insanların yalnızlığını ve aidiyet arayışını anlatırken; Kürt müziği de yüzyıllardır göçlerin, ayrılıkların ve memleket hasretinin sesi olmuştur.</p>
<p>Beni en çok şaşırtan şey, coğrafyaları çok uzak olsa da bu iki kültürün anlattığı hikâyelerin birbirine bu kadar yakın olmasıydı. Müzikal olarak da Kürt müziğindeki bazı makamların duygusal yapısı ile tangonun melodik dünyası arasında güçlü bir bağ olduğunu gördüm.</p>
<p>Bu yüzden Kürtçe Tango benim için yalnızca iki türün birleşmesi değil; farklı coğrafyalarda yaşayan insanların ortak duygularda buluşmasıdır.</p>
<p><strong>Müziğinizde “özlem” ve “sürgün” teması çok güçlü hissediliyor. Şarkılarınızda kişisel mi toplumsal hikâyeler mi ağır basıyor?</strong></p>
<p>Kürtçe Tango büyük ölçüde göçmenlik ruhuyla besleniyor. Şarkılarımda özlem, aşk, ayrılık ve hasret kadar direniş ve başkaldırı da yer alıyor. Çünkü göç yalnızca yer değiştirmek değil; insanın kimliği, hafızası ve aidiyet duygusuyla yeniden yüzleşmesidir.</p>
<p>Anlatılan hikâyeler bazen kişisel görünse de çoğu zaman daha geniş bir toplumsal deneyime dayanır. Bir insanın aşkı, ayrılığı ya da özlemi; yurdundan uzak düşmüş birçok insanın ortak duygusuna dönüşebilir. Bu nedenle eserlerimde kişisel ve toplumsal hikâyeler birbirinden ayrılmaz.</p>
<p>Kürtçe Tango benim için hem kendi duygularımı anlatmanın hem de göçmenlerin, sürgünlerin ve aidiyet arayan insanların ortak sesini duyurmanın bir yoludur.</p>
<p><strong>Hem geleneksel Kürt müziğine hem de batı müzik formlarına dokunuyorsunuz. Bütün bu mirasa dair estetik bakış açınız nasıl bir yaklaşımı barındırıyor?</strong></p>
<p>Ben müziği sınırları olan bir alan olarak görmüyorum. Müzik, farklı kültürlerin, hafızaların ve hikâyelerin birbirine dokunduğu büyük bir buluşma alanı. Bu nedenle geleneksel Kürt müziğine bağlı kalırken tango, klasik müzik ve batı müziği formlarından da besleniyorum.</p>
<p>Estetik yaklaşımım, gelenekten kopmadan yeniyi aramak üzerine kurulu. Bir kültürü korumanın onu dondurmakla değil, yaşatmak ve yeniden yorumlamakla mümkün olduğuna inanıyorum. Ud, lavta ve perküsyon gibi geleneksel tınılar; piyano, kontrbas, trompet ve bandoneonla buluşunca ne tamamen doğulu ne de batılı olan özgün bir dil ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ben bunu bir kolajdan çok, kültürler arasında kurulan samimi bir diyalog olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Beste yapmayı da çok önemserim. Sizi besteye iten ana öğe nedir? Ruhsal bir dinamizm midir beste yapmak?</strong></p>
<p>Benim için beste yapmak, ruhun kendini ifade etme biçimlerinden biri. Bazen bir duygu, bazen bir özlem, bazen de yıllardır içimde taşıdığım bir hikâye beni besteye götürür. Göçler, ayrılıklar, karşılaşmalar, sevdalar ve insanın kökleriyle kurduğu bağ müziğime ilham verir.</p>
<p>Evet, beste yapmak benim için güçlü bir ruhsal dinamizmdir. İnsan bazen kelimelerle anlatamadığını bir melodiyle anlatabilir. Ben de içimde biriken duyguları çoğu zaman notalarla dışarı aktarırım.</p>
<p>Bestelerimde hafıza, aidiyet, aşk, özlem ve insanın kendini arayışı önemli yer tutar. Müziğin yalnızca kulağa değil, kalbe ve ruha da dokunması gerektiğine inanıyorum.</p>
<p><strong>Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretim yapmak nasıl bir deneyim? Zorlukları ne?</strong></p>
<p>Avrupa’da bir Kürt sanatçı olarak üretmek değerli ama zorlukları olan bir deneyim. Özellikle bağımsız ve henüz geniş kitlelerce tanınmayan bir sanatçı için ekonomik koşullar oldukça zorlayıcı. Albüm yapmak, konser organize etmek, müzisyenlerle çalışmak, tanıtım yürütmek ve sahne bulmak ciddi emek ve kaynak gerektiriyor.</p>
<p>Bugün kültür sanat alanında görünürlük çoğu zaman popülerlik üzerinden şekilleniyor. Tanınmış sanatçılar festivallere daha kolay davet edilirken, yeni ve bağımsız sanatçıların kendilerine alan açması daha fazla sabır istiyor.</p>
<p>Buna rağmen üretmeye devam ediyorum. Çünkü müzik benim için yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir ifade biçimi ve kültürel sorumluluk. Kürtçe Tango gibi özgün projelerin yolu kolay değil; ama samimi ve özgün sanatın er ya da geç kendi dinleyicisini bulacağına inanıyorum.</p>
<p><strong>Dijital dönüşümün müziğin sadece yeni ve görsel dünyayla algılanmasına götüren yolunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Dijital dönüşümün müziğe sağladığı imkânları inkâr edemeyiz. Ancak bu sürecin müziğin ruhunu ve insani yanını zayıflattığını düşünüyorum. Bugün her şey çok hızlı tüketiliyor; şarkılar dinlenmekten çok izleniyor, duygular ise çoğu zaman algoritmalara göre şekilleniyor.</p>
<p>Müzik dünyasında artan bir mekanikleşme hissediyorum. Teknoloji kusurları düzeltiyor, sesleri mükemmelleştiriyor; fakat bazen o kusurların içindeki insan ruhunu da yok ediyor. Oysa bir yorumcunun nefesi, sesindeki titreme ya da kırılganlık şarkının gerçek duygusunu taşıyabilir.</p>
<p>Ben müziğin özünde insan hikâyesi olduğuna inanıyorum. Dijital çağda bile insan hâlâ içindeki yaraya dokunan bir ses, kendisini anlatan bir melodi arıyor. Müziğin gerçek gücü teknolojisinde değil, kalbe dokunabilmesinde saklıdır.</p>
<p><strong>Önümüzdeki dönemde neler var heybenizde? Yeni klipler mi yoksa farklı çalışmalar mı göreceğiz?</strong></p>
<p>Önümüzdeki dönem benim için heyecan verici olacak. Temmuz ayında Amed’e giderek albümümün ikinci klibini çekeceğiz. Görüntü yönetmenim Kerem Çelik ve ekibiyle birlikte, müziğin duygusal dünyasını güçlü bir sinematografik anlatımla buluşturmak istiyoruz.</p>
<p>Bu klipte yalnızca bir şarkıyı görselleştirmeyi değil; hafıza, izler, göç, özlem ve insanın içsel yolculuğu gibi temaları da estetik bir dille anlatmayı hedefliyoruz. Amed’in tarihi dokusu ve kültürel hafızası bu anlatının önemli bir parçası olacak.</p>
<p>Ayrıca Kürtçe Tango projesini farklı ülkelerde sahneye taşımak için çalışmalarımız sürüyor. Yeni konserler, klipler ve farklı disiplinlerle buluşacak projeler üzerinde çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Müzik dışında hayatınızda neler var?</strong></p>
<p>Müzik hayatımın merkezinde olsa da yaşamım yalnızca müzikten ibaret değil. Dans, tiyatro, sinema ve görsel sanatlar her zaman ilgi duyduğum ve üretimlerimi besleyen alanlar oldu. Özellikle müzik ile hareket arasındaki ilişki beni çok etkiliyor; tango ile kurduğum bağda bunun büyük payı var.</p>
<p>Bunun yanında kültürel ve sosyal projelerde yer almaya önem veriyorum. Kadınların, göçmenlerin ve farklı kültürlerden insanların sanat yoluyla kendilerini ifade edebilmelerine katkı sunan çalışmaları değerli buluyorum.</p>
<p>Seyahatler de hayatımda önemli bir yer tutuyor. Yeni şehirler, insanlar ve kültürlerle karşılaşmak bana ilham veriyor. Bazen bir sokak, bazen bir hikâye ya da tanıştığım biri yeni bir bestenin başlangıcı olabiliyor.</p>
<div class="box-1">
<h3>Albümden dinleme önerisi</h3>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/McuOUwdd_mY?si=cFWv2M8mIU_sPZRK" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
</div>
<p>(BC/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Şimdi Ahmet Telli zamanı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/simdi-ahmet-telli-zamani-320252</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/simdi-ahmet-telli-zamani.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/simdi-ahmet-telli-zamani-320252</guid><description><![CDATA[Ahmet Telli’nin şiirini güçlü yapan şeylerden biri hayatla şiir arasına mesafe koymamasıdır. Onun dizeleri şiir gibi görünmek için kurulmaz. Bu yüzden onun şiirini okuyanlar çoğu zaman estetik bir gösteriyle değil, insan sesiyle ve rol yapmayan bir yürekle karşılaşır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Telli, sadece şiirde değil; değerlerde, vicdanda ve insan kalmada da ısrardır.</p>
<p>Hayata soldan bakmaya başladığımdan beri bildiğim, şiirini tanıdığım bir insandır o. Açık söylemek gerekirse ben de şair ve şiir enflasyonundan rahatsız olanlardanım. Şiir olmayan şiirler, şair olmayan şairler nedeniyle zaman zaman şiire de şaire de haksızlık ettiğim olmuştur. Ama Ahmet Telli benim için bu tartışmanın tamamen dışındadır.</p>
<p>Çünkü bazı insanlar yalnızca eserleriyle değil, temsil ettikleri değerlerle de yaşarlar.</p>
<p>Bazı şairler yalnızca şiir yazar, bazılarıysa bir kuşağın ruh hâlini ve değerlerini taşır.</p>
<p>Ahmet Telli ikinci türdendir.</p>
<p>Onun şiiri kitap sayfalarından çok insanların hayatında yaşar. Bir meydanda sloganın içinden geçer, bir meyhane masasına oturur, yağmurlu bir Ankara akşamında yürür, sonra bir gençlik fotoğrafının kenarında belirir. Bir tutsağın voltasına katılır, düşsel firarına yardım ve yataklık eder.</p>
<p>Çünkü Ahmet Telli şiiri okunmakla kalmaz; yaşanır, hatırlanır, paylaşılır ve taşınır.</p>
<h3>Ölçülerin kaybolduğu çağda</h3>
<p>Bugün Ahmet Telli’den söz etmek yalnızca şiiri konuşmak değildir. Çünkü yaşadığımız çağ biraz da ölçülerin kaybolduğu bir çağdır. Söz çoğalıyor ama anlam azalıyor. Görünürlük artıyor ama derinlik eksiliyor. Herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten bir şey söylüyor. Şiir de bundan payını alıyor.</p>
<p>Kitaplar çoğalıyor, etkinlikler çoğalıyor, dizeler sosyal medyada dolaşıyor ama bazen insan bütün bu kalabalığın içinde şiirin kendisini arıyor. Çünkü şiir yalnızca dizeleri yan yana getirmek değildir.</p>
<p>Bir bakış biçimidir.</p>
<p>Bir vicdan biçimidir.</p>
<p>Bir insanlık hâlidir.</p>
<p>Bir dünya görüşüdür.</p>
<p>Tam da bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı.</p>
<h3>Şiir hayatın abartılı hâli değil, kendisidir</h3>
<p>Belki de onun şiirini anlatmak için önce şiirin ne olduğuna dönmek gerekir.</p>
<p>Şiir gerçekten nedir?</p>
<p>Bir süs müdür?</p>
<p>Bir süsleme mi?</p>
<p>Dilin estetik oyunu mu?</p>
<p>Abartılı duyguların şatafatlı anlatımı mı?</p>
<p>Kelime oyunu mu?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Şiir bazen insanın içindeki en sahici yere dokunabilen tek dildir. Tarkovski’nin dediği gibi</p>
<p><em>“Çocukluğun bittiği an şiir başlar.”</em></p>
<p>Çünkü şiir biraz da insanın dünyayı ilk kez kaybettiği yerde başlar. Ahmet Telli şiiri tam bu eşikte durur.</p>
<p>Hem kırgınlığın içinde,</p>
<p>Hem umudun kıyısında.</p>
<h3>Şiir çoğaldı, şairlik azaldı </h3>
<p>Ahmet Telli’nin şiirini güçlü yapan şeylerden biri hayatla şiir arasına mesafe koymamasıdır. Onun dizeleri şiir gibi görünmek için kurulmaz. Yaşanmışlık taşır.</p>
<p>Bu yüzden onun şiirini okuyanlar çoğu zaman estetik bir gösteriyle değil, insan sesiyle ve rol yapmayan bir yürekle karşılaşır.</p>
<p>Şiir onun için bir kaçış alanı değildir. Hayatın tam içine açılan bir kapıdır. Bu nedenle aşk da onda gerçek bir şeydir.</p>
<p>Acı da.</p>
<p>Dayanışma da.</p>
<p>Kavga da.</p>
<p>Yalnızlık da.</p>
<p>Ve hepsi aynı şiirin içinde birbirine değebilir.</p>
<p>Bir Ahmet Telli dizesinde hem bir sevgiliye seslenilir hem bir şehre hem de bir memlekete. Hem bir dosta hem kaybedilmiş yıllara. Çünkü onun şiirinde insan parçalanmaz. Bugün şiirin giderek daha bireyci, daha gösterişli, daha “kişisel marka” merkezli bir yere savrulduğu söylenebilir. Oysa Ahmet Telli şiiri tam tersine ortak bir duygu alanı kurar. Şairin kendisini değil, insanı büyütmeye çalışır. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar çok insan onun dizelerinde kendini bulabiliyor.</p>
<h3>İnsanın içindeki devrim</h3>
<p><em>“Şiir doğası gereği devrimcidir” </em>der Octavio Paz.</p>
<p>Ahmet Telli’nin şiiri bu sözü doğrular ama bunu slogan üzerinden yapmaz. Onun şiirindeki devrimcilik önce insanın içinde başlar.</p>
<p>İnsanın içindeki iyiyi, şefkati, vicdanı, dayanışma duygusunu, umut etme kapasitesini koruyabilmek…</p>
<p>İşte Ahmet Telli şiirinin asıl direnci burada yatar.</p>
<p>Mahmud Derviş’in söylediği gibi</p>
<p><em>“Şiir bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir.”</em></p>
<p>Ahmet Telli şiiri de tam olarak bunu yapar.</p>
<p>İnsanın içindeki sertliği çözer.</p>
<p>Yalnızlığı azaltır.</p>
<p>İnsanı yeniden başkasının acısına yaklaştırır. Bu nedenle onun şiirinde “yoldaş” sözcüğü yalnızca politik bir kavram değildir.</p>
<p>Bir insanlık biçimidir.</p>
<p>Birlikte yürümek, birlikte üzülmek, birlikte direnmek…</p>
<p>Onun şiirinde devrimcilik biraz da budur.</p>
<h3>Ankara, yağmur ve hafıza</h3>
<p>Her büyük şairin bir ruh coğrafyası vardır.</p>
<p>Ahmet Telli’ninki biraz Ankara’dır,</p>
<p>biraz bozkır,</p>
<p>biraz yağmur,</p>
<p>biraz gece yürüyüşü.</p>
<p>Onun şiirinde şehirler yalnızca mekân değildir; hafızadır. Kızılay, sokaklar, meyhaneler, eski dostlar, kaybedilmiş insanlar… Hepsi şiirin içinde yaşamaya devam eder. Çünkü Ahmet Telli biraz da unutmamak için yazar. Şiiri bu yüzden bir hafıza taşıyıcısıdır. Ama bu hafıza öfkeyle değil, insan sıcaklığıyla korunur. Onun şiiri bağırmaz. İçten içe yankılanır. Belki de bu yüzden dizeleri yıllar sonra bile birinin omzuna dokunuyormuş hissi bırakır.</p>
<h3>Ahmet Telli neden hâlâ okunuyor?</h3>
<p>Çünkü onun şiiri bir dönemin modasına ait değildir. İyi şiirin temel özelliklerinden biri budur. Yazıldığı zamanı aşabilmek. Bugün yirmili yaşlarındaki bir genç de onun dizelerinde kendine ait bir şey bulabilir. Çünkü Ahmet Telli yalnızca kendi kuşağını anlatmaz. </p>
<p>Aşkı anlatır.</p>
<p>Yalnızlığı anlatır.</p>
<p>Yenilgiyi anlatır.</p>
<p>Dostluğu anlatır.</p>
<p>İnsanın kırılganlığını anlatır.</p>
<p>Ve bütün bunları yaparken okuruna yukarıdan bakmaz.</p>
<p>Belki de bu yüzden onun dizeleri ezberlenmekten çok hatırlanır.</p>
<h3>Şiir insanı ayağa kaldırabilir mi?</h3>
<p>Bugünün insanı giderek yalnızlaşıyor. Kalabalıkların içinde bile korunaksız.</p>
<p>Tam da böyle bir çağda şiir hâlâ gerekli mi?</p>
<p>Ahmet Telli’ye bakınca bu sorunun cevabı evet oluyor. Çünkü şiir bazen gerçekten insanı ayağa kaldırır.</p>
<p>Bir dize,</p>
<p>bir akşam vakti,</p>
<p>bir kitap sayfası,</p>
<p>bir ses tonu…</p>
<p>Ve insan yeniden kendine dönebilir.</p>
<p>Bu yüzden şiir yalnızca estetik değildir.</p>
<p>Ruhsaldır.</p>
<p>Etiktir.</p>
<p>İnsanidir.</p>
<p>Leopold Senghor’un dediği gibi</p>
<p><em>“Şiir dünyanın umududur.”</em></p>
<p>Ahmet Telli şiiri de tam burada, karanlığı inkâr etmeden umudu koruyan yerde durur.</p>
<p>Ahmet Telli bir ölçüdür</p>
<p>Bazı insanlar başarılarıyla hatırlanır.</p>
<p>Bazıları eserleriyle.</p>
<p>Bazıları ise temsil ettikleri değerlerle.</p>
<p>Ahmet Telli biraz da bu son gruba dahildir.</p>
<p>Çünkü onun önemi yalnızca yazdığı kitaplarda değildir.</p>
<p>Bir hayat boyunca korumaya çalıştığı değerlerdedir.</p>
<p>İnsana inanmak.</p>
<p>İnceliği savunmak.</p>
<p>Vicdanı küçümsememek.</p>
<p>Dayanışmayı romantik bir kelime olmaktan çıkarıp yaşanabilir bir değer olarak görmek.</p>
<p>Belki de bugün Ahmet Telli’ye dönüp bakmamızın nedeni budur.</p>
<p>Şiirin ne olduğunu yeniden öğrenmek için değil yalnızca.</p>
<p>İnsanın ne olabileceğini yeniden hatırlamak için.</p>
<h3>Şairin adını aşan şiir</h3>
<p>Bir süre sonra büyük şairler yalnız kendilerine ait olmaktan çıkar. Dizeleri insanların hayatına karışır. Kimin nerede okuduğu unutulur ama bir mısra yaşamaya devam eder. Ahmet Telli de bu şairlerdendir. Onun şiiri artık yalnızca onun değildir. Gençliğini bir kitaba iliştirmiş insanların, yağmurlu şehirlerde yürüyenlerin, dostlarını özleyenlerin, aşkı hâlâ incelik kabul edenlerin şiiridir.</p>
<p>Belki de gerçek şiir budur; Şairin adını aşabilen şiir. Ve Ahmet Telli, Türkiye’de bunu başarabilmiş ender şairlerden biridir.</p>
<h3>Ve belki bu yüzden…</h3>
<p>Dünya sert ve kötü olabilir. Kötülük daha görünür olabilir. Gürültü hakikatin önüne geçebilir. Ama insan yine de inceliğini koruyabilir. Yine de dostluğa inanabilir. Yine de bir başkasının acısına yaklaşabilir. Ahmet Telli’nin şiiri yıllardır bize bunu söylüyor. Belki de bu yüzden şimdi Ahmet Telli zamanı. Çünkü bazı şairler yalnızca şiir yazmaz. Bir çağın unutmaması gereken şeyleri de hatırlatırlar.</p>
<p>(MY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Meğerse sahipsizmiş memleket!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/megerse-sahipsizmis-memleket-320234</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/megerse-sahipsizmis-memleket.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/megerse-sahipsizmis-memleket-320234</guid><description><![CDATA[Kentin merkezi ve çeperleri ile bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihi kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak; bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba bold kalemle çizmeli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Farkındayım, başlık bir miktar provokatif oldu. Ama bu ifade maalesef herkesin dilinde pelesenk. En çok da bu ara kimin ağzını açsan, dinlemeye kalksan; dert anlatarak, “Ne olacak bu hâl! Memleket sahipsiz kardeşim.” diyor…</p>
<p>Dokuz günlük Kurban Bayramı tatili süresi tek değil! Bir hafta öncesini de artı olarak üzerine eklersek, 15 günü bulmuş oldu şehrin kadim mekânlarının insan eliyle taammüden cinayete kurban gidiş hâl ü ahvali…</p>
<p>Geçtiğimiz hafta başı Güneydoğu Ekspres gazetesine yukarıdaki paragraf eksenli bir yazı yazdım. Yazı yayımlandıktan sonra çokça geri dönüş oldu. Ezici çoğunluk olumluydu ve tez vakitte yetki ve sorumluluk sahibi olan şahsiyet ve kurumların olaya el koyarak müdahil olmaları gerektiği konusunda âdeta hemfikir olduklarını ifade ettiler.</p>
<p>Kentin birçok yerinde kamunun ortak kullanımına ait alanların; cadde, sokak, meydan, park, kaldırım gibi yerlerin artık alenen ve kendilerine aitmiş gibi işgallerinden; ben tarihî ve kültürel mirasa ait olması nedeniyle odağa sadece Suriçi’ni almıştım.</p>
<p>Doğrusu, işin görünür ve yansıyan yüzüne projektörü tutmuşken; yukarıda andığım yazıyı okuyan ve sahada iş yeri olan kimi şahsiyetler, kamuoyunun bilmediği kimi durumları da sözlü olarak itiraf ettiler.</p>
<p>Evet, meselenin bir yanı artık neredeyse her birinin yeri her akşamüzeri sabitleşen seyyar satıcılarsa, öbür yönü de iş yeri sahipleri elbette.</p>
<p>Gün boyu iş yerinin önündeki kaldırımın en az üçte birini, kimileri yarısını, işgal ederken; akşam saatlerinde de iş yerini kapadıktan sonra seyyar satıcılara uzatma kablosu ile elektrik veren, hatta gece boyunca iş yerinin önündeki kaldırımı kiraya verenlerin olduğunu anlattılar.</p>
<p>Yani mesele bu denli vahim. Öylesine yerleşik, artık sabitleşen bir seyyarlık var ki! Kimi iş yerleri de “seyyar gelmesin” diye kendi işgalini mazur görüp göstermeyi hak gören bir pozisyonda.</p>
<p>Ve işin tuhaf tarafı, bütün bu kent adına kötü ve olumsuz görüntü, kenti yönetme sorumluluğunu üstlenen atanmış ve seçilmiş şahsiyet ve kurumların gözleri önünde vuku buluyor.</p>
<p>Arada bir kadim Suriçi’nin ana caddesinde görünen yetkili ve sorumlu şahsiyetler, ne hikmetse ellerinde kahve cezvesi ve tek kullanımlık karton bardaklardaki kahve ikramı yaparak kaldırım üzerinde yol kesen çığırtkan satıcının ikramına da sempatiyle yaklaşabiliyor. Ya da kaldırım üzerinde halka tatlı veya Lübnan künefesi, hatta şırdan yapıp satana şöyle bir bakıp selamı da ihmal etmeden geçerek yoluna devam ediyor.</p>
<p>Maalesef ve de üzülerek; 2015, 3 Temmuz’undan bu yana on bir yıldır UNESCO’nun tarihî ve kültürel miras kalıcı listesine dâhil edilen Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri ile ünlenen şehr-i kadim, evet, bu durumda.</p>
<p>Elbette Surlar ve Hevsel derken tabii ki bunu komple bir alan yapısallığı ekseninde düşünmek gerek. Hevsel Bahçeleri’ni nasıl kutsiyeti olan Dicle Nehri ve On Gözlü Köprü’den ayrı düşünemezsek, kadim surları da Suriçi’ndeki caddesi, sokağı ve tarihî mekânlarından ayrı düşünmemek gerekiyor.</p>
<p>Israrla ve altını çizerek ifade etmek gerekir ki şehri yöneten kurumlar arasında bir yönetim krizi ve boşluğu olduğunun artık herkes farkında. O denli farkında ki bu durum artık basına, sosyal medyaya da görsel videolarıyla yansıdı. Turizm Bakanlığınca kiraya verilen kimi sur burçlarında yapılan usulsüzlüklerin ve ruhsatsız işletmelerin durumu bizzat belediye başkanı tarafından itiraf edilerek kurumsal iş birliklerinin altı çizildi.</p>
<p>“Kent bahçesi” olarak dizayn edilen Surların doğu yakası, güneyden kuzeye doğru Mardinkapı’dan Dağkapı’ya kadar sur dış duvarları yönündeki yürüyüş güzergâhı üzeri, her elli, yüz metrede bir seyyar ama artık sabit çay-kahve satıcılarınca işgal altında. Kimi yerlerdeki sur duvarlarının dibi de mekâna dönüşmüş. Şimdi birileri çıkıp sormaz mı: “E, madem bu işgalcilere göz yumacaktınız ise biz oralarda iki göz odada barınıyorduk, niye elimizden alıp yıktınız?” diye!</p>
<p>Kentin merkezi ve çeperleriyle bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihî-kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak, bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba kalın kalemle çizmeli.</p>
<p>Bu konuda iş yerleri üyeleri olduğu için TSO ve DESOB, yani ticaret ve esnaf odaları başta olmak üzere 113 katılımcısı olan Diyarbakır Kent Platformu’na da sorumluluk ve görev düşüyor. Her fırsatta basın açıklaması yapan, şehrin neredeyse bütün sivil bileşenlerinin üyesi olduğu “Kent Platformu” bu konuda neden suskun kalıyor, anlamış değilim. Yoksa sorunu müdahil olacak kadar yeterince önemli görmüyor mu?</p>
<p>Doğrusu, valiliği ve belediyeleri sorumlu ve yetki sahibi kurumlar olarak birlikte davranıp kentin bu can alıcı sorununu çözmeye davet ederken, günümüzde artık hayli yaptırım gücü olduğuna inanılan ve öyle de olan sivil toplum kuruluşlarının oluşturdukları yapıların da bu gibi can alıcı durumlarda kararlı desteği şart ve olmazsa olmaz…</p>
<p>Bu yapılmazsa vallahi şehir zaten pejmürde rantiyenin elinde PÂYMAL olmuş durumda. El atılmazsa geri dönülmez bir rotaya girer ve mafyatik bir kaosa teslim olunur. Ki bunun ipuçları da kendini hissettiriyor zaten…</p>
<p>Bizler galiba kadim zamanlardan bize miras kalan ve göz ışığımız, ana rahmimiz misali korumamız gereken şehrin zarafetini yitirmeyi moderniteye peşkeş çektik. Geleneği yok sayan modernitenin hiçbir gelecek vaat edeceği yok maalesef.</p>
<p>Bu sebeple zarafet güzeldir ey ahali! Hele hele toplu yaşam alanını seçmiş ve orada yaşayıp yaşlanmaya karar vermiş, bir de “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusunu her daim kendinize rehber edinmiş iseniz eğer…</p>
<p>(ŞD/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Küresel iklim krizi çalışma hayatını yeniden şekillendiriyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor-320255</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kuresel-iklim-krizi-calisma-hayatini-yeniden-sekillendiriyor-320255</guid><description><![CDATA[Esnek çalışma saatleri gibi çözümler, işçilerin ücret ve haklarında kesintiye yol açmamalı, aksi halde iklim krizinin bedeli en kırılgan gruplara ödetilmiş olur.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler aşırı sıcağa karşı işverenlere ağır hukuki yaptırımları devreye sokarken, Avrupa’da ve ABD’de bunlar henüz taslak halinde. Türkiye'de ise mevzuat boşluğu ve bağlayıcı kuralların eksikliği işçi ölümlerini artırıyor. Uzmanlar, işçi sağlığını merkeze alan acil yasal düzenlemeler çağrısında bulunuyor.</p>
<p>Milyarlarca çalışanın sağlığını ve verimliliğini tehdit eden iklim krizi, dünya genelinde iş güvenliği yönetmeliklerinde köklü bir dönüşümü tetikliyor. Art arda kırılan sıcaklık rekorları ve artan aşırı hava olayları, sadece tarım ve inşaat gibi sektörleri değil, aynı zamanda beyaz yakalı ofis çalışanlarını da yeni düzenlemelerin merkezine yerleştiriyor.</p>
<h3>️Küresel ısıtma iş sağlığını yeniden tanımlıyor</h3>
<p>Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre 2.4 milyardan fazla işçi aşırı sıcağa maruz kalıyor. Araştırmalar, sıcaklığın 19°C'nin üzerindeki her bir derecelik artışının verimlilikte ortalama %2.3'lük bir düşüşe neden olduğunu gösteriyor. Bu durum, sadece küresel ekonomiyi değil, aynı zamanda işçilerin fiziksel sağlığını da tehdit ediyor.</p>
<p>Bu tehdide karşı, dünya genelinde işverenlerin yükümlülüklerini artıran yeni düzenlemeler gündemde. İşte dünyanın dört bir yanından örnekler:</p>
<p><strong>Japonya:</strong> 2024 yılında iş yerlerinde sıcak çarpması nedeniyle 31 işçinin hayatını kaybetmesi ve 1.257 kişinin yaralanmasının ardından çalışanları korumak için 1 Haziran 2025'te yürürlüğe giren yeni düzenleme, bu alanda ulusal düzeyde politika uygulayan nadir ülkelerden biri olarak Japonya’yı öne çıkarıyor. Daha önceki "tavsiye" niteliğindeki kuralları, "cezai yaptırım içeren yasal bir zorunluluk" haline dönüştüren bu düzenlemeyle, işverenlere iki temel yükümlülük getiriliyor: Birincisi, çalışanların kendi semptomlarını veya bir iş arkadaşlarındaki belirtileri derhal bildirebilecekleri bir erken uyarı sistemi kurmak; ikincisi ise, bir vaka durumunda uygulanacak adımları (işten uzaklaştırma, soğutma, hastaneye sevk gibi) içeren bir acil müdahale planı hazırlamak. Özellikle inşaat ve imalat gibi yüksek riskli sektörlerde geçerli olan bu kurallara uymayan işverenler, 500.000 Yen (yaklaşık 120.000 TL) para cezası ile karşı karşıya kalabilecek.</p>
<p><strong>Güney Kore: </strong>17 Temmuz 2025'te yürürlüğe giren düzenleme, işverenlere aşamalı yükümlülükler getiriyor. 31°C eşiğinde, işverenler öncelikle soğutma/ havalandırma sistemleri kurmak veya çalışma saatlerini ayarlamak zorunda; bu önlemler yetersiz kalırsa periyodik molalar devreye giriyor. Isı indeksinin 33°C'yi aştığı durumda işveren, her iki saatlik çalışma için en az 20 dakika ücretli mola vermekle yükümlü kılınıyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenlere ağır para cezaları uygulanırken; bir işçinin bu kuralın ihlali sonucu hayatını kaybetmesi halinde işveren, 7 yıla kadar hapis veya 100 milyon Won (yaklaşık 2.5 milyon TL) para cezası ile karşı karşıya kalabiliyor. Düzenlemenin en büyük eleştirisi ise, yasal olarak "işçi" statüsünde sayılmayan platform çalışanları, kuryeler ve teslimat görevlilerini kapsam dışı bırakması.</p>
<p><strong>Avrupa Birliği: </strong>ETUC (Avrupa Birliği Sendikalar Konfederasyonu), Mart 2025'te kabul ettiği bir kararla (resolution) Avrupa Komisyonu'ndan aşırı sıcaklara karşı bağlayıcı bir direktif çıkarmasını talep etti. Söz konusu kararda, AB genelinde iş türüne ve yoğunluğuna göre belirlenecek maksimum sıcaklık eşiklerinin aşılması durumunda çalışmaların durdurulması gerektiği savunuluyor. Direktif talebine göre işverenler; düzenli dinlenme molaları, içme suyu erişimi, gölgelik alanlar ve yüksek koruma faktörlü güneş kremi gibi kişisel koruyucu ekipman sağlamakla yükümlü tutulacak. Metinde, çalışmaların durması halinde işçilere yönelik bir ücret güvence planı kurulması "değerlendirilmesi gereken" bir seçenek olarak sunuluyor; ancak bu düzenlemenin iş sağlığı ve güvenliği direktifinin kapsamına girip girmeyeceği henüz netleşmedi. İşverenler aynı zamanda sıcaklık, nem ve güneşe maruz kalma gibi faktörleri kapsayan zorunlu ısı risk değerlendirmeleri yapmakla yükümlü olacak. Direktif özellikle açık havada ve güvencesiz koşullarda çalışanları, göçmen ve mevsimlik işçileri kapsayacak biçimde tasarlanıyor. Öte yandan bu karar, henüz bir direktif taslağı değil; ETUC'un Avrupa Komisyonu'na yönelik talepler bütünü. Direktifi hazırlama ve yürürlüğe koyma yetkisi Komisyon'a ait olup mevcut çerçevede herhangi bir bağlayıcı yasal düzenleme bulunmuyor.</p>
<p><strong>ABD:</strong> 31 Temmuz 2025'te OSHA (İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi) tarafından teklif edilen düzenleme, yürürlüğe girdiği takdirde hem açık hem de kapalı alan çalışanları için ilk federal ısı koruma standardı olacak. Öneriye göre işverenler, bir Sıcak Yaralanması ve Hastalığını Önleme Planı (HIIPP) hazırlamak zorunda. 80°F eşiğinde, saatte 1 litre soğuk su, gölgeli/klimalı dinlenme alanları, yeni çalışanlar için alıştırma (aklimatizasyon) planları ve kapalı alanlarda hava akışını artırıcı önlemler gerekiyor.</p>
<p>90°F "Yüksek Sıcaklık Tetikleyicisi"nde ise buna ek olarak her 2 saatte bir 15 dakikalık ücretli mola, zorunlu arkadaş (buddy) sistemi veya sıcaklık güvenliği koordinatörü gözetimi ile su içme ve mola hatırlatması yapan bir tehlike uyarı sistemi devreye giriyor. Ayrıca tüm çalışanlara başlangıç ve yıllık tazeleme eğitimi verilmesi şart koşuluyor. Düzenleme henüz teklif aşamasında olup, yürürlük tarihi belirsizliğini koruyor.</p>
<p><strong>Avustralya: </strong>Sendikalar Isı Standardı İstiyor - Avustralya Sendikalar Konseyi (ACTU), Safe Work Australia kurumundan, tanımlanmış sıcaklık eşiklerinde işin durdurulmasını zorunlu kılacak ulusal bir ısı düzenlemesi getirmesini talep ediyor.</p>
<h3>Esnek çalışma zorunluluğu</h3>
<p>İngiltere Sendikalar Kongresi (TUC), aşırı sıcak havalarda işverenleri esnek çalışma saatleri sunmaya çağırıyor. TUC’a göre, yoğun saatlerde yapılan seyahat, bunaltıcı sıcaklık ve kalabalık ulaşım araçlarında çalışanların sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Bu nedenle işverenlerin, çalışanların daha erken başlayıp daha erken bitirmesi veya daha geç başlayıp daha geç çıkması gibi esnek düzenlemeler yapması gerektiği belirtiliyor. Mümkün olan durumlarda evden çalışma imkanı da bu çağrının bir parçası. TUC ayrıca, iç ortam sıcaklığının 24°C’yi aştığında işverenlerin harekete geçmesi, 30°C’yi (ağır işlerde 27°C’yi) geçtiğinde ise çalışmaların tamamen durdurulması için yasal bir düzenleme yapılmasını da talep ediyor. Ancak bu talepler henüz bağlayıcı birer yasal zorunluluk haline gelmiş değil; süreç işveren örgütleri ve hükümetle görüşmelere devam ediyor.</p>
<p>Hindistan’da ise Çalışma ve İstihdam Bakanlığı, Nisan 2025’te tüm eyaletlere yayınladığı resmi uyarıyla çalışma saatlerinin yeniden planlanmasını tavsiye etti. Bu tavsiye, yalnızca inşaat, tarım, madencilik gibi fiziksel ağırlığı yüksek sektörlerle sınırlı kalmayıp, beyaz yakalı çalışanların da bulunduğu çeşitli sektörleri kapsıyor. Hükümet, işverenlerden çalışma saatlerini günün daha serin saatlerine kaydırmalarını, yeterli içme suyu ve gölgeli dinlenme alanları sağlamalarını, ayrıca acil durumlar için buz paketleri ve sıcak çarpması önleyici malzemeler bulundurmalarını istiyor. Bununla birlikte, bu tavsiye kararı da henüz bağlayıcı bir yasal düzenleme değil; eyaletlerin kendi iş yasaları çerçevesinde uygulamaya koyması bekleniyor ve süreç halen tamamlanmış değil.</p>
<h3>Türkiye'deki durum</h3>
<p>Türkiye'de mevzuat muğlak ve bağlayıcılıktan yoksun. İş Kanunu'nun 77. ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu gibi temel düzenlemeler, işverenlere "sağlık ve güvenlik açısından uygun çalışma ortamı sağlama" gibi genel yükümlülükler verse de, hangi sıcaklık eşiğinde ne gibi önlemlerin alınması gerektiğine ve bu önlemlerin nasıl uygulanacağına dair somut bir kılavuz yok. </p>
<p>Bu yasal boşluk TBMM gündemine de taşınmıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş'ın 2024 yılında verdiği bir soru önergesinde, Adana'da 39°C'yi bulan hava sıcaklığının makine ısısıyla birleşerek iş yerlerinde 45°C'yi aştığı ve bu koşullara rağmen işçilerin çalıştırıldığı belirtilmişti. Önergede, bu hayati risk karşısında iş yerlerinin tatil edilip edilmeyeceği ve yüksek sıcaklıkta çalışma zorunluluğu olan yerlerde mola sürelerinin nasıl düzenleneceği gibi somut sorular gündeme getirilmişti. Ancak, bu önergelerin bugüne kadar bağlayıcı bir düzenlemeye veya somut bir aksiyona dönüşmüş değil. </p>
<p>Bu yasal korumasızlığın sonuçları, iş cinayeti istatistiklerine acı bir şekilde yansımaktadır.<br>İSİG Meclisi'nin yayımladığı rapor, aşırı sıcakların da işçi ölümlerinde önemli bir etken olduğunu ortaya koydu. Açık havada çalışmak zorunda olan tarım, inşaat ve moto kurye gibi işkollarındaki işçilerin, hiçbir önlem alınmadan hayati risk altında çalıştırıldığı belirtildi. Türk Tabipleri Birliği (TTB) İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu'nun uyarılarına da yer verilen raporda, aşırı sıcakların kalp krizi ve beyin kanaması gibi ölümcül sonuçlara yol açabileceği belirtildi. Aşırı sıcakların, 2025'in Temmuz ayındaki işçi ölümlerinin önde gelen nedenleri arasında gösterilmişti. Sonuç olarak Türkiye, iş sağlığı ve güvenliği konusunda Avrupa ve dünyadaki en yüksek ölüm oranlarından birine sahip olmaya devam ederken, iklim krizinin getirdiği aşırı sıcaklar gibi yeni risklere karşı hala yapısal ve bağlayıcı bir koruma mekanizması geliştirebilmiş değil.</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Dünya genelinde aşırı sıcaklara karşı iş sağlığı ve güvenliği alanında yapılan çalışmalar, somut adımların atılmaya başlandığını gösteriyor. <strong>Ancak bu girişimlerin büyük bölümü henüz uygulamaya geçmiş değil</strong>; artan sıcaklıklar ve işçi sağlığına yönelik riskler, yasal düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.</p>
<p>Diğer yandan, getirilecek önlemler yalnızca verimliliği korumaya odaklanmamalı. Esnek çalışma saatleri gibi çözümler, işçilerin ücret ve haklarında kesintiye yol açmamalı, aksi halde iklim krizinin bedeli en kırılgan gruplara ödetilmiş olur. Uzmanlar, işçi refahını merkeze alan bütüncül bir yaklaşımın şart olduğunu vurguluyor.<br><br><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://www.who.int/publications/i/item/9789240099814" target="_blank" rel="noopener">Climate change and workplace heat stress: technical report and guidance</a></p>
<p><a href="https://roukijp.jp/?p=15068" target="_blank" rel="noopener">熱中症の災害死傷者数が1257人と最多　厚労省 | 労基旬報オンライン</a></p>
<p><a href="https://heathealth.info/news/japan-firms-to-face-fines-if-they-fail-to-protect-workers-from-heat-waves/" target="_blank" rel="noopener">Japan firms to face fines if they fail to protect workers from heat waves | Global Heat Health Information Network</a></p>
<p><a href="https://www.business-humanrights.org/pt/%c3%baltimas-not%c3%adcias/s-korea-new-heat-rule-mandates-rest-breaks-draws-criticism-for-excluding-gig-workers/" target="_blank" rel="noopener">S. Korea: New heat regulation effective immediately mandates rest breaks &amp; cooling systems, draws criticism for excluding gig workers - Business and Human Rights Centre</a></p>
<p><a href="https://www.etuc.org/en/document/content-directive-prevention-occupational-heat-risks?utm_source=BenchmarkEmail&amp;utm_campaign=Nota_Informativa_SST_n.%c2%ba_8_-_Comunicado_ETUI_O_ver%c3%a3o_est%c3%a1_a_chegar_e_ainda_n%c3%a3o_estamos_prontos_para_&amp;utm_medium=email" target="_blank" rel="noopener">The content of a Directive on the prevention of occupational heat risks | ETUC</a></p>
<p><a href="https://www.vitallaw.com/news/expert-insights-osha-proposes-first-of-its-kind-heat-regulations-for-indoor-and-outdoor-workers/eld016958dc5b60fd4e808d2e80320b07b9f9#." target="_blank" rel="noopener">EXPERT INSIGHTS—OSHA Proposes First... | VitalLaw.com</a></p>
<p><a href="https://www.actu.org.au/media-release/extreme-heat-is-killing-workers-unions-urge-national-rules-to-save-lives/" target="_blank" rel="noopener">Extreme heat is killing workers: Unions urge national rules to save lives - Australian Council of Trade Unions</a></p>
<p><a href="https://www.manchestereveningnews.co.uk/news/uk-news/staff-go-home-early-start-31876652?int_source=nba" target="_blank" rel="noopener">Let staff go home early or start work later during heatwave, trade unions urge - Manchester Evening News</a></p>
<p><a href="https://www.aninews.in/news/national/general-news/ministry-of-labour-and-employment-issues-heat-wave-advisory20250422185528/" target="_blank" rel="noopener">Ministry of Labour and Employment issues heat wave advisory</a></p>
<p><a href="https://www.habersendika.com/is-kazasi/isig-meclisi-temmuz-2025-is-cinayetleri-raporu-204-isci-hayatini-kaybetti-sicak-ve-cocuk-iscilik-olumlere-neden-oldu/1766" target="_blank" rel="noopener">İSİG Meclisi Temmuz 2025 İş Cinayetleri Raporu: 204 İşçi Hayatını Kaybetti, Sıcak ve Çocuk İşçilik Ölümlere Neden Oldu</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/haber/asiri-sicaklar-meclis-gundeminde-is-yerleri-tatil-edilecek-mi-281390" target="_blank" rel="noopener">Aşırı sıcaklar Meclis gündeminde: İş yerleri tatil edilecek mi?</a></p>
<p>(BY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kruvaziyer gemilerinin sırrı mı kaldı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi-320246</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kruvaziyer-gemilerinin-sirri-mi-kaldi-320246</guid><description><![CDATA[Bilhassa beynelmilel ölçekte seyahat ederken, uçaklarda olduğu gibi gemilerde de hastalıkların bulaşma riski fazlasıyla yüksek!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Nisan ayında Hondius gemisinde patlayan hantavirüs krizi kruvaziyer seyahatlerinin sağlık güvenliği açısından ne kadar riskli olduğunu bir kez daha tüm dünyanın gözüne soktu. Mevzubahis gemilerin gerekli hijyen tedbirlerini alıp almamasından çok, beynelmilel insan topluluklarının kullandığı ortak ve dar alanların bulaşıcılığı artırma ihtimali her zamanki gibi ön plana çıktı. </p>
<p>Covid-19 pandemisi patladığında Diamond Princess gemisinin Japonya açıklarında iki hafta boyunca karantinaya alınmasını ve 700 yolcudan fazlasının Covid pozitif çıkmasını kim unutabilir?</p>
<p>İstanbul Galataport’a yanaşmış muhtelif kruvaziyer gemilerini tercümanlık mesleğim icabı ziyaret etmiş biri olarak, ömrüm denizde geçmiş olmasına rağmen bir kruvaziyer seyahatine asla çıkmamaya and içtiğimi biliyorum.  </p>
<p>Dolayısıyla <em>Kruvaziyerlerin gizli hayatı (The secret life of the cruise)</em> adlı belgesel YouTube’da karşıma çıkınca deyim yerindeyse üzerine atladım. Lakin adının vadettiklerinden çok uzak, sözkonusu gemilerin adeta reklamını yapan bir filmle karşı karşıya kaldım. Çevre kirliliğine dair sabıkalarından işçi hakları ihlallerine, uluslararası hukukun yok sayılmasından gemilerde işlenen suçların örtbas edilmesine, kruvaziyer gemileri belgeselde yansıtıldığı kadar “steril bir evren” olmaktan çok uzak. </p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/460555901?h=269340f911" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Yersen !</strong></p>
<p>Dünyanın en büyük kruvaziyer gemisi şirketlerinden MSC’ye ait Seaside gemisine yönetmen <strong>Ben Ryder </strong>imzalı iyimserlik timsali belgesel sayesinde misafir ediliyoruz. 5000'i yolcu olmak üzere takriben 6500 kişilik kapasitesi olan heyula gibi geminin yüzen bir İstanbul Hilton görüntüsünden farkı yok. Estetik olarak gözlere verdiği rahatsızlık bir yana Costa Concordia’nın başına gelen 32 ölümlü batma vakası misali deniz kazalarına karşı ne kadar hazırlıklı olduğu da tartışılabilir. Üstelik kolay bir hedef olarak kruvaziyerlerin olası saldırılarına karşı savunmasızlıkları da malum.</p>
<p>Seaside gemisinde devasa su parkından muhtelif havuz ve jakuzilere, bin kişilik tiyatrodan basket sahasına, bowling salonundan Spa’ya, müşterilere muhtelif imkânların sağlandığını görüyoruz. Gece kulübü bir yana 9 restoran ile 11 adet barın varlığı ve tüketilen alkol miktarı da şevkle anlatılıyor. Günde bazen 20 bin yumurtanın tüketilebildiğini, ortalama 15 ton et ile 47 ton meyve ve sebzenin bir hafta süren seyahat için depolandığını da öğreniyoruz. Ya 7 bin adet tuvalet kâğıdının ne kadar zamanda tüketildiğini tahmin edebilir misiniz? </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-95.png" alt=""></p>
<p>Geminin teknik hususiyetleri hakkında da malumat verilirken tonlarca çöple 50 bin galonluk lağım yükünden de bahsediliyor; tabii ki en ileri teknolojiyle nasıl işlemden geçirilip tabiata zarar vermeyecek hâle getirildikleri de ballandıra ballandıra aktarılıyor. Kullandığı sonsuz yakıt miktarını bir tarafa bırakırsak ekoloji dostu bir işletmeyle karşı karşıya olduğumuz da rahatça iddia ediliyor! </p>
<p>Karadaki bir otel müşterisinin tüm öğünlerini otelde yemesinin ne kadar ender olduğu bize hatırlatılırken gemideki kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği servisleri dışında, sabahtan akşama kadar kendini beslenmeye adayanlar adeta bir “komiklik” olarak yansıtılıyor. Dünyanın en büyük 50 oteli arasına girebilecek kapasitesi gözönüne alındığında Seaside gemisinin çamaşırhanesinin dışarıdan destek almadan kendi yağıyla kavrulması da yetkili personelin gurur vesilesi. </p>
<p>Her seyahatte olageldiği şekilde ortalama 200 yeni çalışanın gemiye alındığı sekansta ise acemi çalışanların yüzündeki şaşkınlık dışında, korkuyla karışık bir teslimiyet hissi de dikkat çekiyor.</p>
<p>Ölümle sonuçlanabilen vakalar hatırlatılmasına rağmen gayet sakin havada kılavuz kaptanın fazlasıyla dramatik müzik eşliğinde gemiye tırmandığı sahnenin en heyecanlı sekans olarak pazarlanması ise belgeselin ne kadar da ruhsuz olduğunun ispatlarından biri!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-96.png" alt=""></p>
<p><strong>Beynelmilel sularda cambazlık</strong></p>
<p>Gezegenin tüm deniz ve okyanuslarının daha önce hiç olmadığı seviyede gemiler tarafından hoyratça işgal edildiği malum.</p>
<p>Bu bağlamda kruvaziyer şirketlerinin çevresel kanunları mütemadiyen ihlal etmeleri, gemilerin boyutu büyüdükçe liman kurallarını artan dozda yok saymaları, kendilerini beynelmilel hukuktan azade tutmaları yetmezmiş gibi, gemi personelinin kölelik seviyesinde çalıştırılması, bilhassa kadın çalışanların cinsel tacize uğraması ve gemide müşterilere atfedilen suçların da bir şekilde örtbas edilmesi ayyuka çıkmış vaziyette. </p>
<p>Kruvaziyerlerin kanunları mümkün olduğunca muğlak ve zayıf olan ülkelerin bandırasını taşıması beynelmilel sularda gezinen gemilerde işlenen bütün suçların gereğince cezalandırılmasını zaten zorlaştırıyor. </p>
<p>Haftanın yedi günü, günde 10 - 14 saat arası çalışan personelin büyük kısmı saatte 2 buçuk dolar ücrete talim edip geminin derinliklerindeki kamaralarda insanlık dışı ortamlarda barınıyor. Genellikle fakir diyarlardan gelen mevzubahis “çağdaş köleler” işe alınabilmek için aracılara yüksek bedeller ödüyor, vize ücretini karşılamak bir yana, gemiye ulaşmak için uzun seyahatlerin faturasını ister istemez işin başından yükleniyorlar. </p>
<p>Cinsel saldırıların sayısı artarken tecavüze uğrayanların bir kısmının reşit olmaması da dikkat çeken verilerden. </p>
<p>Gemilerdeki sağlık personelinin hastalanmış çalışanların problemlerini mutlaka seyahat sırasında çözmesi tercih ediliyor; üstelik verimlerinin düşmemesi için verilen ilaçların yan tesirleri pek kale alınmıyor. Hamile kalan kadınların iş akdinin anında bitirilip memleketlerine geri yollandığı da biliniyor. </p>
<p>Oysa belgeselde gördüğümüz kadarıyla tüm personelin kameraya ve müşterilere güler yüz göstermekten başka şansları yokmuş gibi duruyor. Zaten bilhassa animatörlerin devamlı 32 dişini göstermek suretiyle suratlarından eksik olmayan zoraki gülümseme ancak mutlu olmaya susamışları inandırabilecek cinsten. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/06/image-1.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Gemide polis yok !</strong></p>
<p>Kruvaziyer gemilerinin fazlasıyla kalabalık ve “renkli” müşteri yüklerine rağmen asayişin anlaşmalı özel güvenlik şirketleri tarafından sağlandığı da unutulmamalı. Gayet güçlü kruvaziyer şirketleri “çirkin” meselelerin mümkünse geminin içinde halledilmesini, dostane bir çerçevede üstleri örtülerek imajlarına halel gelmesine mani olunmasını tercih ediyorlar.  </p>
<p>Olası bir ihbar durumunda yabancı bandıralı gemi statüsü kullanılarak, uğranılan limandaki güvenlik kuvvetlerinin veya müfettişlerin gemiye alınmadığı dinamikler bile sık sık yaşanabiliyor.  </p>
<p>Yani kısacası, yalnız gemi personeli değil, çok parıltılı, ayrıcalıklı ve şaşaalı bir seyahate çıktığını düşünen müşterilerin (ki onlara uzun zamandır büyük bir riyakârlıkla “misafir” denebiliyor!) uluslararası sularda başlarına nelerin gelebileceği meçhul; hele de bulaşıcı bir hastalık gemiye sızmışsa!</p>
<p>Bu arada dünya basınında kısa bir süre yer alıp hızla unutulan, suya düştüğü tahmin edilip yok olan ve bir daha izi bulunamayanların sayısı her geçen gün artıyor…</p>
<p>Oysa belgeselin başında ve sonunda geminin birer haftalık Karayip Denizi seyahatlerine hazırlık safhası, peş peşe çıkılan seferlerin gerektirdiği teferruatlı ve dakik organizasyon, personelin etkin performansının her defasında sınanması, bize mükemmelen çalışan bir makine, kusursuz bir fabrika imajını pazarlıyor.</p>
<p>Yolculuk boyunca her gün ortalama 1 buçuk ton yemek artığının ufalanarak balıklara atılmasına ne demeli? Üstelik bunun hayırseverlik ve ileri dönüşüm kılıfı altında, suya bırakılan tek iz olarak sunulması da cabası! </p>
<p>Hakikaten de harika!</p>
<p>(RL/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ya “Çınlayanlar"ı duyacağız, ya şarkılar söyleyeceğiz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/ya-cinlayanlar-i-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz-320223</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/ya-cinlayanlari-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/ya-cinlayanlar-i-duyacagiz-ya-sarkilar-soyleyecegiz-320223</guid><description><![CDATA["Çınlayanlar", "gelecekte ne olacak?" sorusundan çok, "bugün neleri normalleştiriyoruz?" sorusunu sordurtuyor. Bulabilene aşk olsun!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Distopyalar çoğu zaman geleceğe dair karanlık senaryolar anlatır. Bazen de bazı kitaplar vardır ki okurken insanın aklına gelecekten çok bugün gelir. Anlatılan dünya, yaşadığımız dünyanın yalnızca biraz eğilip bükülmüş, biraz daha sertleşmiş halidir. "Çınlayanlar" da tam böyle bir kitap.</p>
<div class="box-1">Bu arada bu yazıyı <a href="https://www.youtube.com/watch?v=R-hqolxEN_Q&amp;list=RDjEVn9SnY0yQ&amp;index=8" target="_blank" rel="nofollow noopener">bu şarkıyla</a> okumanızı öneririm. </div>
<p>Yeşer Sarıyıldız, Düşbaz Kitaplar etiketiyle yayımlanan kitabında okuru 13 distopik öyküyle buluşturuyor. Ancak bu öyküler, büyük felaketlerin, canavarların ya da uzak geleceklerin hikâyesi değil. Daha çok bugün sessizce normalleştirdiğimiz şeylerin yarına taşınmış halleri.</p>
<p>Kitabı okurken zihniniz zaman zaman dağılıyor, sonra bir anda toparlanıyor. Çünkü Sarıyıldız'ın kurduğu dünyalar yabancı değil. Sessizliğin sıradanlaştığı, itaatin ödüllendirildiği, insanların güvenlik ve düzen karşılığında özgürlüklerinden vazgeçtiği bir dünyanın izleri bugünden tanıdık geliyor.</p>
<p>Öykülerde "Sessizlik Amirleri", yapay zekâ tarafından yönetilen sistemler, sanal gerçeklik evrenleri ve sürekli gözetim altında yaşayan toplumlar var. Fakat Sarıyıldız'ın derdi teknolojiyle değil. Teknolojiyi kimin kullandığı ve hangi iktidar ilişkilerinin hizmetine sunduğu ile ilgileniyor.</p>
<p>Nitekim kitabın çıkış noktası da bunu özetliyor: "Korkmamız gereken yapay zekâ değil, insanın ta kendisi."</p>
<h3>Distopya, günlük hayatın kırılmış hali</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/cinlayanlar1.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Yazar Sarıyıldız'la kitabı üzerine konuştuk. </em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Sarıyıldız, kitap üzerine yaptığımız sohbette öykülerin gündelik hayatın içinden doğduğunu anlatıyor.</p>
<p>"Kitap aslında 13 tane distopik öyküden oluşuyor. Bunlar benim normal günlük hayatımda da ilgilendiğim konulardan çıktı. Genel olarak toplumsal meselelerden besleniyor" diyor.</p>
<p>Yazarın ifadesiyle, kitap, özgürlüğüne odaklanırken; "Terra Protokolü" ve diğer bazı öyküler insan-teknoloji ilişkisini farklı yönleriyle ele alıyor.</p>
<p>Ancak kitapta yalnızca teknoloji ve gözetim yok. Kadınların öfkesi, direnişi ve eşitlik mücadelesi de öykülerin önemli damarlarından biri.</p>
<p>Sarıyıldız, "Halalar İsyanda" adlı öyküyü anlatırken, kadınların öfkesinin nasıl kolektif bir güce dönüştüğünü söylüyor. Bir başka öykü olan "Humara Sözleşmesi Yaşatır"da ise kadınların aniden dünyadan yok olduğu bir evren kuruyor. Hatta öykünün sonunda, İstanbul Sözleşmesi'nin maddelerini insanlar ve robotlar arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir sözleşmeye dönüştürüyor.</p>
<h3>Bir QR kodun peşinden</h3>
<p>Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise "Melaile Fısıltıları".</p>
<p>Bir oyun evreninde geçen öyküde, karakter ormandaki sesleri bastırmak için bir şarkı söylüyor. Bu şarkı daha sonra gerçek dünyaya taşınmış. Bestelenmiş, klipleştirilmiş ve kitaba yerleştirilen QR kod aracılığıyla erişilebilir hale getirilmiş.</p>
<p>Sarıyıldız bunu gülerek anlatıyor:</p>
<p>"Okumayı sevmeyenler için resimli, müzikli klip de ekledim."</p>
<p>Ancak öykünün merkezinde yalnızca biçimsel bir yenilik yok. Yazar, karakterin susturmaya çalıştığı seslerle yüzleşmesini anlatırken, okura da başka bir soru bırakıyor: İnsan gerçekten hangi seslerden kaçıyor?</p>
<p>Çınlayanlar'ın ortaya çıkış hikâyesi de kitabın kendisi kadar ilgi çekici. Sarıyıldız, 2024 yazını hayatının en zor dönemlerinden biri olarak anlatıyor. Dolandırıcılık, kayıplar ve peş peşe gelen sarsıcı deneyimler yaşadığını söylüyor.</p>
<p>"Saate bakıp zaman geçsin diye bekliyordum" diyor. Tam da bu dönemde yazmaya başlamış.</p>
<p>Önce çok sayıda öykü kaleme almış, ardından yalnızca distopyalara odaklanmaya karar vermiş. Kitaptaki ilk iki öyküyü ise 2025'in mart ayında, iki gün içinde yaklaşık 20 saatte yazdığını anlatıyor.</p>
<p>Bu nedenle Çınlayanlar zor bir dönemin içinden çıkmaya çalışan bir yazarın hafızasını da taşıyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-87.png" alt="">
<figcaption>Çınlayanlar - Yeşer Sarıyıldız (Sayfa 176)</figcaption>
</figure>
<p>Sarıyıldız'ın anlattıkları arasında belki de en dikkat çekici olan, kitabını tanımlama biçimi.</p>
<p>"Bu öyküler gelecekte geçen, büyük yaratıkların olduğu bir distopya değil" diyor.</p>
<p>Ardından ekliyor:</p>
<p>"Normal günlük hayatın biraz kırılmış hali. Çınlayanlar'ı okuyunca bugüne çok yakın olduğunu görüyorsunuz. Aslında bugünün başka bir versiyonu."</p>
<p>Sanırım kitabın asıl gücü burada yatıyor.</p>
<p>"Çınlayanlar", "gelecekte ne olacak?" sorusundan çok, "bugün neleri normalleştiriyoruz?" sorusunu sordurtuyor. Bulabilene aşk olsun!</p>
<p>Sessizliğin, gözetimin, itaatin, eşitsizliğin ve korkunun gündelik hayatın sıradan parçalarına dönüşmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanabileceğimizi gösteriyor. Ve okuru, kitabın son sayfasını kapattıktan sonra da peşini bırakmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Bugün çınlayan sesleri gerçekten duyuyor muyuz, yoksa onları duymamak için hep birlikte yeni şarkılar mı söylüyoruz?</p>
<p>(EMK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Tarihin, maceranın ve gizemin romanı: Denizoğlan Madalyonun Peşinde]]></title><link>https://bianet.org/yazi/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde-320247</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/tarihin-maceranin-ve-gizemin-romani-denizoglan-madalyonun-pesinde-320247</guid><description><![CDATA[Osmanlı İstanbul’unun yangınlarla çevrili sokaklarında geçen bu macera, okuru hem heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor hem de insan ilişkileri, cesaret ve hafıza üzerine düşündürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, genç okurları yalnızca sürükleyici bir maceraya değil, aynı zamanda 19. yüzyıl İstanbul’unun karanlık ve büyüleyici atmosferine götüren etkileyici bir tarihî roman. Kerem Evrandır tarafından 2026’da Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan eser, yangınlarla boğuşan Osmanlı İstanbul’unda geçen gizemli bir hikâyeyi merkezine alırken aynı zamanda dostluk, cesaret, aidiyet, kayıp ve kimlik gibi güçlü temaları da başarıyla işliyor. Roman, özellikle gençlik edebiyatında son yıllarda eksikliği hissedilen tarihî macera ruhunu yeniden canlandırıyor.</p>
<p>Hikâye 1816 yılında yaz aylarında, büyük bir İstanbul yangınıyla başlıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren okur alevlerin sardığı Balat sokaklarında nefes kesici bir kaosun içine çekiyor. Ahşap evlerin, dar sokakların ve korku içindeki insanların tasvirleri oldukça etkileyici bir iz bırakıyor. Romanda yangın sadece fiziksel bir felaket olarak değil, aynı zamanda karakterlerin hayatını değiştiren bir dönüm noktası olarak da sembolik bir anlamı da var. Bu açıdan romanın açılışı oldukça güçlü ve dikkat çekici.</p>
<p>Romanın merkezinde Denizoğlan karakteri yer alıyor. Yetimhanede büyümüş ve burada hala yaşayan, geçmişi sırlarla dolu bu çocuk, boynunda taşıdığı gizemli muska ve içindeki yarım madalyon nedeniyle kendisini büyük bir tehlikenin içinde bulur. Babasının emanet ettiği bu madalyon yalnızca maddi bir nesne değil aynı zamanda hafızanın, aidiyetin ve geçmişle kurulan bağın sembolü haline geliyor. Denizoğlan’ın madalyonu koruma çabası aslında kendi kimliğini koruma mücadelesine dönüşüyor.</p>
<p>Denizoğlan karakterinin en dikkat çekici yönlerinden biri onun klasik kusursuz kahraman tiplemesinden uzak olması. Denizoğlan roman boyunca korkar, hata yapar, öfkelenir hatta zaman zaman yanlış kararlar alır. Tam da bu nedenle gerçekçi ve güçlü bir karaktere dönüşür. Özellikle yangın sırasında muskayı almak için tekrar alevlerin arasına dalması hem cesaretini hem de içsel kırılganlığını gösteren çok etkileyici bir sahne. Bu bölüm, romanın duygusal yoğunluğunu artırırken okurun karakterle bağ kurmasını da sağlıyor.</p>
<p>Romanın atmosferini güçlendiren unsurlardan biri de tarihsel detayların başarılı kullanılması. Tulumbacılar, Galata surları, Balat sokakları, Kasımpaşa, Haliç ve dönemin sosyal yaşamı oldukça canlı biçimde aktarılıyor. Yazarın İstanbul’u yalnızca bir dekor olarak kullanmadığı açıkça hissediliyor. Şehir adeta romanın yaşayan karakterlerinden biri hâline geliyor. Özellikle tulumbacı kültürünün anlatımı oldukça başarılı. Tulumbacıların yangınlarla mücadele ederken gösterdikleri dayanışma, cesaret ve fedakârlık romanın en etkileyici yanlarından biri.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/06/adsiz-tasarim-98.png" alt="">
<figcaption>Denizoğlan - Madalyonun Peşinde / Kerem Evrandır (Resimleyen: Sadi Güran) (Sayfa 304) </figcaption>
</figure>
<p>Ethem Reis gibi karakterler bu noktada büyük önem taşıyor. Ethem Reis eski İstanbul’un mertlik anlayışını temsil ediyor. Buna karşılık Kızıl Bayram karakteri ise romanın karanlık yüzünü oluşturuyor. Yangınları fırsata çeviren yağmacılar, felaketlerden beslenen insanlar olarak tasvir ediliyor. Böylece roman yalnızca bireysel bir macera sunmuyor; aynı zamanda toplumsal eleştiriler de barındırıyor. Özellikle felaket anlarında ortaya çıkan fırsatçılık, günümüz dünyasıyla da ilişkilendirilebilecek evrensel bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Romandaki en ilgi çekici karakterlerden biri de Alina Makris. Genç bir gazeteci olan Alina, hikâyeye farklı bir dinamizm katıyor. Cesur, meraklı ve sorgulayıcı yapısıyla dikkat çeken bu karakter dönemin toplumsal yapısı içinde kadınların görünürlüğü açısından da önemli bir yere sahip. Alina’nın gazetecilik tutkusu ve gerçeği ortaya çıkarma arzusu, romanın yalnızca bir macera hikayesi olmadığını gösteriyor. Basının gücü, toplumsal sorumluluk ve hakikatin peşinden gitme gibi temalar Alina üzerinden başarılı biçimde işleniyor.</p>
<p>Romanın dili oldukça akıcı ve sürükleyici. Özellikle aksiyon sahnelerinde dilin temposu hiç düşmez. Yangın sahneleri, kovalamacalar ve çatışmalar adeta bir film izliyormuş hissi yaratıyor. Bunun yanında yazarın betimlemeleri de dikkat çekici. İstanbul’un sisli sokakları, yıkık yapıları, surları ve limanları atmosferi güçlendiren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Okur yalnızca olayları okumuyor; aynı zamanda o dönemin İstanbul’unu hissediyor.</p>
<p>Bununla birlikte romanın en güçlü yanlarından biri, tarih ile macerayı dengeli biçimde birleştirmesi. Bazı tarihi romanlar bilgi vermeye fazlasıyla odaklandığı için hikâye akışı kaybedebilir. Ancak “Denizoğlan Madalyonun Peşinde”, tarihsel arka planı doğal biçimde hikâyenin içine yerleştiriyor, bu sayede roman didaktik bir anlatım kurgulamadan öğretici olmayı başarıyor.</p>
<p>Eserde dikkat çeken bir başka tema ise aidiyet duygusu. Denizoğlan sürekli bir yere ait olma arayışı içinde. Babasına duyduğu özlem, geçmişine ulaşma isteği ve madalyona bağlanışı aslında onun kim olduğunu bulma çabasını temsil ediyor. Bu yönüyle roman yalnızca genç okurlara değil, yetişkinlere de hitap eden duygusal bir derinlik taşıyor.</p>
<p>Genel bir bakışla bu roman tarihi atmosferi, güçlü karakterleri ve sürükleyici hikâyesiyle dikkat çeken başarılı bir gençlik romanı. Osmanlı İstanbul’unun yangınlarla çevrili sokaklarında geçen bu macera, okuru hem heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor hem de insan ilişkileri, cesaret ve hafıza üzerine düşündürüyor. Özellikle tarihî macera seven okurlar için oldukça etkileyici bir eser. Romanın sonunda hissedilen en güçlü duygu ise bazen bir madalyonun peşine düşmek, aslında insanın kendi geçmişini ve kimliğini arama yolculuğudur.</p>
<p>(ŞT/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Mutemet Yazıcı ve Elazığ Akıl Hastanesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi-320235</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/mutemet-yazici-ve-elazig-akil-hastanesi-320235</guid><description><![CDATA[Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin tarihini araştırmaya başladığımda aklımda başka bir isim vardı. Hastanenin ilk başhekimi Ahmet Şükrü Emed, kurumun kuruluş yıllarını taşıyan ve hakkında neredeyse hiçbir şey yazılmamış bir figürdü; o boşluğu doldurmak istiyordum. Abidin Çevik hocamla birlikte o izden yürürken bir yerde duraksadık. Mutemet Yazıcı adı dosyaların arasından çıktı ve bir daha bırakmadı bizi.</p>
<p>Şükrü Aslan’ın bir yaz günü sarf ettiği tek cümle her şeyi değiştirdi. Mutemet Yazıcı’nın kızının hâlâ yaşadığını, Kadıköy’de oturduğunu söyledi. Abidin hocamla birbirimizi aradık; o anda hem şüphe hem de o tanıdık araştırmacı heyecanı vardı. “Acaba?” dedik ve işe koyulduk. Sonraki süreçte kızına, torununa, oğluna ulaştık.</p>
<p>Sosyal medya, bu tür araştırmalarda garip bir demokratikleştirici işlev görüyor. Yazıcı’nın torunlarına ulaştık; Fatih Artvinli, kayıtlar konusunda kapı araladı; o döneme ait arşivler yavaş yavaş konuşmaya başladı. Henri Griladze önemli bir halka oldu. Ama en beklenmedik kapı, o dönem Yazıcı ile çalışmış bir müdürün kızına attığım mesajla aralandı. Bir süre sonra o müdürü arayarak tanışma fırsatı buldum. Tuncer Kelleci, Elazığ Akıl Hastanesi üzerine zaten bir kitap yazmıştı; o dönemi bize de anlattı: kurumun iç dokusunu, hastanenin gündelik ritmini, Yazıcı’nın oradaki yerini. O konuşmalar olmadan bu kitap çok farklı bir şey olurdu.</p>
<p>Yazıcı’nın ailesini anlamak, onun neden böyle biri hâline geldiğini anlamak için kaçınılmazdı. Osmanlı’da Yazıcızade soyadına dayanan bir memur sınıfından geliyordu; dedesi, babası hâkim. Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde bu tür aileler sürekli hareket hâlindeydi; devletin taşraya uzanan kolları onların ayaklarıydı bir bakıma. Hatta nüfus kayıtlarını sorguladığımızda Mutemet Yazıcı’nın doğum yerinin Ankara/Keskin olduğunu görmüştük. Bir ilden öbürüne, bir atamadan öbürüne savrulan insanlar. Mutemet Yazıcı bu döngüyü tıpla kırdı ya da en azından dönüştürdü. Tıp okudu ve mezun olur olmaz devletin o bilinen döngüsüne girdi; hükûmet tabipliği ve askerlik görevi onu Batman’a, Pülümür’e, Sason’a sürükledi.</p>
<p>Pülümür, başlı başına bir fasıl. 1938’de oraya giden bir genç hekimin ne gördüğünü, ne hissettiğini düşünmek… Yazıcı orada başka bir memurun kızı Faliha Hanım’la tanıştı ve evlendi. Pülümür, yalnızca bir görev yeri olmadı; hayatının en kişisel sayfalarından birini orada açtı. Bölge halkının ona duyduğu sıcaklık yıllar sonra da anlatılıyordu; devletin o coğrafyada başka şeylerle temsil edildiği bir dönemde o tedavi ediyordu, bu fark küçük değildi.</p>
<p>Susurluk’taki hükûmet tabipliği dışarıdan bir ara durak gibi görünebilir. Ama Yazıcı için Anadolu’nun bürokratik ve toplumsal dokusunu sindirmenin, taşrada bir hekim olmanın ne anlama geldiğini bedeninde hissetmenin yıllarıydı bunlar. Bir noktada durdu ve uzmanlık almak istediğine karar verdi. İstanbul’a döndü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne girdi. Mazhar Osman’ın öğrencilerinden biri oldu. Türkiye’nin psikiyatri tarihinde Mazhar Osman’ın adı ne anlama geliyorsa, o okuldan yetişmek de o anlama geliyordu; sağlam bir klinik formasyon, dönemin en tartışmalı ve en üretken psikiyatri geleneğinin içinden geçmek.</p>
<p>Uzmanlık biter bitmez dönemin Sağlık Bakanı Yazıcı’yı yanına çağırdı. “Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim olur musun?” diye sordu. İstanbul’da kalabilirdi, orada kalmanın tüm koşulları vardı elinin altında. Elazığ’ı seçti. Batman’dan Pülümür’e, Sason’dan Susurluk’a, oradan İstanbul’a ve sonunda yeniden doğuya uzanan bu yolculuk, Elazığ’da kapandı; ya da daha doğrusu, orada kök saldı. Elazığ Akıl Hastanesi’nin geçmişi de aslında bir Ermeni misyoner hastanesinin dönüştürülmesiyle kurulmuştu. O tarih daha ilginç ve karmaşık aslında. Sonrasında Mutemet Yazıcı, 1951’den 1973’e uzanan o yirmi iki yıl boyunca hastanede kaldı; hatta başhekimlik süreci bittikten sonra 1980’lere kadar Elazığ’da kaldı. Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir. Yazıcı’nın bunu nasıl başardığını anlamak, bu kitabı yazma nedenlerimizin tam merkezinde duruyordu.</p>
<p>Abidin hocamla birlikte yazdığımız, Nika Yayınevi’nden çıkan <em>Mutemet</em>, bu sorunun peşinden gidiyor. Kusursuz bir kahraman portresi çizmeye çalışmadık; dönemin kısıtlılıkları içinde şekillenen bir pratiğin hem terapötik değerini hem etik gerilimlerini olduğu gibi bıraktık. Bir insanın hayatı üzerinden Cumhuriyet Türkiye’sinin taşradaki yüzünü, modernleşmenin merkezden çevreye nasıl aktığını ve o akışın hangi figürler aracılığıyla toplumsal hafızaya dönüştüğünü anlamaya çalıştık.</p>
<p>(AED/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Yorgun olabilirsin, çıkışsız hissedebilirsin ama vazgeçemezsin]]></title><link>https://bianet.org/yazi/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin-320227</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/yorgun-olabilirsin-cikissiz-hissedebilirsin-ama-vazgecemezsin-320227</guid><description><![CDATA[Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Demokratik dönüşümlerin tarihi bize tek bir şeyi tekrar tekrar gösterir: Hiçbiri güvenli bir gelecek duygusuyla başlamamıştır. İspanya’nın Franco sonrası geçişi, Uruguay’ın diktatörlükten geniş sol cepheyle kurtuluşu, Şili’nin Pinochet sonrası yeniden yapılanması ya da Portekiz’deki Karanfil Devrimi dalgası… Bu örneklerin ortak noktası, insanların başlangıçta her şeyin değişeceğine inanması değil, mevcut durumun sürdürülemez hale gelmesi ve buna rağmen değişimin “denenebilir” olduğuna dair inancın kaybolmamasıdır.</p>
<p>Demokrasi çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir.</p>
<p>Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan siyasal atmosferi anlamak için yalnızca güncel tartışmalara değil, daha derin bir duygusal ve yapısal zemine bakmak gerekir: yılgınlık ve çıkışsızlık. Mark Fisher, insanların içinde yaşadıkları sistemin sorunlarını görmelerine rağmen onun dışında bir alternatif düşünememelerini “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır. Byung-Chul Han ise modern toplumun temel sorununun dışsal baskının ötesinde içsel tükenmişlik olduğunu söyler.</p>
<p>Türkiye bağlamında bu iki çerçeve birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar: İnsanlar değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanırken bunun için gerekli enerjiyi bulmakta da güçlük yaşarlar. Hatta öyle ki bu sadece modernitenin getirdiği içsel bir yılgınlık ya da hissizleşmeyi değil, her sabah yeni bir krizle uyanmanın getirdiği kronik bir maruz kalma halini de içerir. Tüm bunlar birleştiğinde siyaset, bir “dönüştürme alanı” olmaktan çıkıp bir “katlanma alanına” evrilir.</p>
<h3>Yorgunluk: Sadece ekonomik değil, siyasal bir hâl</h3>
<p>Türkiye’de bugün yorgunluk yalnızca ekonomik değildir. Elbette geçim sıkıntısı, enflasyon, iş güvencesizliği ve gelecek kaygısı bu halin temel bileşenleridir. Ancak daha derinde, sürekli tekrar eden siyasal gerilim hali vardır. Sürekli seçim atmosferi, hukukun adalet üretmekten uzak oluşu, kesintisiz kutuplaşma, sosyal medyada bitmeyen tartışmalar ve geleceğin belirsizliği, toplumun geniş kesimlerinde bir “siyasal bezginlik” üretmiştir. Bu tükenmişlik, Han’ın tarif ettiği gibi yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir aşınmadır.</p>
<p>Bu nedenle birçok insan artık siyasal olarak etkin olmaktan çok, siyasal alandan geri çekilme eğilimindedir. Tartışmanın yerini sessizliğe, öfkenin yerini kayıtsızlığa bırakma riski vardır.</p>
<h3>Çıkışsızlık: Alternatifsizliğin psikolojisi</h3>
<p>Fisher’ın kavramı burada devreye girer. Kapitalist gerçekçilik, yalnızca ekonomik bir sistem eleştirisi değildir; aynı zamanda bir hayal gücü krizidir.</p>
<p>Türkiye’de farklı seçmen gruplarında zamanla şu düşünce kalıpları güçlenmiştir:</p>
<p>“Değişim olursa daha kötü olur.”</p>
<p>“Alternatif yok.”</p>
<p>“Bu düzen sorunlu ama tek mümkün olan bu.”</p>
<p>“Sonuç değişmez.”</p>
<p>Bu bakış açısı yalnızca iktidar seçmenine ait değildir. Muhalefet seçmeninde de ters yönden benzer bir ufuk daralması oluşabilir:</p>
<p>“Nasıl olsa değişmeyecek.”</p>
<p>“Nasıl olsa kazanamayız.”</p>
<p>“Seçim olsa da sonuç aynı.”</p>
<p>Buradaki ortak kör nokta şudur: hangi blokta yer alırsanız alın ortak bir kırılganlık hissi toplumun tamamını yansır. İktidar seçmeni açısından risk, istikrar ile değişmezliği karıştırmaktır. Uzun süreli iktidarlar eleştiri mekanizmalarını zayıflattığında ve siyasal baskı çeşitli yollarla artırıldığında bu durum yalnızca muhalefeti değil, toplumun tamamını etkiler. Çünkü hesap vermeyen güç, zamanla kendi kararlarını test etme kapasitesini de kaybeder ve doğan sonuçlar seçmen ayırt etmez. Muhalefet seçmeni açısından risk ise umutsuzluğun kalıcı bir kimliğe dönüşmesidir. Umutsuzluk bir tutum değil, bir bırakma halidir. Bırakma hali ise siyasal alanı tamamen boş bırakır. Böylece siyaset, geleceğini şekillendiren bir araç olmaktan çıkar; yalnızca mevcut durumun farklı tonlarda tekrarına dönüşür. Memleket dahilinde çeşitli biçimlerde iktidara sahip olanların belki de istediği tam olarak budur.</p>
<h3>Seçim, hayat kalitesi ve hesap verme ilişkisi</h3>
<p>Demokrasinin ve seçimlerin varlığı, seçmenin hayat kalitesi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler üretir. Rekabetçi seçimlerin işlediği bir düzende yurttaş, en azından teorik olarak, kötü yönetimi değiştirebilme kapasitesine sahip olduğunu bilir, bu bilgi bile başlı başına bir “siyasal güvenlik hissi” yaratır. Bu güvenlik hissi, günlük yaşamın ekonomik ve sosyal streslerini tamamen ortadan kaldırmaz ama onların “katlanılabilir” hale gelmesini sağlar, çünkü birey gelecekteki düzeltme ihtimaline inanır.</p>
<p>Buna karşılık seçimlerin zayıfladığı, rekabetin daraldığı ya da sonuçların öngörülemez hale geldiği sistemlerde, yurttaş sadece bugünün sorunlarıyla değil, yarının değiştirilemezliği fikriyle de başa çıkmak zorundadır. Bu durum, Fisher’ın tarif ettiği o alternatifsizlik sarmalını derinleştirir: Sorunlar yalnızca mevcut değildir, aynı zamanda kalıcı gibi algılanır. Han’ın bahsettiği yorgunluk çerçevesiyle birlikte düşünüldüğünde ise siyasal etkisizlik duygusu zamanla bireysel tükenmişliğe dönüşür.</p>
<p>Dolayısıyla demokratik seçimlerin varlığı yalnızca bir yönetim tekniği değil, toplumun genel yaşam kalitesini belirleyen psikolojik ve toplumsal bir “gelecek algısı” mekanizmasıdır. Seçimler otomatik refah üretmez ama hesap verilebilirlik ve tutulması gereken sözler verilmesi zorunluluğu üretir. Bu mekanizmalar zayıfladığında, verilen sözlerin tutulmasına gerek kalmadığında maaş politikalarından iş güvencesine, sosyal haklardan kamu hizmetlerinin niteliğine kadar birçok alan, doğrudan yurttaş baskısından uzak bir karar alanına dönüşür. Ezcümle seçimler otomatik bir refah garantisi değilse de iktidarı sürekli hesap vermeye zorlayan bir denetim mekanizmasıdır ve bu sizin geleceğe dair hayal kurma hakkınızı canlı tutar.</p>
<h3>Sandık: Sembol değil, eşik</h3>
<p>Sandık demokrasi değildir. Ama sandığın ortadan kalkması ya da göstermelik bir hale gelmesi demokratik siyaset imkânının daha da daralması anlamına gelir. Bu nedenle sandığa sahip çıkmak, bir partiyi desteklemekten önce bir ilkeye sahip çıkmaktır:</p>
<ul>
<li>
<p>Yurttaşın iktidarı değiştirme hakkı,</p>
</li>
<li>
<p>Siyasal rekabetin varlığı,</p>
</li>
<li>
<p>İktidarın hesap verebilirliği.</p>
</li>
</ul>
<p>Bu üç unsur, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin ortak çıkar alanıdır. Çünkü bir ülkede iktidarlar değişebilir, partiler dönüşebilir, liderler gidebilir. Ama yurttaşın değiştirme hakkı ortadan kalktığında, siyaset tek yönlü bir idareye dönüşür.</p>
<h3>Vazgeçmemek bir duygu değil, bir politik tavırdır</h3>
<p>Bugün Türkiye’de en güçlü duyulardan biri siyasal bitkinlik. Onun yanında çaresizlik hissi var. Bu hisler gerçek ve yok sayılabilir değil.</p>
<p>Fakat gerçek olan bir şey daha var: Teslim olmak, bu duyguların doğal ya da zorunlu bir sonucu değildir. Fisher’ın tıkanmışlık analizi, Han’ın yorgunluk teorisi bize bir teşhis sunar ama bir karara taşımaz. Karar topluma aittir.</p>
<p>Tarih bize şunu gösterir: Demokratik dönüşümler en çok insanların kendini güçlü hissettiği zamanlarda değil, en çok yıprandığı ve en az umutlu olduğu zamanlarda başlamıştır.  Çünkü o anlarda bile bazı insanlar şu düşünceyi bırakmaz: “Yoruldum ama geri adım atmıyorum.”</p>
<p>Bugün meselenin özü budur.</p>
<p>Yorgun olabilirsin.</p>
<p>Çıkışsız hissedebilirsin.</p>
<p>Ama vazgeçemezsin.</p>
<p>Çünkü vazgeçmek sadece bir duygu ya da tutum değil, geri dönüşü olmayan bir siyasal tercihtir. Ve demokrasi, en çok o tercihi reddeden insanların ısrarıyla yaşar.</p>
<p>(NK/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devrimden sonra bir gösteri]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devrimden-sonra-bir-gosteri-320232</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/devrimden-sonra-bir-gosteri-1.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devrimden-sonra-bir-gosteri-320232</guid><description><![CDATA[Bir gece ayaklarımı tavana dikmiş yatarken yanımdakine sordum. "Ben ne için yürüyordum?”]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Tembellik Hakkı manifestosunu yazan Paul Lafargue, diğer yerleri bilmiyorum ama bizim memlekette “Karl Max’ın damadı” diye bilinir. Evlilikle kurulan akrabalık ilişkilerinin her birine ayrı isim bulmuş bir kültürde bu da normal sayılabilir. Belki de bu nedenle “dost –akraba” veya “ahbap- çavuş” kapitalizmi tanımları da bize özgü olabilir. </p>
<p>Neyse, gelelim devrimlerin sadece tatlı bir ihtimal olmayıp satranç hamlesi gibi planlanabildiği dönemde yazmış olan Paul Lafargue üstadı anımsama nedenine. Kendisine “devrimden sonra bunca siyasetçi ne olacak?” diye sorulduğunda verdiği yanıt aklıma geldi. Mealen demiş ki siyaset, metin yazarlarının, danışmanların, gazetelerin, fotoğrafların kurduğu bir gösteri olarak yapılıyor. Siyasetçiler de aslında gösteriyi icra ediyor. Dolayısıyla devrimden sonra esas faaliyetleri devam edebilir, gösteri alanında çalışabilirler pek tabii. </p>
<p>Benim de aklıma her niyeyse böyle bir gösteri ihtimali düştü. Tümüyle kurgusal bir gösteri metni yazmaya niyetlendim. Zihnimde uçuşmaya başladı. Sahnede bir sandalye, yanında bir sehpa var. Sehpanın üstünde birkaç mendil ve bir şişe su ile bardak var. İzleyiciler alaca karanlıkta oturuyor. Sahneye ilerlemiş yaşına karşın küçük ama atik adımlarla bir erkek giriyor. İzleyicilerin bir kısmı zayıf bir alkışla karşılıyor, gerisi işin niteliğini beklemeye karar veriyor. </p>
<p>Gösterici birey biraz genzini temizledikten sonra başlıyor anlatmaya. </p>
<p>“İçinizde hatırlayanlar var mıdır emin değilim, ben bir zamanlar epey büyük bir partinin lideriydim. Tabii şu halime bakınca pek belli olmayabilir. Işık az olduğu için tam göremiyorum. İnanmıyor musunuz? E girin internete bakın. Vallaha çok önemli biriydim!”</p>
<p>(Kitle hafifçe güler)</p>
<p>“Neyse günlerden bir gün bizim arkadaşlardan birine bir haksızlık yapıldı. Gerçi o zamanlar hemen herkese türlü çeşit haksızlıklar yapılıyordu, ama ben buna kafayı takmıştım. Şu anda neden buna o kadar kafayı taktım, onu da tam hatırlamıyorum. O kadar önemli değil miydi acaba? Bak bu ilginç gerçekten!”</p>
<p>(Kitle biraz daha kuvvetli güler, bir iki kişi alkışlar)   </p>
<p>“Bu haksızlık karşısında ne yapsak acaba diye arkadaşlarımla birlikte oturduk, düşündük. Biri dedi ki ‘basın açıklaması yapalım’. Diğerleri yüzlerini ekşitti hemen. Bir diğeri ‘Çok etkili, halkın katılımıyla yapalım açıklamayı’ diye önerdi. İçinde halk geçince biraz heyecanlandık tabii. Bana da cazip geldi. O arada biri ‘Efendim Ankara’dan İstanbul’a yürüyeceğim deyin’ fikrini ortaya attı. İlk anda kulağa hoş gelse de ben duyar duymaz gerildim tabii. Sonuçta ben o zaman da yaşlıydım. Üstelik çok uzun zamandır kendime çay koymuşluğum yoktu. ‘Ben nasıl yürürüm o kadar yolu?’, diye sordum. Hemen atılıp ‘Efendim yürümeyeceksiniz tabii. Meydanda bir iki fotoğraf, yürürken bir iki video, sonrası otobüsle gidilir’ dediler. Ben de rahatladım.”</p>
<p>(Kitle eğlenmeye başlamıştı, yüzler gülüyordu.)</p>
<p>“Açıklama günü arabayla beni meydana götürdüler, elime döviz verdiler”</p>
<p>(Kitle devrimden sonra ihtiyaç kalmadığı için “dövizi” yabancı para zannedip iyice coşunca gösteriyi yapan düzeltme ihtiyacı duydu)</p>
<p>“O zamanlar eylem yapanların sloganlarını yazdıkları kartonlara ‘döviz’ deniliyordu, yanlış anlama olmasın gençler! Avucuma para sıkıştırıp meydana salacak halleri yoktu sonuçta. Önemli biriydim dedim ya! Önemliydim gerçekten. Neyse efendim, meydanda bir kalabalık vardı. Gelmek zorunda oldukları için gelenlerdir, biraz yürürüz biter, gider diye düşündüm. Ben başladım yürümeye. Fotoğraflar, videolar çekildi. Biraz daha yürüyeyim, dedim. Bir ara dönüp arkama baktım. Meydandaki kalabalık artmış, peşimden geliyor iyi mi!”  </p>
<p>(Kitleden kimileri ellerini dizlerine vurarak gülüyordu.) </p>
<p>“Bizde eskiden anlatılan bir fıkra vardı, hatırlayanınız vardır belki. Hani önde giden döner bir bakar, arkasında kimse kalmamış. O da der ki ‘bizim filler sıkıldı’. Ben de buna güvenmiştim. Nasıl olsa gelmezler, dedim. Ben yürüyorum, arkamdaki kalabalık artıyor! Böyle böyle derken ilk günü bitirdik. Bana bu akılları verenleri arıyorum, ortalıktan kaybolmuşlar tabii. Bir yerlerden bir araba buldular da canımı zor attım içine. Güneşten yanmışım, ayaklarım su toplamış, elime tutuşturduklarını havada tutacağım diye kolum tutulmuş… Bitmişim, tükenmişim. Nasıl uyudum bilmiyorum. Sabaha doğru biri geldi, uyandırdı beni. Adamı kesecektim, ama kolum kalkmıyor.”</p>
<p>(Kitlenin gözlerinden yaşlar gelmiş, durmadan gülüyordu.)</p>
<p>“Beni üç kişi ayağa kaldırdı, bir doktor geldi, bir şeyler yaptı, kendimi biraz daha iyi hissettim. Arabadan dışarı bir çıktım ki ne göreyim! Sanki köyler kasabalar boşalmış da arabanın etrafına toplanmış. Öyle bir kalabalık. Tabii beni bu işe bulaştıranlar da biraz da işi derleyip toplamışlar. Ben iki lokma bir şey yedim ve başladım yürümeye. Neyse uzatmayalım. Beni, böyle arkamdan kovalaya kovalaya ta İstanbul’a kadar yürüttüler. O yaşımda ne deri kaldı ne tırnak. Bir acıyan çıkmadı. Birazını da arabayla gidiversin demediler. Her yeni gelen koluma girip fotoğraf çektiriyor. Ben de çaresiz gülümser gibi yapıyorum. Ayağım ayrı ağrıyor, belim kopmuş bağırıyor, yüzümde yanmadık yer kalmamış… Bütün organlarım ‘bizi bir sal artık’ diyor yani. Ama yürüyenler durmuyor çoğala çoğala geliyorlar. Bir gece ayaklarımı tavana dikmiş yatarken yanımdakine sordum. Ben ne için yürüyordum?” </p>
<p><strong>(Gösteri bitti. Kitle çılgınlar gibi alkışladı.)     </strong></p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Varoluşum için özür dilemeyeceğim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim-320239</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/06/05/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/varolusum-icin-ozur-dilemeyecegim-320239</guid><description><![CDATA[Engelli onuru, mücadeleyle büyüyen bir varoluş. Engellilerin mücadelesi, yalnızca erişim ve hak mücadelesi değil; aynı zamanda engellilik onurunu savunma mücadelesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Kanaat düşüncenin düşmanıdır” der Ulus Baker. Ve çoğu zaman, ‘kanaat’leriyle bizi boğan’ların diline ve araçlarına karşı tükenmiş, çaresiz hissederiz. Baker’in ifadesiyle; “Kirlilikten kurtulmanın tek yolu, bu gürültülü korodan ayrılmak”tır. Ne var ki koronun konforlu alanında yaşamanın saadetine erenlerin yüklediği damga (stigma), her daim bize hatırlatılır. Düşünmeyi bırakan bir toplumun içinde, makbul olana tabi olmadan kendi varoluşumuzla yaşama irademiz de, bu koro tarafından her fırsatta iğdiş edilir. Çünkü, ‘eksik’ ve ‘kusurlu’ ilan edilerek itibarsızlaştırılırken, varoluşun ve varlığın için özür dilemen, kendi yükün için şikayet etmemen, hatta makbul olanın vicdan sorumluluğunu da yüklenerek ondan uzak durman, görevindir.</p>
<p>Goffman’ın belirttiği gibi; <em>“Damgalı kişiden, yükünün ağır olduğunu ve bu yükü taşımanın onu bizden farklı kıldığını ima edecek hiçbir davranışta bulunmaması talep edilir; aynı zamanda kendisini bizden, ona ilişkin bu inancımızı sancısız şekilde sürdürmeye imkan verecek derecede uzak bir mesafede tutmalıdır.”</em><sup>1 </sup>Bireyin toplum tarafından “eksik” ve “kusurlu” olarak etiketlenip yok sayıldığı, lekelenmiş ya da istenmeyen ilan edildiği bu toplumsal süreçte, sorunu yaratan bireyin farklılığı değil; toplumun bu farklılığı nasıl yorumladığıdır. Zamanla bu damga, yalnızca dışarıdan yöneltilen bir etiket olarak kalmaz; bireyin kendi benlik algısını da şekillendirmeye başlar. Kişi toplumun bakış açısını içselleştirdikçe, kendisini toplumun çizdiği sınırlar ve yargılar üzerinden tanımlamaya başlar. Tıpkı, sürekli dışlanan bir otistik gencin, kendisini gerçekten ‘yetersiz’ ve ‘kusurlu’ hissetmesinde olduğu gibi.</p>
<p>Elbette damgalama süreci bugün de; engellilikten yoksulluğa, etnik kimlikten toplumsal cinsiyete kadar birçok farklı deneyim üzerinden toplumun birçok kesimini kuşatmaya devam ediyor. Burada özellikle otizmden söz etmem ise, otistiklerin yoğun biçimde damgalamaya maruz bırakılan gruplardan biri olması kadar, anlatılanların doğrudan kendi yaşam deneyimimin bir parçası haline gelmiş olmasıdır. </p>
<p>16 yaşındaki otistik oğlum, öğrenim gördüğü lisedeki bazı eğitimci ve velilerden oluşan ‘makbul yetişkin birliği’nin son günlerde ona yaşattıklarıyla, kurumsal damgalamanın yarattığı bu toplumsal kurgunun odağında. Bu dışlayıcı kurgu, farklılığı/çeşitliliği doğrudan bir sorun alanı olarak kodluyor. Çünkü otistik; iletişim biçimi, duyusal hassasiyetleri, sosyal ilişki kurma yöntemi veya davranış örüntüleri “norm dışı” kabul edildiğinde, “uyumsuz” ya da “yük” olarak konumlandırılarak ‘tanı’sına indirgenir. Okulda akran zorbalığı çoğu zaman bu damgalamanın ilk görünür biçimidir. Ancak kurumsal damgalama yetişkinler ağının marifetidir ve ayrımcılığı sistematik hale getirir. Bu noktada damgayı üreten bireyin doğası değil; okulun farklılığı kabul etmeyen normatif yapısıdır. Bizzat yaşadığımız bu deneyimde olduğu gibi, şayet okul kapsayıcı bir eğitim anlayışı geliştirse ve eğitimciler konfor alanlarından çıkarak makbul görülmeyenle bağ kurmayı tercih etseydi, norm dışı gördüğünü dönüştürmeye değil, anlamaya yönelebilirdi.</p>
<p>Ancak, uygulamada çoğu zaman kendi gibi olmayanı anlamaya değil, damgalamaya, denetlemeye ve bastırmaya yönelen bir yaklaşım hakim. Tam da bu yaklaşım nedeniyle, nörogelişimsel farklılıklarının kriminalize edilmesiyle oğluma yaşatılanlar, O’nu “tehlikeli”, “suçlu” gibi gösteren ayrımcı bir niteliğe büründü. Eğitim kurumunun görevi öğrenciyi normal ilan edilene benzetmek değil, farklılıklarıyla güvenli biçimde var olabileceği bir ortamı inşa etmek olduğu halde, damgalamanın yeniden üretildiği bir alana el birliğiyle dönüştürüldü. Öyle ki eğitimcilerin vesile olduğu bu ‘cadı avı’ nda, çocuğun her öğle arası gittiği okul çevresinde dolaşması, alışveriş yapması ve sıklıkla tuvalete gitmesi dahi, uydurulan suçluluğuna kanıt olarak sunuldu.  Kimse onlardan ‘bakıcı’lık talep etmezken, bakıcılıktan imtina ettiğini bildiren ve çocuğun her davranışını didik didik analiz eden ‘idrak hafiyesi’ eğitimciler, sonunda onun duyusal çöküşüne zemin hazırladı. Şiddet bir tanı değilken, son dönemde okullarda yaşanan şiddet eylemlerini "otizm" tanısıyla ilişkilendirilmekte yarışanların yarattığı linç atmosferi de, ‘kanaatleri’ne kılıf oluverdi. Böylece otistik, yalnızca “uyumsuz” değil; aynı zamanda potansiyel bir “tehdit” olarak kodlanmaya başladı. Çünkü otistik çocuklar, zorbalığa, dışlanmaya ve çeşitli şiddet biçimlerine daha fazla maruz kalan taraf olmalarına rağmen onları farklılıkları nedeniyle potansiyel şiddet faili gibi damgalamak, şiddetin nörogelişimsel farklılıklardan değil dışlama, baskı, yalnızlaştırma ve sistematik damgalama ilişkilerinden üretildiği gerçeğini örtbas etmenin, yani normu yeniden üretmenin en kolay yoludur. Bu nedenle oğluma yaşatılan bu durum, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; insan hakları, eşitlik ve toplumsal adalet sorunu.</p>
<p>Engelli onuru, mücadeleyle büyüyen bir varoluş. Engellilerin mücadelesi, yalnızca erişim ve hak mücadelesi değil; aynı zamanda engellilik onurunu savunma mücadelesi. Damgalanmaya karşı çıkmak, bu mücadele hattından geçer. Çünkü damga, farklı olanı susturarak var olur; mücadele ise o sessizliği reddeder. İşte bu yüzden, engelliler yalnızca kendi haklarını değil, insan olmanın ortak haysiyetini de savunur. </p>
<p>Tüm bu yapılanlar karşısında, toplumsal adaleti gerçekleştirmek adına mücadelemizin varacağı yer neresi olursa olsun, ceza maşasını elinde tutan muktedirlere boyun eğmeyeceğimiz gibi, varoluşumuz için sizden özür dilemeyeceğiz!</p>
<hr>
<p><em><sup>1</sup>Erving Goffman, Damga-Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, Heretik Yayınları, Ankara 2022, s.170.</em></p>
<p>(EB/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var]]></title><link>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/biz-bu-topraklara-aitiz-turkiyede-her-acinin-kendi-mahallesi-var-320010</guid><description><![CDATA["Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?" diyor Korucu, ekliyor: "Mesela Hürmüz Diril nerede?"]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci-yazar Serdar Korucu, 17’nci kitabı <em>“Biz Bu Topraklara Aitiz”</em> ile bu kez Türkiye’nin en kadim halklarından biri olan Süryani toplumunun hafızasına, acılarına ve direncine odaklanıyor. </p>
<p>Yıllardır azınlıklar, toplumsal hafıza ve yüzleşme meseleleri üzerine çalışan Korucu, bu kitabında tanıklıkları kayıt altına alıyor.</p>
<p>Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da yaptığı görüşmelerle şekillenen çalışma, faili meçhul cinayetlerden zorunlu göçlere, kayıp yakınlarının bitmeyen bekleyişinden aidiyet duygusuna kadar geniş bir hafıza atlası sunuyor.</p>
<p>Korucu’ya göre bugün hâlâ sorulması gereken temel soru şu: “Sahi Süryanilere ne oldu?” Çünkü ona göre mesele geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, travmalar, ayrımcılık ve yalnız bırakılmışlık hissi hâlâ devam ediyor. </p>
<h3>“Diril Ailesi’nin derdi hepimizin derdi olmalı”</h3>
<p><strong>“Biz Bu Topraklara Aitiz” oldukça dikkat çekici bir isim. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?</strong></p>
<p>Bu söz Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’ye ait. Ama bu ifade yalnız kendisinin değil, kitapta yer alan Süryani toplumunun neredeyse tüm bireylerinin ortak görüşü.</p>
<p>Diğer söyleşilerin içinde de farklı kelimelerle aynı mesajın tekrar tekrar verildiğini görmek mümkün. Aidiyet duygusunun geçmişe dair bir nostalji olarak kalmadığını, yaşanan her şeye rağmen, köklere, toprağa dönme ve orada yaşama iradesinin de göstergesi. Süryani toplumunun binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklarda şiddet dalgalarına rağmen kalmaya çalışmasını, direncini yansıtıyor. </p>
<p><strong>Süryani toplumunun yaşadıklarını araştırırken sizi en çok sarsan tanıklık hangisiydi?</strong></p>
<p>Kitapta elbette tüm anlatılar çok önemli ve değerli ama beş ismin tanıklığı beni hem çok sarstı hem de kitabın ana hattını oluşturdu. Onlardan biri, çocuk yaşında okulda duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın. Bugün kendisi İsveç Parlamentosunda milletvekili…</p>
<p>Bir başka isim Robert Tutuş. O da babasını kaybetmişti. Şükrü Tutuş. “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” demiş oğluyla son konuşmalarında. Ve bugün Robert Tutuş, “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” diyor. Kitapta iki kardeş, Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da en zor anlatılarını paylaştı.</p>
<p>Köyüne döndükten sonra kurşunların hedefi olan babaları, 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ü anlattılar. “Haberi aldığım günü hatırlamak bile istemiyorum” diye başladı sözlerine Süleyman Akgüç. “Bu yaştaki bir adamın, babamın suçu ne, günahı ne? Nasıl böyle bir insan kendi evinde bu şekilde katledilebilir?” diye sordu. Gevriye Akgüç için hukuk süreci devam ediyor. Ve bir başka dava: Diril ailesi… Biliyorsunuz Şimuni Diril’in cansız bedeni oğlu Kemal tarafından bulunmuştu.</p>
<p>Gülcan Diril, “Abim diyor ki ‘Ben o anda nasıl ölmedim, bilmiyorum. Yerimde bir başkası olsa dağa çıkar kendini atardı.” Bu anlatı o kadar zor ki… “Köye neşe içinde, sağlıklı dönen annemin cenazesini bir siyah torbada, bir tabutta mı teslim alacaktım?” diye soruyor Gülcan Diril ve şöyle devam ediyor: “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var… Peki ya babam nerede? Bu soru bizleri çok yıpratıyor.” Diril ailesini yıpratan bu sorunun, hepimizin derdi olması, hepimizi yıpratması gerek. </p>
<p><strong>Kitapta çok güçlü bir hafıza ve tanıklık duygusu var. Bu konuyu çalışmaya sizi ilk iten şey ne oldu?</strong></p>
<p>Gilles Deleuze “Yazmak için daha iyi bir neden yoktur” ve ekler: “Utanç bana yazdırıyor, beni düşündürüyor.” Bu kitabı yazmaya yönelten duygunun utanç olduğunun altını çizmek isterim. Açık konuşmamız gerekirse bugün “Süryaniler” dediğinizde çoğunluğun aklına sadece yiyecek, içecek kültürü, mücevherat geliyor çünkü ne yazık ki bu kimlik Fanon üstünden okumamız gerekirse “egzotiklik arayışı” ile turizmin parçası yapıldı.</p>
<p>Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?</p>
<p>Mesela Hürmüz Diril nerede? Cansız bedeni oğlu tarafından bulunan Şimuni Diril’i kim öldürdü? 92 yaşındaki bir aile büyüğüne, bir babaya, bir dedeye, Gevriye Akgüç’e kim kurşun sıktı ve fail nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya geziyor? Hepimizin bu soruları, kendi aile yakınlarımızın, kendi akrabalarımızın başına gelmiş gibi sorması gerekiyor. </p>
<p>Bu nedenlerle böyle bir çalışmayı uzun zamandır yapmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Cesaretsizliğimin nedeni şu, tek başıma yola çıkıp böyle bir kitabı tamamlamam imkansızdı.</p>
<p>Kitaba başlama fikri bir başka kitabın, geçtiğimiz 6-7 Eylül’ün yıl dönümünde yine istos’tan çıkarttığımız “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”nun tanıtım gününde doğdu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, dinleyiciler arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı. </p>
<p>Her ikisi farklı ifadelerle de olsa aynı sorunu işaret etti. Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığı ve bu tür kitapların toplumları için de yapılması isteği.</p>
<p>Tam bu noktada hem Susin ve Üçkardeş’in hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunmuş olan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitap çalışmasına başladım. Bu kitabın oluşmasını önce kendilerine sonra anılarını paylaşmayı kabul eden tüm isimlere borçluyum.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/serdo.jpeg" alt="">
<figcaption><strong>Fikri Turan - Serdar Korucu 8 Ekim 2025 Sare köyü / Şırnak</strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Görüşmeleri Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da, farklı şehirlerde ve farklı dillerde gerçekleştirmişsiniz. Bu süreçte sizi en çok zorlayan şey neydi?</strong></p>
<p>Kitabı hazırlarken şu sözü duydum: “Bunları kayda almakla ne değişecek? Neye yarayacak?” Halbuki Hrant Dink, Ermeni Soykırımı tartışmalarına şu cümleyle yanıt verirdi: “Her Ermeni bir belgedir.” Bu sözü Süryani toplumu için de söylemek mümkün.</p>
<p>Dink’in izinden giderek şunu söyleyebiliriz: “Her Süryani de bir belgedir.” Yakup Mirza, “Seyfo’yla biz bitirilmek istendik. O korku içimizde kaldı. Hâlâ tüm Süryanilerin içinde o korku var” diyor kitapta. Bu korkunun izleri tüm kitaba yansıyor.</p>
<p>Bu nedenle yaşananları sadece 1915 ile sınırlamamak gerek. Hem Sayfo anlayışı sürüyor, yok olduğunu söylemek zor hem de bıraktığı travma tüm nesilleri etkilemeye devam ediyor, bugüne taşınıyor. </p>
<p><strong>Görüştüğünüz insanların ortak duygusu sizce neydi: Özlem mi, kırgınlık mı, aidiyet mi?</strong></p>
<p>Dink suikastı sonrasında nasıl ki “1,5 milyon artı bir” hissi oluşmuşsa Süryani toplumu bunun benzerini defalarca yaşadı, yaşıyor. Diril ve Akgüç davaları en son örnekler… Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Seyfo’nun devamı...” sözü bunun bir yansıması.</p>
<p>Dikran Ego, bu sözünü de Sayfo’nun devamı demesini de şöyle açıklıyor: “Bunu yapmalarının amacı sadece babamı öldürmek değil. Bunu adamlar açıktan söylediler. ‘Sizi burada yaşatmayız. Bir tane kurşun sıkarız. Hepiniz kaçarsınız’ dediler. Onların amaçları çok net. Birisini öldürerek binlercesini kaçırtmak.” İşte bu cinayete rağmen, Süryaniler kitabın da adında yer aldığı gibi “Biz bu topraklara aitiz” hissiyle topraklarından kopmamaya çalışıyor.</p>
<p>Dikran Ego, babasının mahkemesinin yapılacağı günün bir öncesinin, kilisenin avlusundaki bir şölene denk geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İptal edelim mi, etmeyelim mi diye konuşurlarken onları özellikle destekledim.</p>
<p>‘Yapın’ dedim. Böyle bağıra çağıra o şöleni çok güzel yapalım. Yapalım ki bu katillerin, bu canilerin amacı buradan bizi kaçırmak. Fakat bizler geri dönüyoruz, hem de şölen yapıyoruz diye. Bir tepki amacıyla o şöleni yaptık.” Gülcan Diril ise bu süreçte yalnız bırakıldıklarını söylüyor, “Bizim cemaatlerimiz zaten küçük.</p>
<p>Herkesin bize destek olmasını bekledik” diyor. Ve yine kendisinin şu sözü çok çarpıcı: “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var.” Bu bana İoanna Kuçuradi’nin “İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır” sözünü hatırlatıyor. Ben kendi adıma, Diril davası ya da Akgüç davasında, “insanlık onuru” için iyi bir sınav verdiğimi, ailelere destek olduğumu söyleyemiyorum.</p>
<p>Üstelik toplumun Süryanileri “yalnız bırakma” hali sadece davalarla da sınırlı değil. Son örneğini “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da da gördük. Baştan sona toplum içindeki Hristiyanlığa dair yaygın tüm ayrımcı ifadelerin yan yana getirilmesinden ibaret bir skeç hazırlanmıştı. Ve ilk tepki kimden geldi? İstanbul Süryani Kadim Vakfı’ndan…</p>
<p>Bu bile aslında toplumun nasıl da mahallelere ayrıldığını göstermiyor mu? Listeyi uzatmak mümkün ama Kürtlerle ilgili bir hakarete Kürtlerin, Alevilere dair olana Alevilerin, kadınları hedef alanlara kadınların, LGBTİ’lere yönelik olanlara LGBTİ’lerin ses çıkarmak zorunda kalması gibi… Bu bizlerin Kuçuradi’nin altını çizdiği “insanlık onuru” için silkelenmemiz gerektiğini anlatmıyor mu? </p>
<p>Evet, İstanbul Süryani Kadim Vakfı’nın çağrısı duyuldu ve özür dilendi ama o mesaj bile sorunluydu. “Son bölümümüzdeki bir skecimizde, amacını aşan bir ifadeye yer verdiğimizi üzülerek fark ettik” deniliyordu.</p>
<p>Gerçek bu değil, skeç baştan sona ayrımcı ifadelerle örülüydü. İzleyenler başından sonuna büyük bir keyifle alkışlamış olsa da aynı metni elinize alın ve Hristiyanlara yönelik ifadeleri daha geniş bir başka toplum kesimi için yeniden yazın. Hiçbir dinin, halkın hiçbir kesiminin bu şekilde hakarete uğramaması, ayrımcı ifadelerle hedef alınmaması gerekir. </p>
<p>Üstüne üstlük skeç sonunda metni yazan, “Bariyerleri hep birlikte aşacağız” mesajı veriyordu. O bariyer de şu; evlenmek isteyen çiftten biri Müslüman, diğeri Hristiyan. Aileler de bu nedenle izdivaca karşı. “Mutlu son”da ne oluyor?</p>
<p>Hristiyan genç Müslümanlığı kabul ediyor. Bunun tersi olabilir miydi? Olamazdı değil mi? Öte yandan kitaptaki birçok isim, 1971’de Midyatlı bir Süryani erkeğin, Malatyalı Alevi bir baba ile Ermeni bir annenin kızıyla evlendiği için neler neler yaşandığını anlatmıştı. Daha yeni evli olan kadın, Midyat’ta, Müslüman nüfusun yaşadığı Estelliler tarafından alıkonuluyor ve çiftin bir araya gelmesi uzun zaman sonra gerçekleşiyor. </p>
<p>Ya da şöyle sormak gerek, aynı metin Türkiye’de çok daha büyük nüfuslara sahip olduğu için, daha keskin bir konu olan, Alevilik Sünnilik üstünden yazılabilir miydi? Yazılsa bile, tepki çektikten sonra böyle bir özürle geçiştirilebilir miydi? Sanmıyorum. Böyle olmaması da gerekiyor. </p>
<p><strong>Kitap boyunca devlet politikalarının gündelik hayat üzerindeki etkisini görüyoruz. Sizce Türkiye kamuoyu Mardin’de, Midyat’ta, Adıyaman’da, Elazığ’da Süryani toplumunun yaşadıkları neden bilmiyor?</strong></p>
<p>Ernest Renan, “Ulus nedir?” sorusuna yanıt ararken, “Ulusun özü tüm bireylerin ortak birçok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır... Tüm Fransız vatandaşları Aziz Berthelemy katliamını, XIII. yüzyılda Midi'deki katliamları unutmuş olmak zorundadır” der.</p>
<p>Bunu Türkiye örneğine uyarlayacak olursak bu, sadece soykırım tartışmaları için geçerli değil. Yani sadece 1915’e, Sayfo’ya değil. Sayfo’nun izlerini taşıyan şiddet sarmalı da buna dahil. “Unutuş”, 1980-1990’larda yaşanan ve “faili meçhul” denilen aslında faili belli olan cinayetleri konuşurken de geçerli. “Sahi Süryanilere ne oldu?” diye kaçımız sorduk, soruyoruz. </p>
<p>Yaklaşık 70 cinayet var. Yusuf Türker, tüm bu faili meçhul bırakılmış cinayetlerin bir “proje” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Burayı boşaltmak istediler. 80’lerden 90’lara kadar burada biz 600-700 aileydik. 90’lardan 98’lere kadar 70 aileye düştük.”</p>
<p>Ve bu saldırıların sadece o dönemde kalmadığının da altını çiziyor: “1998’de yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başladık. O dönem neler yapmadılar ki? (…) Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.” Bu sözleri duyduğum anda aklıma ilk gelen 6-7 Eylül oldu. 1955’te İstanbul’daki pogrom sırasında saldırganlar Şişli’deki Rum mezarlığını hedef almıştı.</p>
<p>O dönem Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı olan Dimitrios Kalumenos, yakın zamanda gömülmüş olan bir cesedin mezarından çıkarılarak bıçaklandığını, başka mezarlardan kemiklerin çıkarıldığını hatta kafataslarına top muamelesi yapıldığını yazıyordu. Ve bu yaşananın sadece 1955’te kalmadığını da gördük. İşte Süryani mezarlarına yönelik saldırılardan sonra da biliyorsunuz 2017’de Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze töreni saldırıya uğramıştı.</p>
<p>Hatun Tuğluk’un bedeni gömüldüğü yerden çıkartılmış ve memleketi Dersim’de toprağa verilmişti. Aslında başlı başına sadece 1955, 1998, 2017’de verdiğim bu örnekler, bu yaşananlar bile şiddetin farklı dönemlerde farklı kesimleri nasıl hedef aldığını alabildiğini gösteriyor. Ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un de zikrettiği gibi, “Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz” sözlerini haklı çıkarıyor. </p>
<p><strong>Peki bir sonraki projeniz ne olacak? </strong></p>
<p>Tam da bu konuya gelecektim. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi ve Patrik Vekili Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi’nde yaptığımız ilk tanıtımda “Bu çalışmanın da devamını sabırsızlıkla bekliyoruz” demişti.</p>
<p>Kendisinin bu kıymetli mesajı ardından kilisede aklıma gelen ilk fikir, Süryani toplumunu hedef alan ve faili meçhul bırakılmış cinayetler oldu. Bu cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerle, her aileden bir kişiyle görüşmeyi, konuşmayı çok isterim. Bunu konuyu ilk olarak kitap etkinliği için Stockholm’den İstanbul’a gelmiş olan Dikran Ego’ya açtım. Kendisi de şimdiden desteğini esirgemedi. </p>
<p>Ne kadar teşekkür etsem az… Dilerim aileler de konuşmayı kabul eder. Çünkü seyidnenin, Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in kitap tanıtımında dediği gibi anlatılar sadece bu şekilde kalıcı oluyor, tarih oluyor, tarihe geçiyor… </p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[LGBTİ+ vicdani retçiler: “Devletin dayattığı erkekliği reddediyoruz”]]></title><link>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/29/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/lgbti-vicdani-retciler-devletin-dayattigi-erkekligi-reddediyoruz-320015</guid><description><![CDATA[Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de zorunlu askerlik ve militarizm tartışmaları uzun yıllardır insan hakları örgütleri, feminist hareket ve vicdani retçiler tarafından eleştiriliyor.</p>
<p>Son yıllarda ise queer hareket içerisinden yükselen anti-militarist itirazlar, militarizmin daha geniş bir denetim mekanizması olarak işlediğini yeniden gündeme taşıyor.</p>
<p>Özellikle LGBTİ+’lar açısından askerlik sistemi, “makbul vatandaş” ve “makbul erkeklik” kalıpları üzerinden şekillenen ayrımcılık, dışlanma ve devlet şiddeti tartışmalarıyla birlikte değerlendiriliyor.</p>
<p>Vicdani ret hareketi son dönemde hak ihlalleri ve tutuklamalar ile de gündemde. Anti-militarist mücadele içerisinde queer öznelerin deneyimleri ise vicdani reddin toplumsal cinsiyet, devlet şiddeti ve barış mücadelesiyle kesişen daha geniş bir politik alan açtığını ortaya koyuyor.</p>
<p>Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer ve Vicdani Ret İzleme Koordinatörü Merve Arkun ile vicdani ret hareketine yönelik baskıları ve dayanışma imkanlarını bianet'e anlattı.</p>
<h3><strong>Hazer: “Militarizm yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün parçası”</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hazer.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Hikmet Hazer</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Türkiye’de militarizm “makbul vatandaş”, “makbul erkeklik” ve heteroseksüel aile düzeni üzerinden işleyen bir toplumsal denetim mekanizması olarak kuruluyor. Sizce askerlik sistemi bedenleri, cinselliği ve kimlikleri nasıl disipline ediyor?</strong></p>
<p>İlk olarak şunu söylemek gerekiyor: Türkiye’de militarizm yalnızca orduyla ya da savaşla ilgili bir mesele değil. Militarizm gündelik hayatın içine işlemiş bir yönetme biçimi. Devlet “makbul vatandaş”ı yaratırken askerliği bir erkeklik sınavı olarak kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden askerlik sadece bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda cinsiyet rejiminin yeniden üretildiği bir alan. “Askerliğini yapmış erkek”, “ailesini koruyan baba”, “vatan için gerektiğinde ölecek vatandaş” figürü üzerinden heteroseksüel erkeklik kutsanıyor. Bunun dışında kalan herkes ise ya eksik, ya sapkın, ya da tehdit olarak görülüyor.</p>
<p>Bir lubunya olarak askerlik sistemine baktığımda şunu görüyorum: Bu sistem bedenleri disipline etmeye çalışıyor. Saçından yürüyüşüne, ses tonundan arzuna kadar seni belli bir erkeklik kalıbına sokmaya zorlayan bir mekanizma bu. Militarizm sadece bedenini değil, kimliğini ve arzunu da denetlemek istiyor. Çünkü militarist devlet için kontrol edilemeyen beden tehlikelidir. Queer bedenler tam da bu yüzden hedef haline geliyor. Çünkü bizler ikili cinsiyet rejiminin dışına çıkıyoruz; erkeklik ve kadınlık normlarını bozuyoruz; heteroseksüel aileyi “doğal” ve zorunlu kabul etmiyoruz.</p>
<p>Askerlik kurumu Türkiye’de erkekliği kanıtlamanın araçlarından biri olarak işliyor. “Askerliğini yap da adam ol” söylemi tesadüf değil. Burada erkeklik devlet tarafından onaylanan bir performansa dönüşüyor. Bu performansa dahil olmayan erkekler aşağılanıyor, dışlanıyor ya da “eksik vatandaş” muamelesi görüyor.</p>
<p>Lubunyalar açısından bu süreç çok daha şiddetli işliyor. Yıllarca “çürük raporu” adı altında aşağılayıcı muayenelere, psikiyatrik damgalamalara ve devletin cinselliğimizi ispat etmeye çalışan işkenceci prosedürlerine maruz bırakıldık. Yani militarizm queerler için sadece zorunlu askerlik değil; aynı zamanda devlet eliyle uygulanan bir cinsiyetlendirme ve aşağılama politikası.</p>
<p>Bu yüzden ben militarizmi sadece savaş karşıtlığı üzerinden değil, yaşamlarımızı kuşatan patriyarkal tahakkümün bir parçası olarak görüyorum. Çünkü militarizm erkek egemenliğini büyütür. İtaati kutsar. Hiyerarşiyi normalleştirir. Şiddeti meşrulaştırır. Ve bütün bunları “vatan”, “namus”, “aile” gibi kavramlarla romantize eder. Oysa biz queerler için hayat tam da bu normların dışında nefes almaya çalışmakla geçiyor.</p>
<h3><strong>“Queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor”</strong></h3>
<p><strong>Vicdani reddin çoğu zaman yalnızca “askere gitmeme” meselesi gibi ele alındığını görüyoruz. Fakat queer özneler açısından durum farklı. Queer mücadele; militarizme, erkeklik rejimine ve devletin kimlikler üzerindeki tahakkümüne karşı daha geniş bir itirazı da içeriyor. Siz kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyiminizi nasıl tanımlıyorsunuz?</strong> </p>
<p>Vicdani ret meselesinin yalnızca “askere gitmek istememek” gibi okunması bence çok eksik bir yaklaşım.</p>
<p>Özellikle queerler ve kadınlar açısından vicdani ret çok geniş bir politik itiraz içeriyor. Çünkü bizim meselemiz yalnızca silah taşımayı reddetmek değil; bizi disipline eden erkeklik rejimini reddetmek. Devletin bedenlerimiz, kimliklerimiz ve hayatlarımız üzerinde kurduğu tahakkümü reddetmek.</p>
<p>Lubunya bir vicdani retçi olarak askerliği reddederken aynı zamanda militarist erkekliği de reddediyorum.</p>
<p>Bana dayatılan “makbul vatandaş” rolünü reddediyorum. Devletin beni ancak belli cinsiyet normlarına uyarsam insan yerine koymasını reddediyorum. Çünkü queer deneyim bize şunu öğretiyor: Militarizm sadece sınırda işlemez; evde, okulda, sokakta, aile içinde de işler. Trans kadınlara yönelen nefrette, lubunyaların kriminalize edilmesinde, kadın cinayetlerinde, polis şiddetinde militarist kültürün izlerini görüyoruz.<br> Kadınların ve queerlerin vicdani ret deneyimi tam da bu yüzden daha bütünlüklü bir özgürlük talebi içeriyor. Çünkü biz savaşın gündelik hayatla bağını görüyoruz. Erkek egemenliğiyle militarizm arasındaki bağı görüyoruz.</p>
<p>Devletin “koruma” söylemiyle nasıl denetim kurduğunu görüyoruz. Bu yüzden vicdani ret bizim için aynı zamanda patriyarkayı reddetmek demek. Zorunlu heteroseksüelliği reddetmek demek. Devletin bedenimizi bir nüfus politikası nesnesi gibi görmesini reddetmek demek. </p>
<p>Trans feminist bir yerden baktığımda şuna inanıyorum: Militarizm yaşamı değil ölümü örgütler. Bizim mücadelemiz ise yaşamı örgütlemek üzerine kurulu.</p>
<p>Dayanışmayı, bakım vermeyi, birbirimizi yaşatmayı savunuyoruz. Militarizm “itaat et, öl, öldür” derken; queer mücadele “özgür yaşa, birlikte yaşat” diyor. Bu yüzden vicdani ret benim için sadece bireysel bir karar değil, politik bir varoluş biçimi. Hayatlarımızı militarizmin, erkekliğin ve devlet şiddetinin dışında yeniden kurma iradesi.</p>
<h3><strong>Arkun: “Özgürlük ve toplumsal barış ortak mücadeleyle mümkün</strong></h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/merve.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Merve Arkun</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Son dönemde hem artan politik baskılar hem de ekonomik krizler nedeniyle vicdani ret hareketinin görünürlüğü azaldığını söylemek mümkün. Buna rağmen lubunya vicdani retçilerin anti-militarist mücadele içinde nasıl bir söz kurduğunu düşünüyorsunuz? Bugün barış mücadelesi, queer hareket ve vicdani ret arasında nasıl bir ortak hat örülebilir? </strong></p>
<p>Son dönemde artan politik, siyasi ve toplumsal baskı, aslında sadece vicdani ret hareketinin değil tüm toplumsal muhalefetin ve örgütlenmeleri etkiliyor. Türkiye’de insan hakları krizinin ve adaletsizliğin farklı biçimlerinin giderek derinleştiği bir süreçten geçiyoruz.</p>
<p>Her hak mücadelesi, her toplumsal grup kendi alanında ağır adaletsizliklerle boğuşuyor. Bu yüzden asıl mesele, hareketler arasındaki kesişimsellikleri görmek, hatırlamak ve mücadelenin her biçimini birlikte örgütlemek.</p>
<p>Geçmişe baktığımızda, özellikle 2000’li yıllarda feminist hareket ile antimilitarist hareket arasında güçlü bir dayanışma ve ortak mücadele hattı örüldüğünü hatırlıyoruz. Yine o dönemlerde insan hakları örgütlerinin de vicdani ret mücadelesiyle daha omuz omuza bir tutum aldığını söylemek mümkün. Bu tarihsel deneyimler bize, farklı mücadele alanlarının birbirini besleyebildiğini ve ortak mücadele hatlarının örülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Bugün, Türkiye’de vicdani ret bağlamında, yeni bir dinamikle karşı karşıyayız. 2025 Ağustos ayında Çınar Koçgiri Doğan’ın, ardından 2026 Şubat ayında İnan Mayıs Aru’nun tutuklanması, Türkiye’de 10 yılı aşkın sürenin ardından yaşanan ilk vicdani retçi tutuklamaları oldu.</p>
<p>Şu anda da tutuklanma riski altında olan başka vicdani retçi arkadaşlarımız var ne yazık ki. Vicdani retçilerin yalnızlaşması, böylesi bir süreçte ihlallerin ve retçilerin uzun yıllardır yaşadığı sivil ölümün daha da derinleşmesi riskini getiriyor.</p>
<p>Dolayısıyla bu aciliyetli ve giderek ağırlaşan riskli tablo karşısında, yalnızca vicdani ret hareketinin değil; örneğin barolara, insan hakları örgütlerine, farklı toplumsal hareketlere ve aslında toplumsal barıştan yana olan herkese, vicdani ret hareketinin örgütlenmesi, görünmesi ve retçilerle aktif dayanışmanın bir parçası olma noktasında sorumluluk düşüyor.</p>
<p>Vicdani ret yalnızca askere gitmeyi reddetmek değil; aynı zamanda savaşın ve militarizmin insan kaynaklarını kurutmak demek.</p>
<p>Bu perspektif, queer hareketin şiddet karşıtı hattıyla, feminist mücadelenin patriyarkaya karşı örgütlediği direnişle ve insan hakları örgütlerinin adalet arayışıyla oldukça örtüşen bir yerde duruyor aslında. </p>
<p>Bugün hareketler arasında örebileceğimiz bu ortak hat, tam da bu kesişimsellikten geçiyor. Savaşa, şiddete ve militarizme karşı duran tüm hareketlerin vicdani ret ile bağlarını hatırlamasıyla; benzer mücadele hatlarını birlikte örebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü özgürlük ve toplumsal bir barışı inşa edebilmek, ancak ortak bir mücadeleyi birlikte örgütlemekle mümkün.</p>
<p>(ZA/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir sessizlik rejimi: “Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz”]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/bir-sessizlik-rejimi-sas-kizlar-ciglik-atmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-sessizlik-rejimi-sss-kizlar-ciglik-atmaz-320022</guid><description><![CDATA[Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>"Şşş! Kızlar çığlık atmaz."</p>
<p>Bu bir terbiye cümlesi mi, yoksa bir susturma emri mi? İkisi arasındaki fark, İranlı yönetmen Pouran Derakhshandeh'in 2013 yapımı Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz filminin tam merkezinde yer alıyor.</p>
<p>Film bir karakol sahnesiyle başlıyor. Gelinliğinin üstü kanlar içinde bir kadın, yani kahramanımız Şirin sessizce oturuyor. Az önce bir adam öldürmüştür. Komiser sorguluyor, cinayetin nedenini anlamaya çalışıyor. Şirin tek kelime etmiyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/ss.jpeg" alt=""></p>
<p>Komiser boşluğu kendisi dolduruyor, hikayeler uyduruyor. Kadın konuşsa da konuşmasa da sistem kendi hikayesini yazıyor. Bu sahne aslında filmin özeti gibi: Şirin hayatı boyunca konuşmaya çalıştı, kimse dinlemedi.</p>
<p>Şimdi susması bile bir anlam taşıyor ama o anlamı yine başkaları belirliyor. Siyaset bilimci Noelle-Neumann, kamusal alanın birey üzerinde kurduğu bu yargılayıcı gücü şöyle açıklar: Kamusal alan, bireyin toplumun dışlayıcı bakışlarına ve yargılarına en açık olduğu yerdir. Birey, kamusal alanda egemen olan kurumların ve ortak algıların dışına çıktığında, toplumun amansız bir denetim mekanizmasıyla karşı karşıya kalacağını bilir ve bu yüzden sessizliğe sığınır.</p>
<p>Filmin arkasında güçlü bir isim var: Pouran Derakhshandeh. Filmin yönetmen koltuğunda oturmasının yanısıra senaryo yazarlığını ve yapımcılığını da üstleniyor.</p>
<p>Derakhshandeh, filmlerinde genellikle kadın ve çocuk meselelerini seyirciye sunmayı tercih ediyor. “Şşşş Kızlar Çığlık Atmaz” filmi de Derakshandeh sinemasının zarif ama sert diliyle ekrana taşıdığı filmlerinden en önemlisi. Film uluslararası festivallerde 15 ödül aldı. Ama ödüllerden çok, izleyeni ekrana çakıp bırakan o ağırlıkla sesleniyor, çünkü anlattığı şey sadece İran'a özgü değil çünkü ataerki sınır tanımıyor.</p>
<h3>Susmanın anatomisi</h3>
<p>Peki filmdeki, bu suskunluk nereden geliyor? 1974'te Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann, bu duruma bir ad koydu: Suskunluk Sarmalı. Neumann'a göre bireyler, kendi düşüncelerinin toplumda azınlıkta kaldığını hissettiklerinde dışlanma korkusuyla seslerini geri çekiyorlar.</p>
<p>Susanlar çoğaldıkça baskın ses daha da güçleniyor, sarmal büyüyor. Teorinin önemli bir boyutu da şu: Bu sarmalın içinde bile susmayı reddeden bireyler vardır. Noelle-Neumann bunlara "sert kabuk" diyor: baskıya rağmen konuşmaya devam edenler, azınlıkta kalmayı göze alanlar. Ama bu filmde sormamız gereken asıl şu: O baskın ses kimin sesi? Hangi "kamuoyu" kimi susturuyor?</p>
<p>Bu sorulara cevap, feminist teoriden geliyor. Deniz Kandiyoti bu durumu açıklamak için “ataerkiyle pazarlık” kavramını kullanıyor. Kandiyoti'ye göre kadınlar ataerkil düzeni salt bir baskı sistemi olarak yaşamıyor; aynı zamanda o düzenin içinde hayatta kalmak için pazarlık da yapıyorlar. Bu pazarlık çoğu zaman görünmez  ama bedeli her zaman kadına ve çocuğa ödetilen bir pazarlık.</p>
<p>Bu noktada Şirin’in çocukluğunda yaşadıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü bu sessizlik ve pazarlık bir anda oluşmuyor. Suskunluk sarmalı katman katman inşa ediliyor. Şirin sekiz yaşında. Evde annesi ve babası var ama aslında yoklar; işleri yoğun, zamanları kısıtlı. Ailenin şoförü her gün onu okula götürüp getiriyor.</p>
<p>Ve o şoför Şirin’de hayatı boyunca peşini bırakmayacak bir travmaya neden oluyor. Şirin bunu hem bedeninde taşıyor, hem de içinde taşıyor; taşıyor ve kaldıramadığı bir yük haline geliyor. Cesaretini toplayıp annesine gidiyor. Ama tam olarak yaşadıklarını anlatamıyor çünkü dili yok, güvenli alan yok. Bunun yerine bir yol buluyor kendine: "Anne" diyor, "arkadaşımın başına bir şey geldi.</p>
<p>Büyük bir erkek ona bir şey yaptı." Aslında kendisinden bahsediyor. Annesi bir an duraklamıyor bile hemen işaret parmağını Şirin’in dudağına dokundurup şşşş! diyor ve susturuyor, o arkadaşıyla görüşmesini yasaklıyor. Kandiyoti'nin "ataerkiyle pazarlık" kavramı burada çok katmanlı işliyor. Anne hem kızını hem kendini, ailenin itibarını, namusunu, toplumsal statüsünü koruyor. Belki farkında bile değil bunun. Ama sonuç değişmiyor.</p>
<p>Şirin yalnız kalıyor, istismar devam ediyor. Noelle-Neumann bu konuya ilişkin, bireylerin toplum tarafından dışlanma, ayıplanma ve yalnız bırakılma korkusuyla, baskın olan görüşe karşı kendi içsel gerçeklerini nasıl gizlediklerinden bahseder ve bu sürecin sonunda suskunluk sarmalının inşa edildiğini belirtir.  </p>
<p>Okul da yardımcı olamıyor Şirin’e yaşadıkları konusunda. Şirin öğretmenine gidiyor, başına gelenleri anlatmaya çalışıyor. Öğretmen meşgul "sonra konuşuruz" diyor ve onu geçiştiriyor. Kötü niyetli değil, sadece vakti yok. Ama Şirin için fark etmiyor. Kurumların mağdurları susturması için bilerek ezmesi gerekmiyor. Görmezden gelmek yetiyor. Suskunluk sarmalı bir kat daha yoğunlaşıyor.</p>
<p>Yıllar geçiyor. Şirin büyüyor ama o travmalarla dolu çocukluğu içinde donmuş, bastırılmış öylece bekliyor. Ta ki düğün günü, gelinliğiyle merdivenlerden inerken bir çocuğun istismara uğradığına tanık olana kadar. O çocuk için bir şey yapıyor, aslında kaybettiği kendi çocukluğu için bir şey yapıyor.</p>
<p>Ve karakola geri dönüyoruz. Gelinliği kanlı, sesi yok. Komiser soruyor, sistem yazıyor. Mahkemede suskunluk sarmalı doruk noktasına ulaşıyor. Şirin'in kurtarmaya çalıştığı çocuğun ailesi bile tanıklık etmeyi reddediyor. Aynı acıyı yaşamış, aynı haksızlığa, zulme maruz kalmış bir aile, damgalanmamak için sessiz kalıyor. Mağdur, mağduru susturuyor. Bu suskunluk sarmalı Şirin'in idamına giden yolu açıyor. Toplumsal baskı resmi bir yargı kararına, bir idam fermanına dönüşüyor.</p>
<p>Ama tam bu noktada filmde suskunluk sarmalına direnen bir ses yükseliyor. Bir kadın avukat yıllardır mahkemelerde kadınları savunan, bu mücadeleyi meslek olarak seçmiş biri. Davayı almak istemiyor başta. Ama Şirin'in sessizliği onu etkiliyor.</p>
<p>O sessizliğin arkasında bir şeyler olduğunu hissediyor ve davayı üstleniyor. Noelle-Neumann'ın "sert kabuk" dediği tam da bu: Sarmalın içinde, baskının ortasında, susmayı reddeden ses. Herkes kaçarken o kalıyor.</p>
<p>Avukat gerçek bir mücadele veriyor. Ve o ses bir başka sesi uyandırıyor: Mahkeme salonunda, yıllarca içinde taşıdığı her şeyi ilk kez dile getiren Şirin. Suskunluk sarmalını yırtıyor ve sarmala rağmen, sisteme rağmen, konuşuyor. Avukat ona yalnız olmadığını hissettiriyor. Ama sistem daha güçlü. Şirin idam ediliyor</p>
<p>Bu film İran'da geçiyor ama hikayesi evrensel. Öğretmenin meşguliyeti, annenin korkusu, babanın yoğunluğu, komiserin hikaye uyduruşu, mağdur ailenin sessizliği bunlar coğrafya tanımıyor. Ataerki nerede kurulmuşsa suskunluk sarmalı da orada dönüyor. Değişen sadece toprak, millet, din, aksan.</p>
<p>(HÇ/EMK)</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Derakhshandeh, P. (Yönetmen). (2013). Şşş! Kızlar Çığlık Atmaz [Film]. İran.</p>
<p>Kandiyoti, D. (2013). Ataerkil pazarlık. Feminist Bellek. https://feministbellek.org/ataerkil-pazarlik/</p>
<p>Noelle-Neumann, E. (1998). Kamuoyu: Suskunluk sarmalının keşfi (M. Özkök, Çev.). Dost Kitabevi.</p>
<p>Yaylagül, L. (2006). Kitle İletişim Kuramları: Egemen ve Eleştirel Perspektifler. Ankara: Dipnot Yayınları.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Somut siyaset: Türkiye’de görüntü, ahlak ve algı rejimi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/somut-siyaset-turkiyede-goruntu-ahlak-ve-algi-rejimi-320017</guid><description><![CDATA[Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mutlak butlan sürecinin toz dumanı arasında birkaç gün önce karşıma çıkan haber, ilk bakışta sıradan bir siyasi görüntüydü: Bir parti genel merkezinin önüne konmuş iki araç ve üzerlerine yazılmış “satılık / haram” ifadeleri.</p>
<p>Türkiye’deki siyasal gündeme ve ahlak düzeyine alışkın biri için bu sahneler artık şaşırtıcı değil. Ama yine de bazı görüntüler, yalnızca politik değil, bilişsel bir soruyu da gündeme getiriyor: Biz siyasal olanı nasıl anlıyoruz ve bize nasıl gösteriliyor?</p>
<p>Türkiye seçmeni bilişsel olarak nerede? X'te gördüğüm “Bu ne ya, ilkokul düzeyi!” minvalindeki eleştiriler, beni bu yazıyı yazmaya motive eden asıl şey oldu. Kendime, "Bunu neden yapıyorlar?" diye yeniden sordum.</p>
<p>Bu olaylara bilişsel gelişim ve ahlaki muhakeme çerçevesinden bakmanın faydalı olacağını düşündüm. Referans aldığım düşünsel arka plan, Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı ile Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim modeli. Ancak bu modelleri topluma uygulamam bir teşhis değil; sadece bir okuma biçimi ve anlama çabasıdır.</p>
<p>Asıl mesele şudur: Toplum gerçekten daha “somut mu düşünüyor”, yoksa siyasal alan giderek toplumu daha “somut düşünmeye zorlayan” bir yapıya mı dönüştü?</p>
<h3><strong>Somutluk Rejimi</strong></h3>
<p>Piaget’ye göre “somut işlemler dönemi” (7-11 yaş), bireyin düşünmeyi büyük ölçüde gözle görülen nesneler üzerinden kurduğu bir evredir. Çocuk mantık yürütür ancak soyut sistemleri (hukuk, ekonomi, kurum) zihninde tam olarak bağımsızlaştıramaz; düşünce “şeyler” üzerinden ilerler.</p>
<p>Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir bu somutluk rejimi içinde akıyor. Siyaset; araçlar, binalar, kalabalıklar ve lider görüntüleri üzerinden konuşuluyor. Soyut olan —kurumlar, anayasal düzen, güçler ayrılığı— geri plana itiliyor (Özellikle “Türk Tipi Başkanlık Modeli” ile bu durum daha da görünür hale geldi).</p>
<p>CHP önünde sergilenen araçlar meselesi bu bağlamda açık bir örnektir. Burada tartışma kurumsal yapı veya süreç üzerinden değil, doğrudan nesne üzerinden yürütülüyor. Araba artık bir araç değil, bir anlam taşıyıcısıdır. “Haram” ve “yolsuzluk” gibi ifadelerle birlikte nesne, doğrudan ahlaki bir hükme dönüşür.</p>
<p>Bu dönüşüm önemlidir çünkü nesne, yapının yerini alır. “Bu araç neden burada?” sorusu, “Bu kurum nasıl işliyor?” sorusunun cevabını kısa yoldan verir. Bu sadece bir iletişim tercihi değil, siyasal algının nasıl kurulduğuna dair yapısal bir göstergedir.</p>
<h3><strong>Ahlaki çerçeve: Kohlberg ve aidiyet siyaseti</strong></h3>
<p>Kohlberg’in ahlaki gelişim modelinde ise “geleneksel ahlak” düzeyi, bireyin doğru ve yanlışı aidiyet ilişkileri üzerinden değerlendirdiği aşamadır. Burada ahlak, evrensel ilkelerden çok “grubun normları” ve “otoritenin sözü” üzerinden şekillenir.</p>
<p>Türkiye’de siyasal davranışın önemli bir kısmı bu düzeyle paralellik taşır. İnsanlar bir aktörü değerlendirirken önce şu soruyu sorar: “Bizden mi?” Bu soru cevaplanmadan diğer tüm bilgiler ikinci plana düşer. Bu nedenle aynı olay, farklı gruplar için tamamen farklı anlamlar taşır. Bir taraf için “yolsuzluk göstergesi” olan durum, diğeri için “siyasi manipülasyon” olarak okunur. Referans noktası ilke değil aidiyet olunca, seçmen "bakar kör" haline gelir ve bu kararlar sonrasında pişmanlığa da dönüşebilir. </p>
<p>Burada kritik bir hata da yapmamak gerekir: Bu durum basit bir “toplumun bilinçsizliği” ile açıklanamaz. Bu, insan zihninin doğal işleyiş biçimidir. Ancak bu doğal eğilim, siyasal özneler tarafından sürekli beslenir ve istismar edilir. Evrensel ahlaki ilkelere geçilmesinin önündeki engeller (eğitim sistemi, kutuplaşma, kültür kodları) ise tabloyu daha da ağırlaştırır.</p>
<h3><strong>Medya rejimi ve somutlaştırma siyaseti</strong></h3>
<p>Son yirmi yılda kurulan siyasal iletişim düzeni, soyut tartışmaları sistematik olarak somut görüntülere indirgemiştir. Ekonomik model yerine “maaş artışı”, kurumsal reform yerine “büyük proje”, hukuk devleti yerine “lider müdahalesi” öne çıkarılmıştır.</p>
<p>Bu süreç yalnızca bir iletişim stratejisi değil, bilişsel bir yönlendirme biçimidir. İnsan zihni somut olanı daha hızlı işler; görüntü, anlatının önüne geçer. Siyaset giderek bir “görsel kanıt üretimi” alanına dönüşür. CHP önündeki araçlar meselesi de bu mantığa oturur. Amaç, güçlü bir bilişsel kısa yol üretmektir. </p>
<p>Bu tür semboller özellikle kararsız seçmen üzerinde hızlı etki bırakır. Uzun analizler gerektirmez, doğrudan ahlaki bir yargı üretir. Hatta kafası karışık olan iktidar seçmeni için iç rahatlatıcı bir kestirme sunar: “Öyle ya, birbirlerini yediklerine göre bu doğru olmalı.”</p>
<h3><strong>Yalan, çerçeveleme ve siyasal gerçeklik</strong></h3>
<p>Türkiye’de siyasal iletişim yalnızca “çerçeveleme” değil, doğrudan yanlış bilgi ve zaman zaman çarpıtma üzerinden de işlemektedir.</p>
<p>Olayların bağlamı eksiltilir, anlamı değiştirilir ya da tamamen farklı bir hikâyeye dönüştürülür. Dolayısıyla mesele yalnızca algı yönetimi değil, <em>post-truth</em> (hakikat sonrası) bir gerçeklik üretimidir. Bu, seçmenin bilişsel kapasitesinden bağımsızdır; çünkü kişi çoğu zaman nesnel gerçekliğe değil, kendisine sunulan bilgi çerçevesine göre karar verir.</p>
<p>Pierre Bourdieu bu yapıyı “habitus” kavramıyla açıklar: Bireyler tamamen bağımsızca düşünmezler; hangi tür düşüncenin mümkün olduğunu sosyal alan belirler. Habitus, dünyayı “doğal” ve “kendiliğinden doğru” algılamayı sağlayan görünmez bir çerçevedir. Bu çerçevede bazı sorular hiç sorulmaz, bazı cevaplar da sorgulanmadan kabul edilir. Dolayısıyla sorun bireysel algıda değil, toplumsal üretim biçimindedir.</p>
<h3><strong>Muhalefetin yapısal açmazı</strong></h3>
<p>Bu çerçevede CHP ve özellikle Özgür Özel liderliğinin karşı karşıya olduğu zorluk daha net görünür. Muhalefet, doğası gereği daha soyut bir dil kullanmak zorundadır: Hukuk devleti, kurumsal çürüme, ekonomik model, demokratik gerileme… Ancak bu dil, somutlaştırılmadığı sürece geniş kitlelerde hızlı karşılık üretmez.</p>
<p>Siyasal rekabet iki farklı dil arasında sıkışır:</p>
<ul>
<li>Biri: Hızlı, görsel ve duygusal,</li>
<li>Diğeri: Yavaş, yapısal ve analitiktir.</li>
</ul>
<p>Bu asimetri, muhalefeti sürekli “açıklama yapmaya” zorlarken iktidarı ise konforlu bir “gösterme” pozisyonunda tutar.</p>
<h3><strong>Kılıçdaroğlu ve siyasal dilin sınırları</strong></h3>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun "mutlak butlan" kararı sonrasında yeniden partinin ana aktörlerinden biri olarak konumlanma sürecine bakıldığında, muhalefet içi siyasal iletişim açısından ayrı bir gerilim hattı ortaya çıkmaktadır. Bu dönüş, yalnızca örgütsel bir hamle değil, aynı zamanda siyasal dil ve temsil biçimi açısından da önemli bir kırılmadır. Bu, son derece hesaplı bir planlama gibi okunabilir.</p>
<p>Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun benimsediği söylem; büyük ölçüde “devlet aklı”, “düzenin korunması” ve kurumsal süreklilik vurgusunun örtük mesajlarını içerir. Eski yol arkadaşlarına ahlaki eleştiriler getirmesi, Kohlberg’in modelinde “geleneksel ahlak” düzeyine (yasa ve düzen eğilimi) yakın bir çizgide okunabilir; yani evrensel-eleştirel bir ilkeden ziyade, mevcut yapının korunmasını ve devletin sürekliliğini önceleyen bir çerçeve. Kılıçdaroğlu bir “devlet adamı”dır.</p>
<p>Bu durum, muhalefetten beklenen radikal eleştirel pozisyon ile daha korumacı ve düzen merkezli refleks arasındaki çatışmadır ve bilinçli olarak üretilmiştir. Sonuçta ortaya çıkan iletişim biçimi, muhalefetin yapısal eleştirisini bozarak, mevcut siyasal düzenin dilini benimsemekte ve bu yolla bir etki yaratmak istemektedir; yani iktidarın kurduğu iletişim rejimiyle örtüşen bir siyasal zemin üretmektedir. Kemal Bey’in partiye döndürülmesinin altındaki ana mesele de zannımca budur. İktidarla aynı dili üreten ve aynı ahlaki düzleme gelen bir CHP asla iktidar olmamalıdır ve zaten olamaz. </p>
<h3><strong>Siyaset bir düşünme biçimi midir?</strong></h3>
<p>Tüm bu çerçevede temel soru şudur: Türkiye’de siyaset bir “düşünme alanı” mıdır, yoksa bir “görme ve tepki verme alanı” haline mi gelmiştir?</p>
<p>Ezcümle, CHP önündeki araçlar tartışması, bu sorunun turnusol kâğıdı niteliğinde bir örneğidir. Bize nesnelerin yalnızca nesne olmadığını, doğrudan birer siyasal yargı üretim aracı olduğunu gösterir. Nitekim Kemal Bey'in basın sözcüsü tarafından yapılan "Bu araçlar semboliktir" açıklaması hem siyasal ahlakın pragmatizmini hem de seçmenin somut olan üzerinden nasıl manipüle edilmek istendiğinin en sarih örneğidir.</p>
<p>Siyaset giderek daha az düşünce, daha az ahlak, daha çok yanıltıcı bilgi ve daha çok görüntü üretmektedir. Ve bu döngü kırılmadıkça; değişen yalnızca araçlar, isimler ve sloganlar olacak, yapı ise baki kalacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla en kritik mesele bu toplumun neyi düşündüğü değil, neyi nasıl düşünmeye zorlandığıdır. Bu sorunun cevabı, ülkenin geleceğini belirleyecek en önemli meselelerden biridir.</p>
<p>(NK/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Latin Amerika’dan selam var bizlere…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/guney-amerikadan-selam-var-bizlere.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/latin-amerikadan-selam-var-bizlere-320021</guid><description><![CDATA[Brezilya’daki gecekondu mahallelerinden Ekvador’un göçmen “ana”sına, Meksika’daki bilge
mantarcılardan Arjantin’in mazlum kadim halklarına, belgesel sinema hakikati yakalamaya çalışıyor…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Rengârenk karnavalı, kalabalık plajları ve Maracanã futbol stadyumu ile akla gelen, adı genelde hedonizmle özdeşleşen Rio de Janeiro’nun gecekondu mahalleleri de turistik kentin kimliğinde mühim yer tutuyor. Bilhassa güvenlik kuvvetlerinin sık sık tekrarlanan müdahalelerinden ötürü ölümün kol gezdiği sıkışık “favela”larda hayatın fazlasıyla klostrofobik bir boyut alabildiğini de görüyoruz.</p>
<p>"Ebedî Hasretler (Saudades eternas)" adlı belgeselin esas kahramanı Sueli kalabalık ailesini dış tehlikelerden korumaya çalışan fedakâr bir anne ve büyükanne. Derme çatma ev ailenin bütün fertleri için hem bir sığınak, hem de bir hapishaneye dönüşüyor; kamera evden pek çıkmadığı için de seyircinin garip vaziyetle empati kurup benzer hislerle dolması kaçınılmaz oluyor. </p>
<p>2026 İsviçre, Fransa ortak yapımı 94 dakikalık belgesel Visions du Réel’de FIPRESCI ödülüne layık görüldü. Nil Kural, Sabrina Schwob ve Jerry Chiemeke’den müteşekkil jüri belgeselin yakıcılığı kadar insancıllığını övmüş. Ne de olsa şarkılara, bağırış çağrışlara, kahkahalara mütemadiyen korkutucu silah sesleri karışıyor, ev ahalisi bu kendine has hayata bir şekilde uyum sağlamaya çabalıyor. </p>
<p>Kadın yönetmen Emma Boccanfuso’nun adını sinematografi ve Quentin Faucheux-Thurion ile birlikte senaryo hanesinde de görüyoruz. Ailenin lideri Sueli’nin bazen sevimsizleşebilen enerjisini bile idare edip ev ahalisiyle adeta akraba olan güzel sinemacı seyirciyi mahrem bir evrene dahil ediyor.</p>
<p>Bilhassa torunları evde tutmak gittikçe zorlaşırken narkotik çeteleriyle çevik polis timleri dışarıda resmen savaşıyor, sık sık “kim vurduya gitti” haberleri geliyor. Sueli ortalığın sakin olduğu günlerde zemin kata inip barını işletiyor, lakin Chapéu Manguiera “favela”sında ölüm kokusunun alınmadığı günler ender denilebilir.</p>
<h3>Göçmenleri bağrına basan kadın</h3>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1390.jpg" alt="">
<figcaption>Fotoğraf Bilgisi</figcaption>
</figure>
<p>Ekvador - Kolombiya hududuna yakın bir mıntıkada fedakâr Carmela sekiz çocuğa sahip olduğu yetmezmiş gibi, bilhassa Venezuela’lı göçmenlere kol kanat germeyi de başarıyor. Mazisindeki kötü tecrübelerden dolayı kimsenin acı çekmesine tahammülü olmayan çalışkan kahramanımız evlatlarının ve komşularının muhalefetine, pandemiye ve ender olarak kendisine destek olan yardım kuruluşlarına rağmen misyonunu inat ve dirayetle sürdürüyor. Onlara bedava yemek dağıtıyor, muhtaç olanları bir süreliğine evinin bir kanadında misafir ediyor. Geniş bir coğrafyada şanı yürümüş olan cefakeş kadın kendi için uzak diyarlarda üretilmiş “beyaz, zengin ve nazik” yakıştırmalarına<br>sadece gülebiliyor.</p>
<p>Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sheffield Doc/Fest’te Özel Mansiyon’a layık görülen siyah-beyaz Carmela ve yürüyenler (Carmela y los caminantes/Carmela and the travelers) One World Festival ve Zagrepdox’ta da yer aldı. Yönetmenler Luis Herrera R. ve Esteban Coloma’nın adlarını beraberce, ayrı ayrı veya başka isimlerle birlikte senaryo, sinematografi ve prodüksiyon hanelerinde görüyoruz. 2025 Ekvador yapımı 92 dakikalık belgesel, kahramanına yönelik hürmet hislerini tetiklerken seyirciyi insanlığın ölmediğine de ikna ediyor.</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1093834136?h=d686fe4466" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe> </p>
<p>Sınır kasabasının gerginliğini de bize teferruatlı biçimde aktaran belgeselde meyve ticareti yapması Covid-19 sırasında mümkün olmayan Carmela’nın kocasının uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla tutuklandığına da şahit oluyoruz. Lakin dirayetli hayırseverimiz bu krizi de çalışarak atlatmaya muvaffak oluyor. Kendisi ne de olsa bir dayanıklılık mucizesi, müşkül vaziyette olanlarla dayanışma misyoneri, cesaret timsali.</p>
<p>Himayesinde geçirdikleri süre boyunca göçmenlerin en iyi şekilde ağırlanması için Carmela elinden geleni ardına koymuyor, bilhassa çocuklara ve annelerine hususi alaka gösteriyor. Yardım elini uzatmak onun için artık bir refleks hâline gelmiş; bilhassa iyi niyetini suistimal etmeye meyilli olanlara karşı sert görünmeye çalıştığı anlarda da izliyoruz kendisini. Lakin esasen hayır işleriyle böbürlenmediği, samimiyetinden ve etik değerlerinden feragat etmemeye azami ihtimam gösterdiği apaçık ortada.</p>
<h3>Mantar bilgeliği bir başka oluyor…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1392.jpg" alt=""></p>
<p>İnsanlarla mantarlar arasındaki girift yakınlığı teferruatıyla inceliyoruz. Görünür olanla gizli olan sanki gözümüzün önünde birbirine karışıyor. Ananevi malumat bilimle aşık atıyor.</p>
<p>Evreni kocaman bir organizma gibi kabul edip ırkımızın ve mantarların dünyadaki rollerine ve yaygınlık oranlarına olabildiğince odaklanıyoruz.</p>
<p>Bu iddialı sözler sizi saykadelik bir tecrübeye davet ediyor hissi uyandırsa da Ormanın kızları: Miselyum vakayinameleri (Daughters of the forset: Mycelium chronicles) adlı belgesel aslında geleneksel anlatıma sahip bir film. Festivallerden CPH:DOX, SXSW ve San Francisco’da boy göstermiş, yakında Sidney’de seyirciyle buluşacak 2026 Meksika yapımı 94 dakikalık belgesel bilimsel bir rapor kadar soğuk da değil neyse ki. Kadın sinemacı Otilia Portillo Padua’nın adını hem yönetmen hanesinde, hem de senaryoda görüyoruz.</p>
<p>Film boyunca bize rehberlik yapan Lis ve Juli coğrafyanın kadim halklarından olup içinde büyüdükleri tabiatın değerini bilen ve bunu gelecek nesillere aktarmanın önemini kavramış olan iki bilim kadını.</p>
<p>Ailenin büyüklerinden aktarılan değerli malumatı kayda alıyor, araştırmalar yapıp neticeleri kapsamlı raporlara dönüştürüyorlar. Ne de olsa film boyunca esas kahramanlarımız olan mıntıkanın bilge yaşlı kadınlarının daha ne kadar yaşayacağı belli değil; dolayısıyla kadim bilgilerin kaybolmadan bir an önce insanlığın hizmetine sunulmasında büyük fayda var.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/S_DQQKw1Q-8?si=sjYTd1n4fjvZsMet" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Hepimize malum olduğu şekilde ortalık kıyamet alametleri veriyor. Ormanlar mütemadiyen yanıyor, tabiat alanları işgal ediliyor; kırsal kesimde yaşamak zorlaştıkça insanlar kentlere göç ediyor, ananevi değerler ve bilgiler tek tek yok oluyor. Erkek egemen bilim dünyasında kadın olmanın zorlukları, insanların normalde beslenmek için topladıkları mantarların “sihirli” güçleri, mantarların birbirinden enteresan geleneksel adları filmde karşınıza çıkan muhtelif mevzular.</p>
<p>Gönül isterdi ki ormanda veya laboratuvarlarda yapılan gayet estetik yakın plan çekimler bizi de mantarların gizemli dünyasına daha fazla dahil etsin ve aslında insan ırkından çok daha yaygın olan varlıklarına hürmet hissini hakikaten katmerlendirsin.</p>
<h3>Kadim halklar deyince…</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1391.jpg" alt=""></p>
<p>Kolonyalistlerin bir zamanlar gaddarca yok etmeye giriştikleri kadim halklar arasında Güney Amerika’nın günümüzde Arjantin sınırları içinde kalmış bölgesindeki Mapuçeler de var. </p>
<p>Hatta mevzubahis kıyımın bir şekilde halen sürdüğünü de görüyoruz. </p>
<p>2017 yılında polis tarafından öldürülmüş olan Rafael Nahuel Patagonya’da yerlilerin haklarını korumaya kendini adamış bir gençti. Suçluların adaleti nasıl çarpıtmaya çalıştığını, iktidar tarafından ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilenlerin halen nasıl hırpalandığını, topraklarının nasıl ellerinden alınmaya çalışıldığını ibretlik bir belgeselde izliyoruz.</p>
<p>Dağın tepesindeki orman (Bosque arriba en la montaña/Forest up in the mountain) bizi And dağlarının Villa Mascardi ormanına güçlü bir belgesel diliyle sürüklüyor. </p>
<p>Berlinale’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan film akabinde Festival de Cine de Las Palmas dışında Cartagena Uluslararası Film Festivaline de iştirak etti. Kadın sinemacı Sofía Bordenave’nin adını yönetmen hanesinde tek başına, senaryo hanesinde ise Paolo Weber’le beraber görüyoruz.</p>
<p>2026 Arjantin yapımı 91 dakikalık çarpıcı belgesel çok katmanlı anlatımıyla meseleye derinden nüfuz etmemize imkân tanıyor. </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/ZQ35NxkXQz0?si=6lttygZEfPjawH1s" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Günümüzde zıvanadan çıkmış Arjantin devlet başkanı Javier Milei’nin tesadüfen başta olmadığını bize  bir kez daha hatırlatan ibretlik film Avrupa’dan gelip kadim halkların topraklarını işgal edenlerin acımasızlığını teferruatlı biçimde afişe ediyor. Belgeselde kâh maziye dönüp kendini yerli halklara göre üstün görenlerin küstahlığına şahit oluyor, kâh günümüzde Mapuçeler’in hakları için halen nasıl mücadele etmek ve beyazlara direnmek zorunda kaldıklarını idrak ediyoruz. Genç Rafael’in katillerinin yargılandığı dava yılan hikâyesine döndükçe biz de kıvranıyor, çocuk muamelesi gören kadim halkın geniş coğrafyanın hakiki sahipleri olduğu gerçeğini hiç şüphesiz kabul ediyoruz (Benzer mevzuda çekilmiş Lucrecia Martel imzalı Bizim toprağımız (Nuestra terra/Landmarks) da kaçırılmaması elzem bir belgesel).</p>
<p>Irkçılık, ayrımcılık, adaletsizlik hususunda adeta beyin jimnastiği yapıyor; sömürünün, baskının, şiddetin, işkencenin ağırlığını iliklerimizde hissediyoruz. İktidar sahipleri ele geçirdikleriyle doymuyor, diğer yandan da pisliklerini resmî tarih kitaplarıyla kamufle etmeye çalıştıkça elaleme rezil oluyorlar. </p>
<p>Beyazların soykırıma varan fiillerine rağmen Mapuçeler’in direnişi tüm gezegendeki kadim halklara ilham verir temennisiyle…</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Diş hediği ve hafıza]]></title><link>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/dis-hedigi-ve-hafiza.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/dis-hedigi-ve-hafiza-320012</guid><description><![CDATA[Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Diş deyip de geçmemeli! </p>
<p>Eski Diyarbakır’ın diş hediği ritüeli, bebeğin ilk dişinin çıkmasını kutlamak amacıyla sonraki dişlerinin de düzgün ve sağlıklı çıkmasını dilemek için yapılan bir ritüeldir. </p>
<p>Aile fertleri ve sıkça görüşülen yakın komşularla bolluğu bereketi de paylaşmak amacıyla yapılan geçmişi hayli eskilere dayalı şehir yaşamında köklü bir gelenektir. </p>
<p>Bu çok özel kutlama için kaynatılarak hazırlanan buğday ve nohut karışımı adı “hedik” olan ritüel sonrası yakın komşu ve akrabalara ikram edilir. </p>
<p>Kaynatılmış buğday ve nohuttan oluşan hediğin bir kısmı soğuduktan sonra bir miktar buğday bir geniş sini ortasına oturtulan bebeğin başının üzerinden saçılarak dökülür. Bu hareket, dişlerin buğday taneleri misali inci gibi ve sık çıkması temennisini taşır. </p>
<p>Ayrıca dişleri inci taneleri gibi düzgün olan ve o anda orda olan biri o başa saçılan buğday tanelerinden dişlerinin arasında ezerek yer ki, çocuğun dişleri kendi dişleri gibi düzgün olsun.</p>
<p>Kürtçede hediğin adı “Danok”tur. Açılımı dan û nok’tur, bileşimi danok’tur. Tahıl ürünleri yani buğday ve nohut.  Dindan / Diran Kürtçede Türkçedeki dişin karşılığıdır. Zaten kaynamış buğday tanesi de dişe benzer.</p>
<p>Çocuğun oturtulduğu geniş tepsinin etrafı kalem, para, altın, makas, tarak, bıçak, tespih, ayna gibi o an hazırda bulunan eşyalarla bezenir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/hedik1.jpeg" alt=""></p>
<p>Hedik, çocuğun başından aşağı döküldükten sonra çocuk o eşyalardan hangisini eliyle tutarsa çocuğun ilerde o objeyi simgeleyen mesleği / sanatı seçeceğine inanılır. Makas terzi, tarak berber, kalem memur, para esnaf-tacir gibi…</p>
<p>DİTAV’ın Suriçindeki kültür sanat evinde artık unutulmaya yüz tutmuş bu kadim gelenek geçtiğimiz günlerde bütün kurallarıyla ve usülünce yapıldı. Diş hediği çocuğu başından aşağı hedik dökülürken tepsideki malzemelerden topu aldı. </p>
<p>Hatıram beni çocukluğuma götürdü. Anama yıllar evvel merak edip sormuştum; “Bana diş hediği yaptığınızda neyi almıştım” diye. Kalemi almışım. </p>
<p>Hayatım kalemle geçti işte. Şimdi de işim gücüm kalemle…</p>
<p>(ŞD/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendi “normalimizi” mi yaratıyoruz?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendi-normalimizi-mi-yaratiyoruz-320025</guid><description><![CDATA[Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bilincimiz bizi bir “Normal” kalıbına sıkıştırıyor. Aslında bilincimizin şekillendiği yaratılmış normalin kalıbına istemsiz sıkışıyoruz. Kanıksanmış sağlamcılık denen şey de zaten o normalin bir tezahürü. Bir normale hapsolduğumu fark etmek oldukça uzun zamanımı aldı.</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, engellilik üzerine büyük büyük sözler ederken kendimdeki kanıksanmış sağlamcılığın farkında bile değildim. “Normal”i sorgulamak aklıma bile gelmemişti zaten. Bu bana özgü bir yönelim de değildi. Bu konuda ilk adımlarımı atarken benden daha önce adım atmış, sağlamcılık üzerine okumalar yapmış ve hatta bu konuda isim yapmış arkadaşlar için de aynı durum söz konusuydu. Belki de en büyük şansımız tüm eksikliklerine rağmen bu konuda kafa yormaya ve kalıpları parçalamaya kararlı o insanlarla kolektif bir düşünme, tartışma ve üretme sürecini paylaşmamızdı. </p>
<p>Bir yıl önce büyük bir heyecanla savunduğumuz bazı şeylerin savunulmaması gerektiğini ama onların yeniyi ve doğruyu bulmakta önemli bir deneyim olduğunu anlamıştık.</p>
<p>Onun içindir ki dün savunduğumuzun bugün yanlış gelmesi canımızı acıtmak yerine heyecanımızı artırıyor ve bizi mutlu ediyordu. Altını çizmeye gerek olduğunu düşünmesem de altını çizmeyi bir görev kabul ettiğim için belirtmek istediğim nokta şu.</p>
<p>Temel doğrularımızda bir değişiklik olmuyordu. Onları savunmaya devam ediyorduk ve bugün yanlış bulduklarımız o temel doğrularımızı sarsılmaz kılıyordu. Bilincimin bir bebek gibi büyüdüğünü hissettiriyordu kendimde gözlemlediğim bu süreç. “Hak temellilik” derken belli imtiyazlara sığındığımız gerçeğiyle yüzleşmiş ve ona savaş açmıştım. Bu beni sekter bir noktaya itmişti ve bunu fark etme deneyimim oldukça can acıtıcıydı. Yirmili yaşların heyecanıyla pozitif ayrımcılık olarak değerlendirdiğim bazı şeylere çok sert tepkiler veriyordum.</p>
<p>Birgün havaların aşırı sıcak olmasından kaynaklı engellilerin idari izinli sayıldığı haberi düştü haber merkezlerine. Körlerin bir mail grubunda bu izinli sayma durumu üzerine sert bir tartışma çıktı. Ben bu tartışmaya oldukça sekter yaklaşıyordum ve sert bir dalış yaparak kendim gibi düşünen arkadaşların yanında konumlandım. “Öyle ya, sadece sıcaktı ve sıcaktan dolayı sakatlar neden izinli olsundu” </p>
<p>Mailime gelen bir yorum beni oldukça sarstı. Göz tansiyonu olan bir arkadaş “ben bu sıcakta dışarı çıksam ölürüm, ne hakla bana verilmiş bir hakkı eleştiriyorsun” şeklinde yanıt verdi.</p>
<p>Haklıydı. Hem de aşırı haklıydı. Belki hayatta fikirsel olarak yan yana gelemeyeceğim bir kişi bana çok güzel bir ders vermişti. Sonra sağlamcılığı, mikro saldırganlığı ve yaratılan normali derinlemesine tartıştık. Yargıladık ve mahkum ettik.</p>
<p>Belki ulaşabileceğimiz en doğru noktaya ulaştık. Çünkü yaratılan normal, ötekileştirilenleri kendi kalıbında eziyordu. Ötekileşmenin de erişilebilirlik sorunlarının da her tür ayrımcılığında kökeninde o vardı. Evet o doğru nokta bugün bizim için savunulması gereken en önemli alan. Bu gerçekliğin bilincine varmamız yolumuzu farklı alanlarda ötekileştirilenlerle kesiştirdi. Büyüdük ve bu arada bir gerçekliğe çarptık. Hadi kendi adıma konuşayım, ben çarptım. Ufkumuz körlükle ilgili temel noktaların savunulmasından ibaret değildi artık. O da genişlemişti ve ötekileştirilenler üzerine daha doğrusu hayatın gerçekliği üzerine çok şey öğrendik.</p>
<p>Bu kaynaşma hali yeni bir sorunu tetikledi. Alışkanlıkları, talepleri ve yöntemleri farklı insanlarla çalışmaya başladık. Toplum içinde bizden kat kat fazla ötekileştirilen insanlar. Sonra onların tarzıyla bizim tarzımızın aynı olmadığı gerçekliğine çarpıp geriye doğru sektiğimi hissettim. Çünkü birbirimizin alışkanlıkları birbirimize farklı erişilebilirlik sorunları yaratabiliyordu. İşte bu içimdeki normalle yüzleşmeme neden oldu. Acaba ben farkında olmadan pratik yansıması olmasa da düşünsel anlamda sağlamcılığı ve yaratılan normali besliyor muydum?</p>
<p>Ben diyorum ama herkes bu soruyu kendi üzerine alınmalı. Çünkü bu bizim gerçekliğimiz. Kesişimsel bir çalışma yapacaksak bize en zıt alışkanlık ve yönelimleri olan insanlarla da çalışmamız ve yer yer ters düşmemiz kaçınılmaz.</p>
<p>Herkesin içinden düşündüğü bu çelişkiyi sesli tartışmayı öneriyorum. Çünkü bu alanda da alternatif bir yönteme ihtiyaç var ve onu anca bizler yaratabiliriz. İlk adım olarak kendimize soralım? İçimizdeki “normali” yenmek için ne yapmalı?</p>
<p>(BS/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Türkiye'nin sakızları, Kazakistan'da çocukların "para birimiydi"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/25/when-turkish-gum-became-kazakh-children-s-currency.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/turkiye-nin-sakizlari-kazakistan-da-cocuklarin-para-birimiydi-319985</guid><description><![CDATA[1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu hikâye, İstanbul’da küçük bir büfede yapılan sıradan bir alışverişle başladı. Öylesine sakız seçerken eski bir dönemden iki tanıdık isim aniden dikkatimi çekti: “TipiTip” ve “Turbo”. Onlarca yıl içinde görünümleri değişmişti; ama bu rastlantı, anında son derece kişisel bir duyguyu uyandırmaya yetti. Bir an için neredeyse kırk yıl öncesine, memleketim Sovyet dönemi Almatı’sına geri döndüm; o zamanlar bu Türk sakızları egzotik ithal ürünlerdi ve birçok çocuk için günlük yaşamın önemli bir parçasıydı.</p>
<p>1980’lerin sonu ve 1990’ların başında, Türk ürünleri Kazakistan da dahil olmak üzere çökmekte olan Sovyet pazarına olağanüstü bir hızla giriyordu. Yerel ekonomiler kronik kıtlıklarla boğuşurken ve Batılı markalar yeni yeni ortaya çıkmaya başlarken, Türk şirketleri genellikle daha hızlı, daha pratik ve daha erişilebilir olduklarını gösterdiler. “Rama” gibi Türk margarinleri, “Albeni” gibi çikolatalar, bisküviler, şekerlemeler ve ev eşyaları, değişen tüketim yapısının görünür sembolleri haline geldi.</p>
<p>Ancak çocuklar için Türkiye’nin en önemli ihracatı sakızdı.</p>
<p>Elbette Sovyet sakızları da vardı. Kazakistan’da en yaygın yerel sakızlardan biri, basitçe “Sagyz” (kelime anlamıyla “sakız”) olarak adlandırılıyordu. Ucuzdu, ancak rekabet edemiyordu. Türk sakızlarının tadı daha uzun sürüyor, balonları daha iyi oluyor ve en önemlisi bu sakızlar, koleksiyonluk kağıtlar içeriyordu.</p>
<p>Bu kağıtlar çok geçmeden sakızın kendisinden daha değerli hale geldi. Bir sakız tüm gün boyunca özenle çiğnenebilirdi, nadir bir kağıt ise değerini aylarca, hatta yıllarca koruyabilirdi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/turbo33.jpg" alt=""></p>
<p>“Turbo”, “Final 90”, “Tipi Tip” ve diğerleri artık sadece sakız kağıtları değildi. Arabalar, futbolcular, çizgi film karakterleri ve romantik çizgi romanların merkezinde yer aldığı bir çocukluk ekonomisinin yapı taşları haline geldiler.</p>
<p>Her serinin kendine özgü bir likiditesi vardı. Nadir parçalar daha yüksek kurlara sahipti. Bazıları bir parçayı iki, hatta daha fazlası karşılığında takas ediyordu. Çocuklar farkında olmadan piyasanın mantığını öğreniyorlardı.</p>
<p>1990-91 yıllarında, tek bir paket Turbo sakızı yaklaşık üç Sovyet rublesine mal oluyordu. Bir yetişkin için makul bir aylık maaşın yaklaşık 300 ruble olduğu bir dönemde, bu hiç de azımsanacak bir meblağ değildi. Bir çocuk için ithal sakız satın almak hem bir zevk hem de bir yatırımdı.</p>
<p>İkincil piyasa daha da aydınlatıcıydı. Tek bir kağıt, bir rubleye mal olabiliyordu. Hatta ambalajın kendisi bile değer taşıyabiliyor ve 30 ila 50 kopek arasında satılabiliyordu. Ebeveynler sinema bileti veya dondurma için para verdiklerini sanıyor olabilirlerdi, ancak çoğu zaman farkında olmadan çocukların büyüyen koleksiyon piyasasını finanse ediyorlardı.</p>
<p>Kısa süre içinde, basit koleksiyonculuk ticarete dönüştü. Bir noktada, kendi basit arbitraj stratejimi geliştirdim. Bir komşum, bölgemizde oldukça nadir bulunan “Malabar” çizgi film eklerinden oluşan bir koleksiyon edinmişti. “Final” futbol kartlarımı "Malabar" kağıtlarıyla takas ettim, sonra da okulda aynı “Malabar” eklerini daha uygun fiyatlarla başka futbol kartlarıyla takas ettim. Birkaç hafta içinde futbol koleksiyonum önemli ölçüde genişledi. O zamanlar arbitrajın dilini bilmiyordum, ama kârın ne olduğunu anlıyordum.</p>
<p>O zamanlar, mahalle kültüründe bile sakız ekleriyle ilgili ekonomik imalar vardı. Yanlış mahalleye girerseniz, oranın zorbalarıyla oldukça doğrudan bir konuşma başlayabilirdi:</p>
<p>“Nerelisin? Paran var mı? Kağıtların var mı?”</p>
<p>Bu küçük basılı koleksiyon parçaları genellikle neredeyse paralel bir para birimi gibi muamele görüyordu.</p>
<p>Ancak yıllar sonra, bu eklerin üzerine basılmış birçok Türkçe ifadenin, anlamlarını kavramadan çok önce çocukluk bilincime girmiş olduğunu tam olarak anladım. “Almaniya Milli Takımı” basitçe “Almanya milli takımı” anlamına geliyordu. “Oto” ise “otomobil” anlamına geliyordu. Yine de çocukken bu kelimeler, daha büyük, göz alıcı bir uluslararası dilin parçaları gibi geliyordu. Geriye dönüp bakıldığında, bu benim Türkiye'nin yumuşak gücüyle en erken karşılaşmalarımdan biri olabilir.</p>
<p>Türkiye de daha önce benzer tüketici dönüşümü dalgaları yaşamıştı. Orhan Pamuk’un betimlediği dünyalarda, özellikle de İstanbul’un gelişen kentsel tüketim kültürüne dair tasvirlerinde, ambalajlara, koleksiyon ürünlerine ve ithal ürünlere duyulan ticari hayranlığın daha eski biçimlerini görebiliriz. Türk sakızları Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’ya ulaştığında, bu ticari kültürün bir kısmı da sessizce onunla birlikte yol almıştı.</p>
<p>Her para birimi gibi sakız kağıtları da enflasyona karşı savunmasızdı. Yeni seriler çıktığında, eskileri hızla değer kaybetti. Bu durum, örneğin büyük futbol şampiyonalarının değişen döngülerini yansıtan “Final 90”ın yerini “Final 92”ye bırakmasıyla yaşandı. Koleksiyonların değeri düştü. Pazar ilerledi.</p>
<p>Turnuva takvimlerinden ziyade otomobillere odaklanan “Turbo”, genellikle değerini daha uzun süre korudu. Ne de olsa arabalar, futbol müsabakalarına kıyasla sembol olarak daha yavaş eskimekteydi.</p>
<p>Yetişkinler, ithal sakızlarla bağlantılı olduğu iddia edilen zararlı kimyasallar ya da muğlak sağlık riskleriyle ilgili uyarılar yaparak talebi bastırmaya çalışırlardı. Ancak bu tür endişeler, pazardaki coşkuyu nadiren gölgede bırakırdı.</p>
<p>Bir ara, benim koleksiyonum da çalındı. O zamanlar bu, kişisel bir felaket gibi gelmişti.</p>
<p>Ancak bu kaybın etkisi beklediğimden daha çabuk geçti. Bunun nedeni, benim olgunlaşmış olmamdan ziyade, kıtlığın kendisinin ortadan kalkmasıydı. İthal sakızlar daha ulaşılabilir hale geldikçe, içindeki kağıtların değeri de buna paralel olarak düştü.</p>
<p>Hiçbir para birimi değerini sonsuza kadar koruyamaz. (TZ/VK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kavgaz-Armatör: İlk kurşun]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kavgaz-armator-ilk-kursun.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kavgaz-armator-ilk-kursun-320009</guid><description><![CDATA[Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><strong>Algan Sezgintüredi</strong> ve <strong>Mesut Demirbilek</strong>’in ortaklaşa yazdıkları polisiye roman serisi Mutlu Kavgaz-Armatör bölümüyle devam ediyor.</p>
<p>Daha önceki Çantacı ve Pilot bölümleri yeni seride olduğu gibi April Yayınlarından yayınlanmıştı. İki yazar elbirliğiyle romanın başkarakteri Mutlu’yu her manada büyütüyorlar. Büyütürken elbette ham bırakmamaya özen gösteriyorlar, bunu görmemek mümkün değil.</p>
<h3>Tempo, merak, gizem</h3>
<p>Mutlu’nun karakteri oturuyor; vefa duygusunu ve kibarlığını elden bırakmıyor. Anladığım kadarıyla karşı cinse olan teması/iletişimi kendini tanıyıncaya kadar ağırdan alınıyor. Şimdiye kadarki bölümlerde Mutlu’nun utangaçlığını, çekingenliğini doğru tabir olursa bu alanda üzerindeki ölü toprağı henüz atmış değil. Elbette karakterin gelişmesinden anladığımız kadarıyla karşı cinse olan bakış açısının çok büyük etkisi var; duygusal ve oldukça narin.</p>
<p>Bu en güçlü sebep gibi dururken diğer küçümsenmeyecek sebepse geldiği yer; okuduğu bölüm. Karakterin bu alandaki ( karşı cins ) davranışların/tepkilerin ve toyluğun polisiye türüne renk kattığını biliyoruz.</p>
<p>Tempo, merak, gizem ve heyecan nasıl ki bu türün olmazsa olmazıysa kadınlar da rengi/doğası ve lezzetidir yavanlığı alır. Yazarlar Mutlu’daki bu tutukluğu metne başka kadın karakterler ekleyerek dengelemişler. </p>
<p>Okuyucu bu eksikliği hissetmiyor. Daldan dala konarak bahsettiğimiz durumun tam aksi gibi davranışlar sergileseydi o zaman karakter sallanıyor diyebilirdik. Mevcut durum tam da Mutlu’nun meşrebine uygun gidiyor.</p>
<h3><strong>Suçun başkenti</strong></h3>
<p>1990’lı yıllar, siyasi iktidarın başında Turgut Özal vardır. Parti kongrelerinde Kartal Demirağ denilen bir zat Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a suikastta bulunmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçmiştir. Ekonomik sistemde ihracat ön plana çıkarılmış ülkedeki ekonomik büyümeler buna bağlanmıştır. Böyle ekonomik ve siyasi bir iklimde kaybolan büyük iş insanı Armatör Talip Uzunkaya’nın kaybı elbette ki birilerinin dikkatini çekmiş, adamakıllı bir soruşturma istenerek işin akıbeti öğrenilmek istenmiştir.</p>
<p>Mutlu Kavgaz- Armatör 1990’lı yılların İstanbul’unda geçiyor. Daha önce Kayıplar Bürosunun baktığı/takip ettiği Türkiye’nin en zengin iş insanlarından Armatör Talip Uzunkaya’nın 21 Nisan sabahı tatile çıkıp bir daha geri dönmemesi, haber alınmaması üzerine kısa ve üstünkörü şekilde soruşturduğu vakaya atanmasını işliyor.</p>
<p>Kayıplar Bürosu kayıp Talip Uzunkaya’nın bulunması için bir arpa boyu yol almayınca üst mercilerden Şef Sabri Ateş vasıtasıyla iş daha önce başarılı işler yapan, açık dosya bırakmayan ( Çantacı ve Pilot bölümlerini hatırlayın ) Komiser yardımcısı Mutlu Kavgaz’a verilir.</p>
<p>Mutlu daha 25’indedir. Tecrübeli yardımcıları sayesinde teklemeden gitmektedir. Üç bölgeye ayrılan koca İstanbul’un en cafcaflı, en belalı, en sorunlu bölgesi olan Beyoğlu’nu da içine alan B bölgesine bakmaktadır. Beyoğlu’nu suçun başkenti olarak düşünün.</p>
<h3><strong>İşi ehline bırakın</strong></h3>
<p>Mutlu, Kayıplar Bürosunun dosyasını incelediğinde işin neden çözülmediğini daha iyi anlar. Doğru sorular sorulmadığı için doğru yöne evrilecek cevaplar da alınmadığını görür. İşin püf noktası kilit isimlerle hiç temas edilmemiş olmasıdır. Hal böyle olunca Mutlu soruşturmayı doğru kişileri bulup sorgulayarak genişletir. Genişleyince iş çetrefil bir hal alır.</p>
<p>Çoğu insan bilmez, Türkiye’nin en büyük armatörü Turgay Ciner’dir. Birçoğumuz onu medyadaki yerinden/rolünden hatırlıyor olabiliriz.</p>
<p>Gerçi şimdilerde medyadaki bir soruşturmadan dolayı arandığını ve yurtdışında olduğunu biliyoruz ama mevzu Turgay Ciner değil, mevzu bu büyüklükteki bir iş insanının karşısına çıkan 25 yaşlarındaki Mutlu Kavgaz’ın hâletiruhiyesi. Bu örnekle Mutlu’nun nasıl zor bir göreve getirildiğini anlatmaya çalışıyorum. Karşında Turgay Ciner veya Sabancı ya da beşli çete şirketlerinden birinin sahibi ayarında biri var ve pot kırmadan soruşturmayı derinleştirmesi gerekiyor. Üstelik de ensesinde Şef Sabri Ateş’in, hep ‘sakın yanlış yapma, karışmam!’ diyen sesi/uyarısını unutmamaya çalışarak…</p>
<p>Çantacı bölümü için devlet kurumlarındaki liyakate dikkat çekmiş bunun önemi üzerinde durduğunu <a href="https://bianet.org/yazi/liyakat-guzellemesi-267236" target="_blank" rel="nofollow noopener">söylemiştim.</a> Yazar bu bölümde de devamı niteliğinde ilerliyor, birçok ortak karakter devam ettiği için her kitaba bölüm dersek yanlış bir şey söylememiş oluruz. </p>
<p>O liyakat düsturunun önemini bu bölümde çok daha net bir şekilde görebiliyoruz. Zira Kayıplar Bürosunun elinde yılan hikâyesine dönen Talip Uzunkaya dosyası, işi bilenin eline düştüğünde nasıl da bir çırpıda çözülebileceğini gösteriyor.</p>
<p>Yazar ( lar ) işin ehlinin ne kadar önemli olduğunun altını çizerek müstahdemden müdür olmaz olursa nasıl yerimizde sayarıza çok güzel örnekler vermişler. Ya da ‘kepek bulamıyoruz, bakanım’ diyen çiftçiye, ‘o zaman kepek ekin’ diyebilecek kadar çiftçiden, tarımdan bihaber bakanın işinde ne kadar ehil olduğu örneğiyle daha anlaşılır hale getireyim.</p>
<p>Yazarların işaret ettiği tam da budur. Cinayet polisinin dosyayı görür görmez ertelenen, savsaklanan, unutulan ve çeşitli gerekçelerle sorulmayan bir dünya soruyu fark eder. Bundan sonrası sabır, metanet, nezaket ve teknik bilgisini konuşturmaya bakar.</p>
<h3><strong>Milat anı</strong></h3>
<p>Benim açımdan romanın en can alıcı kısmı Mutlu’nun üç yıla yakın, yanında taşıdığı silahını ateşleme kısmı.</p>
<p>Bu kısım zannımca okuyucunun da durup üzerinde düşüneceği bir bölüm… Zira yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi okuyucunun iliklerine işleyen bir bakış açısıyla vermiş yazar. Sosyolog İsmail Beşikçi’nin ‘ilk kurşun teorisini’ çoğu kişi bilmez.</p>
<p>İlk kurşun teorisine göre ilk kurşununu sıkan kişi artık eski kişi değildir; değişmiştir her açıdan. Sıkmadan önceki kişi ile sıktıktan sonraki kişi arasında çok fark vardır. Mutlu’nun da çok kısa da olsa karşısındaki saldırgana sıkıp sıkmamaktaki tereddüdü kahramanın insana, canlıya bakış açısını belirlerken okuyucuyu da bunun üzerine düşünmeye sevk eder.</p>
<p>Devletin ( erkin ) cenderesinden geçmiş, bunun eğitimini, disiplinini almış bu yönde yetişmiş birinin o ilk karşılaşmadaki kısacık tereddüdündeki dejenere olmamış, insani yönünü kaybetmemiş saf hali insanın her daim bir umut kapısı olabileceğini gösterir. En son kertede kendini savunmaya girmesi ise elbette ki insani bir refleksle açıklanabilir.</p>
<p>Eskiden şeker bayramı şimdilerde Ramazan Bayramı olarak bildiğimiz bayramın isminin değiştirilişini ruhumuz bile hissetmeden nasıl usulca kabul edişimizi satır aralarına saklayan Kavgaz-Armatör polisiye romana iyi bir örnek eser.</p>
<p>Yan hikâyelerle okuyucunun dikkatini dağıtmadan metnin gövdesini sağlamlaştıran temposu yüksek bir roman.</p>
<p>(HB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kürt sinemasının sessiz başlangıcı: ‘Zerê’ filmi 100 yaşında!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kurt-sinemasinin-sessiz-baslangici-zere-filmi-100-yasinda-320014</guid><description><![CDATA["Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Sinema tarihinin ilk Kürt filmi olarak kabul edilen 1926 yapımı “Zerê”, sessiz sinema dönemine ait 72 dakikalık kurucu bir eserdir.</p>
<p>Film, “Zerê” adlı genç bir kadının aşkı, ailesi ve yaşadığı toplumsal baskılar etrafında şekillenen hikâyesini anlatarak Kürtlerin gündelik yaşamına ve kültürel hafızasına odaklanır. Bu yönüyle eser, hem bir anlatı filmi hem de tarihi ve toplumsal hafızayı görselleştiren erken bir sinematografik belge niteliği taşır.</p>
<p>Bu yönüyle “Zerê”, tarihi bir olayı sinema diliyle aktaran ve Kürt sinema hafızasında önemli bir yer edinen 100 yıllık güçlü bir kültürel imgedir. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-2-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Kürtlerin sinema ile tanışması 1900 yılların başına tekabül ediyor. O dönemde dünya sineması emekleme aşamasındaydı. Auguste Lumière ve Louis Lumière kardeşlerinin sinemayı keşf ettiği 1895 yılının üzerinden 31 yıl geçmişti. (1)</p>
<p>Yani dünya sinemasının emekleme aşamasında olduğu bu erken dönemde, Kürtler de Ermeni dostları aracılığıyla hareketli görüntünün büyüsüyle tanıştı ve görsel anlatının imkânlarıyla ilk kez karşılaştı. 1926’da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ermenistan’da çekilen “Zerê”, Kürt sinemasının doğuşunun ilk filmi olarak tarihe geçti.</p>
<p>Sinemanın dünya ölçeğinde sessiz imgeler, ışık, kadraj ve kurgu aracılığıyla kendi estetik dilini kurmaya çalıştığı bu tarihsel eşikte, Kürtlerin sinemayla ilk teması, yalnızca teknik bir karşılaşma değil; kültürel hafızanın görsel anlatıya dönüşmesinin de ilki oldu.</p>
<p>O dönemlerde, Kürtlerin egemenliği altında yaşadığı Türkiye ve İran’da sinema 1900’lerin başında gelişmeye başladı. Türkiye’de 1919’da çekilen “Binnaz” isimli film, ilk kurmaca yapıt olarak kabul ediliyor. Bu süreç Osmanlı-Fransız ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıktı. (2) </p>
<p>İran’da ise ilk uzun metrajlı kurmaca film 1930’da Ermeni yönetmen Hovhannes Ohanian’ın “Ābi va Rābi” adlı yapımı oldu. (3) Her iki ülkede de erken sinema gelişiminde Batılı, Rus ve Ermeni sanatçıların etkisi belirleyici olmuştur. </p>
<p>1917 Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nde “Halkların kültürünü geliştirme” politikası çerçevesinde, 1926 yılının yazında çekilen film, bir dönem anlatısı olarak 1915’teki Çarlık Rusyası’nın son yıllarını beyaz perdeye taşıyor. (4)</p>
<p>Yönetmen koltuğunda Ermeni sinemasının kurucusu <strong>Hamo Beknazaryan</strong>’ın oturduğu filmin senaryosu ise Kürt dostu Hakop Gazaryan’ın “Zerê’nin Kaderi” isimli hikâyesinden den esinlenerek yazılmış. (5)  Film, Kürtlerin yoğun yaşadığı Ararat Dağı’nın eteklerinde ve Elegez Yaylaları'nda yer alan Sarîbolaxê (Sovuxbulox) köyünde çekildi.</p>
<p>Yaklaşık 500 kişinin katılımıyla adeta kolektif bir ürün olan filmin oyuncu kadrosunun profesyoneller dışında büyük ölçüde yerel Kürtlerden yer aldı.</p>
<p>Yaklaşık iki ay boyunca bölge halkıyla iç içe yaşayan film ekibi, Kürtlerin gündelik yaşamını, sözlü kültürünü ve toplumsal ritüellerini yakından gözlemleyerek bu deneyimi sinemasal anlatının dokusuna işledi.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/photo-1-ali-guler.jpg" alt=""></p>
<p>Film; sessiz bir yapım olmasına rağmen dönemin teknik imkânları ve estetik anlayışıyla değerlendirildiğinde oldukça profesyonel, felsefi ve edebî bir yapıt olarak öne çıkıyor. Bugün hâlâ sinema tarihinin klasikleri arasında yer alan bu siyah-beyaz film, Kürt halkının yaşamını etnografik bir bakışla, dramatik ve fotoğrafik bir dille yansıtıyor.</p>
<p>Bir Êzidî Kürt kızının trajedisi etrafında örülen anlatı, bireysel bir hikâyenin ötesine geçerek feodal ilişkileri, Çarlık rejiminin tahakkümünü ve sınıfsal çatışmaları eleştirel bir sinema diliyle görünür kılıyor.</p>
<h3><strong>Ararat’ın gölgesinde bir aşk ve direniş hikâyesi</strong></h3>
<p>Film, Ararat Dağları’nın görkemli silueti ve eteklerine serilen geniş yaylaların siyah-beyaz görüntüleriyle perdeyi aralıyor. Zamanın tozuna rağmen canlılığını koruyan bu açılış sekansı, yalın fakat etkileyici sinematografisiyle izleyiciyi büyüleyen nitelikte. Karlı dağın sessiz ihtişamı ve coğrafyanın pastoral dokusu, daha ilk karelerden itibaren filmin görsel dünyasına şiirsel bir derinlik kazandığı hissini yaratıyor izleyicide.</p>
<p>Ardından kamera, yüzünü güneşe çevirmiş yaşlı bir Êzidî kadının sessiz duasına odaklanır. Bu kısa ama anlam yüklü sahne, Kürtlerin kadim inanç geleneğini ve kültürel derinliğini zarif bir görsel anlatımla yansıtır. Böylece film, daha ilk sekanslarında yalnızca bir coğrafyayı değil, o coğrafyada kök salmış zengin bir düşünce ve inanç evrenini de perdeye taşır. </p>
<p>Filmin öyküsi, köyün genç kızı Zerê (Mareto Tadevosyan) ile çoban Seydo’nun (Hrachia Nersisyan)aşkı etrafında örülerek devam eder; sonradan köy ağasının oğlu Temur Beg’in dâhil olmasıyla farklı bir boyuta ulaşır.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/J_YAF9Qxl68?si=JNRs6f3EQux74PrE" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Bu dramatik gidişat içerisinde film, feodal düzenin tahakkümünü, baskıcı karakterini ve toplumsal hiyerarşinin yarattığı eşitsizlikleri eleştirel bir sinema diliyle görünür kılar. Temur Beg, sahip olduğu sınıfsal özgüvenle Zerê ile evlenme arzusunu kesin bir iradeye dönüştürür; ancak beklemediği bir karşı koyuşla karşılaşır.</p>
<p>Bu dönemde savaş içerisinde olan Çarlık iktidarı, yerel otoriteler aracılığıyla Kürt gençlerinin zorla savaş cephelerine sevk edilmesini ister. Seydo ve Zerê’nin kardeşi de bu sürecin içine dâhil edilir. Temur Beg, bu mekanizma üzerinden Seydo’yu ortadan kaldırmaya çalışır. Fakat Seydo yola çıkarılmasına rağmen kaçar ve daha sonra da tutuklanır. Bu anlatı, dönemin feodal iktidar ilişkilerini, yerel güç odaklarının baskısını ve merkezi sistemle kurulan çıkar ağlarını dramatik bir yoğunlukla anlatarak eleştiri oklarını yöneltir.</p>
<p>Cepheye gönderilen kafile bir süre sonra köye geri döndüğünde, eksilen bedenler savaşın yıkıcı bilançosunu sessizce görünür kılar. Kimi gençler yaşamını yitirmiş, kimileri ise ağır yaralarla geri dönmüştür.</p>
<p>Zerê’nin kardeşi de bu dönüşün en trajik figürlerinden biridir; aldığı ağır yaralar nedeniyle tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve yaşamını yitirir. Filmin bu sekansı, ölümün bireysel bir kayıp olmanın ötesinde, kolektif hafızaya kazanan tarihsel bir kırılma olduğunu gösterir. Êzidî Kürt defin ritüellerinin ayrıntılı biçimde kadraja taşınması, yaklaşık bir asırlık kültürel sürekliliği görünür kılar.</p>
<p>Cenaze töreninde eşinin saç örgülerini keserek mezar taşına bırakması, yasın bedensel ve simgesel ifadesi olarak güçlü bir sinematografik imgeye dönüşür. Böylece film, yalnızca bir dönem anlatısı sunmakla kalmaz; aynı zamanda kadim Êzidî inancının ritüel evrenini ve tarihsel direncini görsel bir hafıza mekânı olarak beyaz perdeye taşır. </p>
<h3><strong>Patriyarkal iktidarın baskısından sinemasal arınmaya…</strong></h3>
<p>Yaşlı anne ve babasıyla yalnız kalan Zerê, Temur Beg’in adamları tarafından zorla kaçırılır. Yerel otoritelerin sessiz onayı eşliğinde kurulan bu tahakküm, davul ve zurnanın ritmiyle görünürde bir düğün şöleni düzenlenir. Ancak Zerê’nin kararlı itirazı, bu zoraki birlikteliğin meşruiyetini sarsar. Arzusunu ve iktidarını Zerê üzerinde tesis edemeyen Temur Beg, bu kez intikamı toplumsal normların diliyle kurar. Zerê, “namussuzluk” suçlamasıyla kamusal bir teşhir ve aşağılanma ritüeline maruz bırakılır.</p>
<p>Gözlerinin siyaha boyanması, bir eşeğe bindirilerek köy içinde dolaştırılması, kalabalığın taşlayıcı bakışları; kolektif denetimin ve patriyarkal şiddetin son derece güçlü görsel metaforları olarak kadraja yerleşir.</p>
<p>Bu sahne öylesine güçlü bir gerçeklik duygusuyla kurgulanmıştır ki çekimler sırasında bazı köylü kadınlar, canlandırılan olayın kurmaca olduğunu fark etmeyerek, Zerê karakterini canlandıran Mareto Tadevosyan’a saldırırlar.</p>
<p>Bu anekdot, filmin temsil gücünü ve yönetmenin sinematografik gerçekliği inşa etmedeki başarısını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Anlatının dramatik doruk noktasında ise hapisten kaçan Seydo, kardeşi Xıdır ve arkadaşları ile birlikte bu baskı düzenine karşı harekete geçer. Zerê’yi kurtarmak için Temur Beg’i öldürmeleri, filmin didaktik yapısını belirginleştirirken feodal tahakküme karşı direniş ve toplumsal dönüşüm idealini anlatının merkezine taşır.</p>
<p>Filmin final sahnesinde ise Seydo ile Zerê’nin, güvenlik arayışıyla dağların doruklarına yöneldiğini görürüz. Ulaştıkları ilk çeşmede Seydo’nun Zerê’nin yüzünü yıkaması, anlatının en şiirsel imgelerinden biri olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Bu sahnede dağ, Kürtler için özgürlüğün ve sığınmanın; su ise arınmanın, berraklaşmanın ve yeni bir başlangıcın simgesine dönüşür. Böylece yönetmen filmi, acı ve tahakkümle örülü anlatısını, doğanın metaforik dili eşliğinde umut ve yeniden doğuş imgesiyle sonlandırır. </p>
<p>Öte yandan “Zare”nin en çarpıcı yönlerinden biri de kuşkusuz dönemi düşünüldüğünde olağanüstü sayılabilecek kamera dili ve görüntü estetiğidir. Arkadi Yalovoy’nun görüntü yönetmenliği yaptığı filmde, kamera, yalnızca olayları kaydeden teknik bir araç değil; doğayı, zamanı ve insan yüzlerini şiirsel bir ritimle yorumlayan sinemasal bir bakışa sunuyor.</p>
<p>1926’nın yaz sonu ve sonbaharda çekilen film, tamamlandıktan sonra ilk olarak Moskova ve  Erivan olmak üzere Sovyetler Birliği’nin bir çok kentinde gösterilerek, büyük bir beğeni toplar. Daha sonra da ise film, 1971 yılında Ermeni besteci Alexsandir Spendiarov, öncülüğünde Cesîmê Celîl, kızı Cemîla Casimê Celîl’in de aralarında olduğu bir ekip tarafından seslendirilerek, tekrardan gösterilmiştir. (6)</p>
<h3><strong>Bellek ve sinemasal mirasın inşası…</strong></h3>
<p>"Zerê”nin çekildiği tarihi esas alırsak Kürt sinemasının bugün 100 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz bu, köklü bir geçmiş demektir.</p>
<p>Ne var ki Kürt halkına yönelik yıllarca devam eden inkâr ve baskı siyasetinden ötürü Kürt sineması; Kürt halkının genel tarihsel kaderiyle paralel bir yol izledi ve maalesef uzun yıllar gelişimini tamamlayamayarak kurumsal bir yapıya kavuşamadı. Ancak bütün bu kadar engellere rağmen, “Zerê” filmi ile başlayan Kürt sinemasının 100 yıllık serüveni, günümüzde uluslararası alanda varlık gösteren ve üretmeye devam eden bir sinema geleneğine dönüşmüştür.</p>
<div class="box-18">
<h3><strong>Film künyesi:</strong></h3>
<p>Adı: Zerê </p>
<p>Tür: Drama / Melodram </p>
<p>Yönetmen:Hamo Beknazaryan </p>
<p>Oyuncular: Mareto Tadevosyan (Zerê), M. Garagash, Avet Avetisyan, Olga Gulazyan, Nina Manucharyan, Hambartsum Khachanyan, Aram Amirbekyan. </p>
<p>Görüntü Yönetmeni: Arkadi Yalovoy</p>
<p>Süre: 72 dakika </p>
<p>Yapım yılı: 1926 </p>
<p>Ülke: Sovyet Ermenistanı </p>
</div>
<p>(AG/EMK)</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>1-Geoffrey Nowell-Smith’in editörlüğünde, dünyadan 80 sinema yazarının yazılarıyla hazırlanan, “History of Word Cinema” (Dünya Sinema Tarihi), 1996</p>
<p>2- Türk Sinema Tarihi, Giovanni Scognamillo, Kabalcı Yayınları, 1998</p>
<p>3- <em>Tarikh-e Sinema-ye Iran</em> -The History of Iranian Cinema (İran Sineması Tarihi), 1984, Massoud Mehrabi</p>
<p>4- “Çawa kînoya Zerê hatiye kişandin” (Zerê filmi nasıl çekildi), Emerîkê Serdar, Riya Teze, 11 Ekim 1969</p>
<p>5- “ Emrê Kurdan di nava kîno fîlmên Ermenistan ê de ye( Ermenistan sinemasında Kürtler)  Miroyê Eset, Riya Teze, 1 Kasım 1980 </p>
<p>6- “Kîno fîlma Zerê hatiye tezekirinê (Zerê Filmî yenilendi)”, Egîdê Xudo, 19 Şubat 1972)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gezi Direnişi şarkıları, Sırrı Süreyya Önder'in sözleri: Gidin rezidansınızı kendi bahçenizde yapın]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/29/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gezi-direnisi-sarkilari-sirri-sureyya-onder-in-sozleri-gidin-rezidansinizi-kendi-bahcenizde-yapin-320023</guid><description><![CDATA[28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ruhsatları yok. İnsanlığın vicdanında yerleri yok. Bu neoliberal düzenin ne hukuku var ne merhameti. Fatih Sultan Mehmet’in o sözünü hatırlasınlar: ‘Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.’ Şimdi bu vicdansız düzen, şu üç ağacın gölgesine bile göz dikmiş durumda. Ama burada duran bir avuç insan bu hukuksuzluğa teslim olmayacak.</p>
<p>Bütün emek örgütlerini, bütün sivil toplum kuruluşlarını buraya çağırıyorum. Çünkü Taksim’de nefes alınacak son gölgelerden biri burası. Rezidans yapmak isteyenler kendi betonlarının içine yapsın bunu. Bu polisler de artık bu insanların üzerine gaz sıkmasın. Çünkü bu düzen sürdükçe altında oturacak bir ağaç gölgesi bile bulamayacaksınız. Neden gaz atıyorsunuz bu insanlara?”</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/uLMeazVYxeE?si=ipu_-PS7HiL4BXE0" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>3 Mayıs 2025’te hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder, bu sözleri Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda polis müdahalesi sırasında söylemişti.</p>
<p>28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan Gezi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük toplumsal hareketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. İlk protestoların başlamasının üzerinden bugün 13 yıl geçti.</p>
<p>Gezi Direnişi boyunca onlarca kişi polis müdahaleleri sonucu yaralandı. 15 yaşındaki Berkin Elvan, Okmeydanı’nda polisin attığı gaz fişeğiyle ağır yaralandı, 269 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-1396.jpg" alt="">
<figcaption><strong><em>Çizim: Faruk Tarınç</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Gezi sürecinde hayatını kaybedenler:</p>
<p>• Ali İsmail Korkmaz (19): Eskişehir’de polis ve sivil grupların saldırısına uğradı. 38 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybetti.<br>• Ethem Sarısülük (26): Ankara’daki eylemlerde polis kurşunuyla başından vurularak öldürüldü.<br>• Abdullah Cömert (22): Antakya’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Ahmet Atakan (22): Antakya’daki eylemler sırasında polis müdahalesi esnasında yüksekten düşerek hayatını kaybetti.<br>• Mehmet Ayvalıtaş (20): İstanbul Ümraniye’de bir aracın göstericilerin arasına dalması sonucu yaşamını yitirdi.<br>• Medeni Yıldırım (18): Diyarbakır Lice’de güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü.<br>• Hasan Ferit Gedik (21): İstanbul Gülsuyu’nda silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.<br>• Mehmet İstif (36): Mersin’de maruz kaldığı yoğun biber gazı nedeniyle yaşamını yitirdi.</p>
<div class="box-12">
<h3>Gezi mahpusları cezaevinde</h3>
<p>Gezi Davası’nda ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi; Osman Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye ise “yardım” suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası verildi. Yapıcı ve Ekmekçi’nin cezalarını </p>
<p>Gezi Davası’nda bugün hâlâ cezaevinde bulunan isimler arasında Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden yer alıyor. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından 2023 yılında onandı. Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları da aynı şekilde kesinleşti.</p>
<p>Ancak Gezi Davası’nın tüm sanıkları için süreç aynı ilerlemedi. Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkında verilen 18’er yıllık hapis cezaları Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay kararında, bu üç isim yönünden “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasının yeterli delille desteklenmediği belirtildi. Bunun üzerine dosya yeniden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.</p>
<p>Yeniden görülen davada Mücella Yapıcı, Ali Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi tahliye edildi; haklarındaki adli kontrol tedbirleri de daha sonra kaldırıldı. 11 Şubat 2025 tarihinde görülen duruşmada ise mahkeme, “kesin, somut ve yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle üç isim hakkında beraat kararı verdi. Savcılık makamı da beraat yönünde görüş bildirdi.</p>
<p>Gezi soruşturmaları daha sonra yeni isimlere de genişletildi. Menajer Ayşe Barım hakkında da 2025 yılında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık, Barım’ın Gezi sürecinde bazı sanatçılarla koordinasyon kurduğunu ve protestoların yayılmasına katkı sunduğunu iddia etti. Ayşe Barım ise tüm suçlamaları reddetti ve Gezi eylemlerine kimseyi yönlendirmediğini söyledi.</p>
<p>İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Şubat 2026’da Ayşe Barım’a 12 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme, Barım’ın “yardım eden” sıfatıyla hareket ettiğine hükmetti. Ancak sağlık sorunları nedeniyle hakkında tutukluluk yerine yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulanmasına karar verildi. Davaya ilişkin istinaf süreci ise devam ediyor.</p>
</div>
<h3>2013’teki Gezi Direnişi’nden hafızlara kazınan şarkılar</h3>
<p><strong>Kardeş Türküler / Tencere Tava Havası</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/o-kbuS-anD4?si=JBFjWn0oCwvE4kE-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Boğaziçi Caz Korosu - GEZİ PARKI, 06.06.2013</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/a_48C1JiIgo?si=1YxTZ5mii1e7kbnm" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Onur Akın Gezi</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/koolct6x2D4?si=14ak0P7wNSDXEiD-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146967-gezi-parki-nobetine-gazli-saldiri" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Gezi Parkı Nöbetine Gazlı Saldırı</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/cevre/146973-vekil-geldi-polis-ve-dozer-cekildi" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Vekil Geldi, Polis ve Dozer Çekildi</a></p>
<p><a href="https://bianet.org/bianet/yasam/146990-yuzlerce-istanbullu-gezi-parki-nda-nobette" target="_blank" rel="noopener">TIKLAYIN - Yüzlerce İstanbullu Gezi Parkı'nda Nöbette</a></p>
<a href='/haber/gezi-nin-zaman-tuneli-262328' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/328/original/gezi_direnişi.jpg' alt='Gezi&#39;nin Zaman Tüneli' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>Gezi 9 Yaşında</h6>
<h5 class='headline'>Gezi'nin Zaman Tüneli</h5>
<div class='date'>27 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>
<a href='/haber/milletvekilleri-bogazici-koprusu-nde-her-yer-taksim-her-yer-direnis-262612' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/262/612/original/gezi.jpg' alt='Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü&#39;nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Milletvekilleri Boğaziçi Köprüsü'nde | Her Yer Taksim Her Yer Direniş</h5>
<div class='date'>31 Mayıs 2022</div>
</div>
</a>

<p>bianet'in Gezi Direnişi haberleri için<a href="https://bianet.org/etiket/gezi-direnisi-32830" target="_blank" rel="nofollow noopener"> burayı </a>tıklayabilirsiniz.</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 30 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Osman Özarslan ile Hafriyat üzerine]]></title><link>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/22/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/osman-ozarslan-ile-hafriyat-uzerine-319868</guid><description><![CDATA[Osman Özarslan’ın ilk romanı Hafriyat , Türkiye’nin katmanlı hafızasını definecilik ,taşra ve bellek üzerinden kazıyor. Söyleşide yazar, romanın on altı yıllık yazım sürecini, erkeklik hallerini ve kadın karakter Yadigar’ın izini sürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, geçmişin ve bugünün sert gerçekliği arasına sıkışmış, sürekli kendi üzerine yeni katmanlar ekleyen uçsuz bucaksız bir bellek sahasıdır. Bu coğrafyada katmanlar arası geçişlerin hızı, bizi tutarlı bir görme zemininden mahrum bırakırken, hatırlama süreçlerimizin sürekliliğini sağlayan eksenleri de kırıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma belleğimizi benliğimizden uzaklaştırarak sınırları muğlak bir öznellik inşa ediyor.</p>
<p>Yazar akademisyen Osman Özarslan’ın ilk romanı ’Hafriyat’ İletişim Yayınları'ndan çıktı. Roman resmi tarihin dışında kalan yaşam anlatılarını, ötelenmiş sesleri ve görünmez kılınmış geçmişleri bugünün çatlaklarından yankılandırarak okuru bastırılmış tarihin altındaki görünmez yaşam parçalarıyla tanışmaya ve yüzleşmeye davet ediyor.</p>
<p>Özarslan, 'definecilik' olgusunu zenginleşme hayali ya da taşra meşgalesi olarak değil bu toprakların asli sahiplerinden devralınan dilsiz mirasa hoyratça ve çaresizce tutunma çabasını anlatırken, bugünün insanının köklerini bilmediği ya da adını koyamadığı geçmişiyle çarpık bir ilişki kurduğunun altını çiziyor. Hafriyat, okuru Türkiye'nin bitmek bilmeyen 'şimdi'si ile kadim 'geçmiş'i arasındaki tekinsiz boşlukta yürütürken bize hatırlamanın bir lütuf değil, ağır bir işçilik olduğunu fısıldıyor.</p>
<h3>16 yıllık bir demlenme süreci</h3>
<p><em>‘…. bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.’’</em></p>
<p><strong><em>Kitabın sonunda, yazım sürecinin 2008 yılına kadar uzandığını görüyoruz. Bu kadar uzun bir süre bir metinle yaşamak karakterlerin ve mekânın sizin zihninizde nasıl bir evrim geçirmesine sebep oldu?</em></strong></p>
<p>Buradaki karakterlerin tamamı gerçek hayatta varlar ve olayların tamamı da neredeyse gerçek olaylar, yaşayanların hatırasına saygısızlık etmemek için mekânların ve kişilerin isimleriyle oynadım ve zamanda kaymalar yaptım. Sorunuzu buradan yanıtlamaya başladım çünkü Burdur Çavdır’da doğdum.</p>
<p>Birkaç cümle ile anlattığım şeyler benim hayatımın parçası. Bir de teknik bir mesele var, metni öncesinde kısa film sonrasında uzun metrajlı film olarak tasarladım, fakat Kültür Bakanlığı’ndan gerekli destekler alınamayınca romana dönüştü. Dolayısıyla, bu zaman karakterler üzerinden anlatmak istediklerimi bir çocuk gibi büyüttüğüm bir süreçti.</p>
<p>Tanıdığım insanların hayatlarına, on altı yıl boyunca daha derinden gözlemleyerek baktım; onların neden böyle bir kader yaşıyor olduklarını anlamaya çalıştım. Zaten bu yüzden adı Hafriyat. Marks’ın 18 Bruimere’de söylediği gibi <em>‘Genç kuşaklar sürekli önceki kuşakların hayaletleri, karabasanları ile mücadele etmek zorunda kalırlar’. </em></p>
<p>Taşrada bu biraz daha fazladır dolayısıyla biz bir bakiyenin üzerine geliyoruz. Hafriyat’ta bunu anlatmaya çalıştım aslında, Roma Dönemi’nden başlayan çok alakasız gibi görünen bir hikâye sonrasında II. Meşrutiyet'te başka bir hal alıyor, Cumhuriyet, 90’lar ve 2000’ler arası başka başka bağlamlar kazanıyor, işte bir kaderin hikâyesini tüm bu dönemler boyunca anlatmaya çalıştım<strong>. </strong></p>
<p>Bu anlamıyla talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz Roma’nın en kıyıcı imparatorları bu topraklarda yaşadı, Persler ve Yunanlılar bu topraklarda savaştı. Osmanlı, benim anlatmaya çalıştığım Teke Yöresinin üzerinden defalarca geçti. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca insanlar kıyıma uğradı. Alevi oldukları için, tahtacı oldukları için, vergi vermedikleri için, askere gitmek istemedikleri için ve bunun sonucunda bizim son derece travmalarla dolu unutulmuş hatırlanmayı bekleyen hastalıklı bir hafızamız var. O yüzden kitabın adı Hafriyat ve buraları kazıp çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
<h3>"Hatırlamak kolektif bir iştir"</h3>
<p><em> ‘</em><em>’Bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış.II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlı'nın belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır</em><em>.</em><em>’’</em></p>
<p><strong><em>Romanda bir evin kuşaklar boyunca değişen yüzlerini görüyoruz, Mekân aynı, ancak hayatlar değişiyor. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal hafızasını da bu üst üste birikmiş hafriyat katmanlarına benzetebilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Hafıza benim özellikle çalıştığım alanlardan bir tanesi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Belki bir lanettir!... Fakat ortalama bir insandan daha güçlü bir hafızam var ve bir sürü şeyi hatırlamak acı verici... İnsan neden hatırlar ve neyi unutur? Bu bağlamda anladığım şey şu: Hatırlamak kolektif bir iştir.</p>
<p>Bizler etrafımızdaki nesnelere bakarak, çevremizdeki insanlarla konuşarak ve özellikle şimdinin dünyasında dijital dünyanın etkisi ile hatırlar veya unuturuz. Kitabın tarihsel kesiti Roma dönemi ve 2000’ler ve bilerek bunu bu zaman dilimlerine ayırdım.</p>
<p>Ben lisansta Tarih okudum ve aslında bir şekilde kendi tarihçiliğim ile beraber, hesaplaşma gibi de düşünebiliriz çünkü sizin sorunuz ile alakalı olarak Tarih bu topraklarda çok kolay gibi görünen ama aslında dünyanın en zor mesleklerinden birisi.</p>
<p>İkincisi, bir sürü sebepten dolayı bizim hafızamız defalarca kez formatlanmış. II. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve sonrasında zaten Osmanlının belirli kurumları hariç pek kayıt tutma geleneği yok. Ama materyal kültürün bir hafızası vardır, mimarinin, coğrafyanın bir hafızası vardır. Bu yüzden, kitabı ben üç tarihsel katman olarak tasarladım. Köyün içerisindeki ev de bu katmanların bir yansıması olarak tasarlandı.</p>
<p>Birincisi açılış: ‘masal zaman’… Yani definecilerin ya da bize masal anlatmayı seven insanların görmek istedikleri biçimde karşımıza çıkan bir masal zamanı İkincisi: Cumhuriyet öncesi ve yer yer Cumhuriyeti de kapsayan kabaca 1910-1960 arası zamanı kapsayan ‘nostaljik zaman’. Ve son şimdinin sert gerçekliğine giriş… Bu yüzden kitabın güncel zamanını 2000’lerde durdurdum. Çünkü bugün hem küresel hem yerel ölçekte yaşadığımız birçok dönüşümün izleri o dönemde belirginleşti.</p>
<p>Türkiye’de Özal sonrası dönüşüm, Kürt meselesindeki çatışmalı süreç, 2000 yılındaki cezaevi operasyonları, 2001 ekonomik krizi ve 2002’de AKP’nin iktidara gelişi bu dönemin belirleyici gelişmeleri arasındaydı. Kitapta bunların üç temel zaman olarak yer almasının nedeni bu. 2000’ler toplumsal dönüşüm açısından önemli bir kırılma dönemiydi; kırsal yaşam değişti, kent yoksulluğu daha görünür hâle geldi.</p>
<h3>Normal tehlikeli bir kelime</h3>
<p>’’<em>Absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır.</em>’’</p>
<p><strong><em>Kitabın kahramanları için ‘absürt’ tabirini kullanıyorsunuz. Ancak bu karakterlerin yaşamları kendi tercihleri değil, sanki bir zorunluluğun sonucu. Neden gerçeklik taşrada bu biçimde yaşanıyor ve sizce Türkiye gerçekliğinde ’normal’ nedir?</em></strong></p>
<p>Normal tehlikeli bir kelime ama bunu kabul edilebilirlik üzerinden düşünürsek ya da insana yakışır haysiyetli bir yaşam üzerinden düşünürsek bence insana yakışan ‘norm’ haysiyetli bir şekilde yaşamak ve gömülebilmektir.</p>
<p>İnsan hayatının anlamını biz çoğunlukla ölme biçimlerine ve ölenlere nasıl muamele yapıldığına bakarak anlayabiliyoruz. Siz de bilirsiniz ki Sophokles’in klasik trajedisi Antigone’si aslında dünyanın üzerindeki en büyük lanet ölülerinizle ne yaptığınız yahut yapamadığınızdır. Özellikle 6 Şubat depremine baktığımızda biz ölen insanlarımızın insan haysiyetiyle nereye gömüldüğünü göremedik.</p>
<p>Dünyada bundan daha absürt bir şey olamaz<strong>!</strong> İkincisi taşra meselesine gelirsek, insana saçma gelen şey müdahale edemediği, iradesini katamadığı dolayısıyla kendi iradesi dışında olan şeyler. Taşrada yaşayan insanların gerçekten bir hayatı var mıdır, onlara kaç kuşaktır atalarından kalma evler, düşmanlıklar, dostluklar dışında bir hayatları var mıdır? Bunun din ve millet ile de bir alakası yoktur. Yunanistan’dan gelen Türkmenlere yahut Türkiye’den Yunanistan’a giden Rumlara baktığımızda yine orada da devredilen kaderlerini yaşadıklarını görürüz.</p>
<p>Bu anlamıyla absürt kişinin kaderin oyuncağı olmasıdır. Bu kavramı tam da bu zamanlarda daha şiddetli hissetmemizin büyük sebebi, bizim kendi irade imkanlarımızın dijital algoritma terörü ile aşırı güçlenmiş feodal teknokratik rejimlerle ya da denetleme mekanizmaları ile elimizden alınarak sosyal devletin tasfiye edilmesiyle daha derinden yaşıyoruz.</p>
<p>Sivil toplumdan örgütlenme imkânlarımızdan soyutlanıyoruz, bizim önümüze konulanı kabul etmekten başka çıkar yol yok gibi görünüyor, bu yüzden zaten deli gibi distopik edebiyat okuyoruz, ya da distopik filmler-belgeseller izliyoruz son zamanlarda. <em>Mary Shelley</em>’in 1818’lerde yazdığı <em>Frankenstein</em>, yahut <em>Kafka</em>’nın 1915’te yayımlanan ilk uzun eseri <em>Dönüşüm</em>. Hepsi yüzyıl sonra <em>best seller</em> oldu. Bu yüzyılda absürt ve distopyaya dönüşümüzün bir gerçekliği var.</p>
<h3>Testosteronlu kokular</h3>
<p><em>“… Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım; iki psikologdan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</em><em>’”</em></p>
<p><strong><em>Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse tamamı erkek bunu bir tür definecilik ile ‘erkekliğin ispatı’ yahut ‘mitolojik bir kahraman olma’ çabası olarak okuyabilir miyiz? </em></strong></p>
<p>Burada birkaç teknik mesele var birincisi kahramanlarımızdan tek kadın olan Yadigâr’da aslında olmayacaktı o da erkekti fakat bir arkadaşımın müdahalesiyle kadın oldu. Ben taşralı bir erkek olarak erkeklerin dünyasını daha iyi biliyorum. Bir erkek olarak Yadigâr karakterini inşa etmeliydim ve çok zorlandım. İki psikologtan yardım aldım bu süreçte ve bir erkek olarak kadınlara temas etmekte zorlandığımı ve kadın ruhundan pek anlamadığımı fark ettim.</p>
<p>İkincisi ben bu romanı erkeklerin testosteronlu kokuları gelecek şekilde yazmak istedim. Üçüncüsü, öyleymiş gibi yapıyoruz ama erkeklerin dünyasında aşka pek yer yok, bu yüzden Hafriyat’ta aşk yok bunu iki sebepten dolayı yapmadım.</p>
<p>Birincisi, edebiyat dünyasının reçetesi gibi görülen roman varsa aşk olmalıdır düsturunun dışına çıkmak istedim. Tüm bunlardan kaynaklı olarak erkekleri daha çok yazdım ve erkeklere bakınca ne yapmaya çalıştıklarını da daha kolay anlayabiliyorum, çünkü sizin de söylediğiniz gibi, erkekliğin şemaları daha net erkekliği ispat etmek, yarışmak yahut mitolojik bir kahramana öykünmek.</p>
<p>Campbell’in kahramanın sonsuz yolculuğunda anlattığı mitopoetizm de bir erkeklik hikâyesi aslında. Bir arkadaşımla, defineci bir ekiple yaptığımız mülakatta, ekip, Köyceğizde bir yamaçtan ötekine ana karayı delerek karşı yamaca geçtiklerini anlatmışlardı. Gerçekse kötü, yalansa daha da kötü ama her durumda, burada mesela dikkatle baktığımızda Ferhat ile Şirin hikayesini görebiliyoruz. Bunun define motivasyonu olmadığı açık burada hümanizmanın, rasyonel dünyanın sınırlarının dışındaki çizgilerde cinler, periler ve erkekler var.</p>
<h3>Bir iskambil kağıdına servetini basmak</h3>
<p><em>‘’Bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? …. Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine nasıl düşebilir?’’</em></p>
<p><strong><em>Hafriyat’ta defineciliğin taşrada sınıf atlama, yazgı bozma, hayattaki ezilmişlikten kurtulma gibi umut barındıran vaatleri sonu hüsran ile bitse de süreklilik barındıran bir istenç olmasının nedeni sizce nedir?</em></strong><strong> </strong></p>
<p>Bu soru benim tüm akademik hayatım boyunca anlamaya çalıştığım şeylerden biridir. Mesela bir insan bir iskambil kâğıdına bütün servetini nasıl basabilir? Veya bir insan tüm hayatını bir dövüş horozuna ya da dövüş köpeğine nasıl adayabilir? Ya da biri bir yerde bir işaret gördüğünü ve bunun sonucunda da orada tonlarca altın olduğuna kendisini nasıl inandırabilir? Ailesini sevdiklerini perişan etme pahasına bunun peşine düşebilir?</p>
<p>Gerçekten böyle insanlar olmakla birlikte onlara saygı duyarak diyebilirim ki; Burada, benim anlamaya çalıştığım ilk mesele bu insanlar neden bunun peşinde ve onları ikna eden şey ve onları bunların peşinde koşmaya iten motivasyon ne?</p>
<p>İkincisi ise, ben bunun bireysel bir şey olmadığını düşünüyorum. Bence defineciler bu dünyadan umudu kalmamış insanlar ve tutunamamışlar, bunu besleyen bir sistem var. Ayrıca, dinsel kaynaklı spiritüalizm taşrada olabildiğince yaygın; cincilik, falcılık, okültizm yani arkeolojik ikonografi ve semiyotik okumasından oldukça uzak yorumlar. Bunlara ek olarak, insanlar hem kendileri hem çocukları için devlet tarafından sağlanacak bir sosyal devlet imkânı göremiyor ve kendilerini bir şekilde garantiye almak istiyorlar.</p>
<p>Dahası, İnanılmaz kötü bir dünyada yaşıyoruz yani burada esas mesele hakikat yokluğu. 20.yy da en güzel olan şey aynı zamanda en kötü olan şey herkesin bir hakikatinin olmasıydı. Kimisi Allaha kimisi Sosyalizme kimisi inandığı başka şeylere kendini verebiliyordu. 90’lar ile birlikte bu zemin ortadan kalktı Donald Trump veya Elon Musk gibi şarlatanlara yerini bıraktı ve artık insanlar şunun farkına vardı ‘doğru ben ne söylediysem o’dur’’ ve her yanlışlığı ben sonuna kadar savunabilirim. Dolayısıyla arkeoloji gibi son derece sofistike, insanların beğenileri ile son derece alakalı, bir ulusun, Avrupa’nın, dünyanın tarihi ve kaderi ile son derece alakalı bir bilimin bir parçası olmaya çalışmak, onun içerisine girerek hem ulusun tarihini kaderini yazgısını değiştirmeye çalışmak, hem insanların beğeni yargılarıyla oynamaya çalışmak yani mansplaining dediğimiz erbilmişlik performansı da insanların gözünü kamaştırıyor.</p>
<p>Ve tabii son olarak bu mesele arkeologlarla da ilgili çünkü arkeoloji halka inmiş bir bilim değil, bu mümkün müdür bilmiyorum arkeoloji son derece kendi içine kapalı bir disiplin. Elitizm diyerekten popülizm yapmak isteniyorum fakat kapalı devre çalışan yerel ahaliyle kazı alanlarının son derece izole oldukları yani arkeoloji dünyasının insanlara bakınca folklor gördüğü, insanların da arkeolojiye baktığında define gördüğü tuhaf bir anlaşılmazlık dünyası. Belki burada kamucu sanat tarihi, arkeoloji yapılarak mesafe kapanabilir. Buraları daha dikkatle, ciddiyetle interdisipliner olarak düşünmek, tartışmak lazım.</p>
<h3>"Yadigar’ın kaderi muhalif dünyayla aynı"</h3>
<p><em>‘’Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir.’’</em></p>
<p><strong><em>Yadigâr’ın yaşam direnişini kitabın sonuna kadar görüyoruz. Onun hem taşraya içkin hem taşra dışı bir yol almasının hikâyesi devam edecek mi?</em></strong></p>
<p>Hafriyat'ın kendi içinde bir bitişi var ama Yadigâr'ın hikayesi devam edebilir, ben onu bir yolculukta bıraktım. Çünkü Yadigâr Türkiye’deki Sosyalist hareketin ortalaması. Nasıl ki Türkiye’deki sosyalist hareket kendine bir yol arıyorsa ya da en genel anlamıyla muhalif hareket travmatize olmuş, hafızasını yitirmiş, işkence görmüş, tecavüze uğramış, baskılara uğramış, yolunu kaybetmiş hepsinden önemlisi bunları kaydettiği sabitleri yoksa, Yadigar’ın da yok. Dolayısıyla Yadigâr'ın kaderi muhalif dünya nasıl şekillenecek ile alakalı tasarladığım şeyler var fakat tarihin biraz ilerlemesi lazım.</p>
<p><em><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/hafriyat/10705" target="_blank" rel="nofollow noopener">Kitabın yayınevi sayfası için tıklayın</a></em></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Osman Özarslan hakkında?</strong></p>
<p><em>Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Lisans (2010), aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans (2015) ve Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı (2019). Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal, Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik kitapları farklı yayınevleri tarafından basıldı. Halen, Başkent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Çeperin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar üzerine çalışmalarını sürdürüyor.</em></p>
</div>
<p>(FA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Donanma mı, balıkçılar mı?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/donanma-mi-balikcilar-mi-319844</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/donanma-mi-balikcilar-mi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/donanma-mi-balikcilar-mi-319844</guid><description><![CDATA[Her sene tatbikat için donanmanın zapt ettiği lanetli coğrafya aslında hayata zar zor tutunan balıkçıların ekmek teknesinin ta kendisi!]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Kadraja aniden dalan heyula gibi kruvazörün yeni boyanmış görkemli pruvası şahit olacaklarımız hususunda bizi layıkıyla uyarıyor; savaş gemisinin çölün okyanusa kavuştuğu çorak toprakların, derme çatma kulübelerde yaşayan ahalisiyle müthiş bir tezat teşkil ettiği kesin.</p>
<p>Her sene tekrarlanan donanmanın “ziyareti” bilhassa balıkçılıkla zar zor geçinen yerlilerin ister istemez kabul ettiği bir dinamik; lakin hayatları muhakkak ki bir süreliğine de olsa sekteye uğruyor, tabiatın gördüğü zarar da cabası!</p>
<p>Kruvazörü, fiyakalı muhripler, fırkateynler, korvetler, hücumbotlar takip ediyor; halkın kıyıda oturup zoraki misafirleri izlemek dışında yapabileceği pek bir şey yok!</p>
<p>Elektriğin ve suyun bir amme hizmeti olarak sunulmadığı mahrumiyet bölgesinde yerlileri normalde ahşap sandallarını tamir ederken, yosun ve tarak toplayıcılığı yaparken, balık avlarken veya dalarken izliyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt1.jpg" alt=""></p>
<p>Donanma ise varlığını devasa uçak gemisiyle taçlandırırken ortalıkta küçük şeytanlar gibi dolanan çok sayıda kapkara şişme bot ve manevraların olmazsa olmazı helikopterler ortalığı inletiyor.</p>
<p>Devletin varlıklarını bile kabul etmekte direndiği halkın müşkülatı bununla sınırlı kalsa gene iyi!</p>
<p><em>Su Hattının Üstünde (Obras Muertas/Above the Waterline)</em> adlı belgesel bizi Şili’nin muhteşem kuzeybatısına olağanüstü bir sinema estetiğiyle taşıyor.</p>
<p>Dünyanın en prestijli belgesel festivallerinden Visions du Réel’de dünya prömiyerini gerçekleştirmiş olan 2026 Fransa-Şili ortak yapımı 72 dakikalık eser seyirciye adeta hipnotik bir tecrübe yaşatıyor. Belgeselin hem yönetmen, hem senaryo, hem sinematografi hanelerinde adını gördüğümüz dirayetli kadın sinemacı <strong>Elisa </strong><em><strong>Sepúlveda</strong></em><strong> Ruddoff</strong> filmin prodüktörlüğünü de başkalarıyla paylaşıyor; su altı kamerasını kullanmaktaki mahareti bir yana, alacakaranlığın ayazında okyanusa açılmış balıkçılarla adeta kader ortaklığı yapışı projesine ne kadar derinden bağlandığının ispatı sayılmaz mı?</p>
<p><iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/1184126107?h=3d41e3fee1" width="640" height="360" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<h3>Devlet “Gidin buradan” diyor!</h3>
<p>Belgeselin muhteşem coğrafyayı ziyadesiyle değerlendirdiği kesin.</p>
<p>Okyanusa döküldüğü hissi uyandıran çöl bir yana, bozkırımsı dokunun ve kayalık tepelerin ahengi sanki filmin bütününe hâkim oluyor. Zumla yapılan çekimlerin göz zevkimizi okşayıp estetiği katmerlendirmesinin yanı sıra, hadiselerin sık sık belirli bir mesafeden, üstelik kameranın öznelerine yönelik müdahalesini en azami seviyeye düşürerek belgelendiğini görüyoruz.</p>
<p>Dar açılı kadrajlar olağanüstü fotoğrafın gücünü artırdığı gibi bulutların filtrelediği ideal ışık, görselliğin ötesinde, mevcut kontrastları net olarak tenimizde hissetmemize yardımcı oluyor.</p>
<p>Jeneratörler bir yana, mıntıkadaki madende ikide bir meydana gelen patlamalar da kakofoniye katkıda bulunuyor; lakin her şey kaderine razı olmuş gibi bir izlenim bırakan ahalinin alışmış olduğu ölçüde, abartılmadan bize yansıtılıyor. Görsel tatmin dışında filmin ses yönetimi de zaten şiirsel bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt2-1.jpg" alt=""></p>
<p>Oysa aslında, kimileri coğrafyanın kadim halklarının fertleri olmak üzere adeta lanetlenmiş ahali mütemadiyen devletle mücadele etmek zorunda. Barakalarının tapusuz olmalarından dolayı sık sık uyarı alıyorlar, balık avlama izinlerine sahip olmamaktan dolayı Liman Başkanlığının hışmına uğrama ihtimaliyle her daim karşı karşıyalar; üstelik donanmanın varlıklarından çok memnun olmadığı da aşikâr.</p>
<p>Güvensizlik tavan yapıyor, batıl inançlar dörtnala koşturuluyor; paranoyalar muhbirlik teorilerini azdırırken narkotik maddeler ister istemez bazılarının hayatında mühim rol oynuyor.</p>
<p>Zamanın onlar için yavaş aktığına şüphe yok, hatta bir şeylerin neyse ki kısa sürede değişme ihtimali olmadığı hissine kapılıyoruz; oysa donanmanın şişme botlarla geniş kumsala yaptığı çıkarma tatbikatının etrafa yaydığı, bizim de zum maharetiyle karıncaları izler gibi dikizlediğimiz nevrotik enerjisi öyle mi?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt3-1.jpg" alt=""></p>
<h3>Marjinallere ödetilmek istenen bedeller</h3>
<p>Belgeselin kabiliyetli yaratıcısı çok emek ve zaman sarf etmiş olduğu filmin egzistansiyalist bir perspektife sahip olduğunu düşünüyor. Yaptığımız kısa yazışmada balıkçıların direnişi bir yaşam tarzı olarak benimsediklerini, hürriyetlerinden ödün vermek istemedikleri için böylesine ücra bir coğrafyada inatla yaşama tutunduklarını belirtiyor. Yalnız askerî tatbikatlara değil, hükümete ve tabiata karşı da yürüttükleri mücadeleye zaten teferruatlı, lakin mübalağasız bir anlatım aracılığıyla kani oluyoruz.</p>
<p>Şirinliklerine doyamayacağımız yabani tavşanlar bile benzer dertlerden muzdarip. Gözlerimizi okşayan muhtelif renkler ve dokuların arasında özgürce zıplarken keyiflerine diyecek yok; derken beslenebilmek için çöplere dadandıklarına şahit oluyoruz.</p>
<p>Engin okyanusta avlanmakta olan balıkçılara uzaktan da olsa ahbaplık eden bir fok da giriyor kadraja bir ara. Fakat daha sonra sahile vurmuş bir fok leşini üstünü, gene şirin mi şirin bir köpekçik kumla örtmeye girişiyor. Ardından iki akbaba gelip yıpranmış bedeni gagalamaya başlıyor…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mt5.png" alt=""></p>
<p>Hayat oralarda hem zor hem de vahşi; kadercilik, yalnızlık, marjinallik oranın sanki olmazsa olmazları.</p>
<p>Birileri ahaliyi kontrol altına almak istiyor, baskı uyguluyor, memleketlerine el koymaya girişiyor.</p>
<p>Her biri şahsına münhasır şahsiyetler tanıyoruz; tehlikelere nasıl göğüs gerdiklerini izliyor ve ortak düşmanlara karşı geliştirdikleri dayanışma ruhuna hayran kalıyoruz.</p>
<p>Üstelik bazı balıkçılar tatbikat sırasında okyanusa açılmak yasak olduğundan golf oynayacak kadar da keyiflerine düşkün.</p>
<p>(Bir zamanlar İmroz (Gökçeada) askerî tatbikatlarına sahne olan Kefalos’taki tuz gölüne flamingoların avdet etmesi de bir o kadar sevindirici değil mi?)</p>
<p>(RL/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Korkmak, kızmak, üzülmek, sevinmek serbest!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest-319864</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/korkmak-kizmak-uzulmek-sevinmek-serbest-319864</guid><description><![CDATA[“Duygularımı Tanıyorum” serisi, çocuklara duygularını tanımanın ilk adımını gösterirken yetişkinlere de basit ama güçlü bir şeyi hatırlatıyor: Önce görmek, sonra anlatmak.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Duygular bazen bir köpeğin havlamasıyla, bazen parkta yenilen bir dondurmayla, bazen yırtılan bir oyuncakla, bazen de markette alınamayan bir oyuncak robotla gelir. Yapı Kredi Yayınları'ndan (YKY) çıkan <strong>“Duygularımı Tanıyorum”</strong> serisi, çocuklara duygularını tanımaları için eşlik ediyor.</p>
<p>Bazen ufacık bir ses kocaman bir korkuya dönüşür.</p>
<p>Bazen bir salıncağın ritmi içini neşeyle doldurur.</p>
<p>Bazen çok sevilen bir oyuncak yırtılınca dünya biraz eksilir.</p>
<p>Bazen de marketin kalabalığı, sıcaklığı, gürültüsü ve alınamayan bir oyuncak bir araya gelir, öfke çocuğun içinden "ben buradayım!" diye bağırır.</p>
<p>Biz yetişkinler çoğu zaman çocukların duygularını küçük sanırız. Oysa çocukların duyguları hiç de küçük değil. Sadece henüz adlarını yeni öğreniyorlar. Korkunun, üzüntünün, öfkenin, mutluluğun içlerinden nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyorlar.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-70.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p><em>"Aslan Çok Korkuyor"</em>, <em>"Lale Çok Mutlu"</em>, <em>"Deniz Çok Üzgün" </em>ve <em>"Filiz Çok Kızgın"</em>, 0-3 yaş aralığındaki çocuklara duyguların kapısını açan dört küçük kitap.</p>
<p>Ama bu kapılar sıradan kapılar değil. Keçeden, renkli, dokunulabilir, saklananı bulmaya, hikayeye yalnızca gözle değil elle de katılmaya izin veren oyunlu kapılar.</p>
<p>Çünkü bu yaşta kitap yalnızca okunmaz, tutulur, çekiştirilir, yoklanır, dinlenir, tekrar tekrar açılır. Bazen bir sayfa, bir çocuğun elinde kitap olmaktan çıkar; köpek kulübesi olur, ağaç olur, battaniye olur, bulut olur. Duygunun kendisi gibi.</p>
<p>Serinin<strong> </strong>en güçlü tarafı, duyguları iyi-kötü diye ayırmaması. Korku kötü değil. Üzüntü ayıp değil. Öfke yasak değil. Mutluluk da yalnızca uslu çocuklara verilen bir ödül değil.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-71.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p>Kitapların keçeden oluşan bölümleri de sadece eğlenceli birer oyun öğesi değil aynı zamanda duyguların saklandığı küçük yerler gibi. Çocuk kapağı kaldırıyor, bakıyor, buluyor. Belki farkında olmadan şunu da öğreniyor: Duygular bazen görünmez ama oradadır. Bakarsan, dokunursan, adını söylersen ortaya çıkar.</p>
<p>Bir de sesler var: “Aaaaa!”, “Şıpır şıpır”, “Çaaat!”, “Yaşasın!” Bu sesler kitabı yüksek sesle okumaya çağırıyor. Zaten 0-3 yaş aralığında okuma dediğimiz şey biraz da budur: Ses çıkarmak, taklit etmek, parmakla göstermek, aynı sayfaya defalarca dönmek, çocuğun "bir daha" demesine izin vermek.</p>
<p>Belki Aslan’ın korkusunda bir çocuk kendi korkusunu bulur.</p>
<p>Belki Lale’nin neşesinde parkta koştuğu bir günü hatırlar.</p>
<p>Belki Deniz’in üzüntüsünde sevdiği oyuncağına biraz daha sıkı sarılır.</p>
<p>Belki Filiz’in öfkesinde içinden yükselen fırtınanın adını duyar.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-72.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p>Belki de yetişkinler bu kitapları okurken çocuklara söylemeyi unuttukları bazı cümleleri yeniden hatırlar:</p>
<p>"Korktun, biliyorum, çok sevindin, gördüm, üzüldün, yanındayım, kızdın, seni duyuyorum."</p>
<p>Çocukların duygularını tanıması için önce o duyguların inkar edilmemesi gerekir. Çünkü bir çocuk, duygusunun adıyla tanışmadan önce, duygusuna verilen tepkiyle tanışır.</p>
<p>Biri ona "Ağlama" derse, üzüntüsünden utanmayı öğrenebilir. Biri "Korkacak ne var?" derse, korkusunu saklamayı öğrenebilir. Biri "Kızılmaz buna" derse, öfkesini içine atmayı öğrenebilir. Ama biri "Buradayım" derse, işte o zaman duygu yavaş yavaş dile gelir.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-73.png" alt="">
<figcaption><em>Aslan Çok Korkuyor (Yazan-Resimleyen: Marion Piffaretti) (Çeviren Korkut Erdur) (Sayfa 10) (Yaş 0-3)</em></figcaption>
</figure>
<p><strong>Duygularımı Tanıyorum </strong>serisi, çocuklara tam da bu dili vermeye çalışıyor. Çünkü bazen bir çocuğun kalbine giden yol, keçeden yapılmış minik bir kapağın altındaki duyguyu birlikte ortaya çıkarabilmekten geçer.</p>
<p>(NÖ/Hİ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[1993 Nijeryası’na bir yolculuk: Babamın Gölgesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/1993-nijeryasina-bir-yolculuk-babamin-golgesi-319855</guid><description><![CDATA[Birbirine hem çok yakın hem de çok uzak olan babalar ile oğullarının dünyaları, Akinola Davies Jr.’ın büyüleyici dramasında incelikli biçimde kesişiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“En sevdiğim yazarlardan biri olan James Baldwin, Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi üzerine konuşurken Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın yaptıkları karşısında kendini yetersiz hissettiğini söyler ve ‘Benim katkım ne?’ diye sorar. Kitleleri bir araya getiremiyor ya da doğrudan mücadele etmiyor gibidir. Ancak bir noktada kendi görevini ‘tanıklık etmek’ olarak kavrar. Tanıklık, dünyanın nasıl algılandığını ve nasıl çerçevelendiğini anlamamızda kritik bir rol oynar, gazetecilik de bunun bir parçasıdır. Bu filmde de çocuklar aslında tanık konumundadır.”<sup>1</sup></em></p>
<p>78. Cannes Film Festivali’nde Resmî Seçki kapsamında gösterilen ilk Nijerya yapımı olan Akinola Davies Jr.’ın ödüllü filmi “Babamın Gölgesi” (<em>My Father’s Shadow</em>), 1993 Nijeryası’nın politik ve toplumsal çöküş atmosferinde, izleyiciyi kuşatan bir baba-oğul hikâyesi üzerinden hem kişisel hem de tarihsel bir kıyamete götürüyor.</p>
<p>1993 yılı, Nijerya tarihinde askerî yönetimden sivil yönetime geçiş çabaları, iptal edilen seçimler ve bunu takip eden siyasi krizlerle şekillenen bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Ülkede 12 Haziran’da sivil yönetime dönüşün ilk adımı olarak başkanlık seçimleri yapıldı. Sosyal Demokrat Parti adayı Moshood Abiola, gayriresmî sonuçlara göre yarışı açık ara önde götürürken, dönemin askerî cunta lideri İbrahim Babangida seçimleri usulsüzlük gerekçesiyle iptal etti. Karar, ülkede büyük protestolara neden oldu. Seçim krizinin derinleşmesiyle Babangida istifa etmek zorunda kaldı ve kasım ayında General Sani Abacha, askerî darbeyle yönetime el koyarak yeni bir diktatörlük dönemi başlattı. 25 Ekim’de ülkede demokrasinin yeniden tesis edilmesini talep eden dört genç, bir yolcu uçağını kaçırdı. Eylemciler hükümeti protesto etmek için üç gün boyunca uçağı rehin tuttu.<sup>2</sup></p>
<p>Yönetmen Akinola Davies Jr., <em>Babamın Gölgesi</em>’nin senaryosunu, ilk kısa filmi <em>Lizard</em>’da (2020, Birleşik Krallık) olduğu gibi, Nijerya’da birlikte büyüdüğü kardeşi Wale Davis ile kaleme aldı. Filmin başrollerinde, tıpkı kendileri gibi iki erkek kardeş var: Akin (Godwin Egbo) ve Remi (Chibuike Marvellous Egbo). Çocuk oyuncuların gerçek hayatta da kardeş olması, oyuncu seçimi sürecinden oldukça sonra fark ediliyor. Hâliyle kardeşlerin filmdeki babaları Folarin’le (Sope Dirisu) uyumu dışarıdan olağanüstü bir başarı gibi görünürken, yönetmen için “büyük bir tesadüfün getirdiği şans” olarak yankılanıyor.</p>
<p>Film, iki erkek kardeşin babalarıyla kurdukları –ya da kurmaya çalıştıkları– bağın etrafında şekilleniyor. Sürekli şehir dışına çalışmaya giden Folarin’in nihayet peşine düşen Akin ve Remi, bu yolculukta hem babalarını anlamaya hem de onun yokluğunun açtığı boşlukla yüzleşmeye çalışıyor. Hikâye, bunaltıcı sıcaklar ve ülkenin politik gerilimi arasında, kimi anlarda rüya estetiğine yaklaşan, dışarıdaki sesleri duyduğunuz kimi anlarda ise neredeyse kâbusa dönüşen bir geçiş anlatısına evriliyor. Yolculuk, aynı zamanda ekonomik güçlüklerin gündelik hayatı nasıl belirlediğini görünür kılan bir hat üzerinde ilerliyor. Her adımın maddi bir karşılığı olduğu mekânsallıkta, baba ve çocuklar bir noktadan sonra otostopla yol almak ve hayatta kalmanın temel pratiklerine dönmek zorunda kalıyor. Maddi kaygılarla kıvrılan yollar zamanla yerini lagünlerin parıltısına bırakırken, Lagos’un yüzen favelası Makoko kısa; ama çarpıcı bir görsel kesit olarak beliriyor. </p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/i5emoqy25p78bdpcox2b9dfbb2lo.jpg" alt=""></p>
<h3>Bir hafıza ve acı mekânı olarak okyanus</h3>
<p>Yolculuk, çocukların babalarına duydukları sevgiyi, merakı ve hayranlığı gösterdiği kadar ondan alamadıklarını sorguladıkları ve hatta bunun hesabını sordukları bir ana da evriliyor. Folarin, görünürde, çocukları için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir baba; ancak muhakkak eksiklikleri var ve genel olarak babalık müessesesini düşündüğümüzde Folarin, ortalama bir babadan daha az kusura sahip. Fakat nihayetinde iş gerekçesiyle çocuklarını ve eşini ihmal edebilen, onlara ayırabileceği vakti sevgilisine ayırabilen bir baba. Hâliyle, yolculukta kavradığı şeylerden biri de, yaptığı hatalar ve eşini ne kadar sevdiği oluyor. Folarin şimdi, çocuklarını, Nijerya’nın politik kıyametinden korumak için elinden geleni yapıyor. Tüm bu kasvet içinde ise filmde büyüleyici bir sahne açılıyor: Baba ve çocukları, güneşin vurduğu berrak suda yüzüyor ya da deyim yerindeyse arınıyor ve en masum zamanlarından birini yaşıyor. Akinola Davies Jr., bu sahneyi şöyle anlatıyor: “<em>Bütün film aslında o merkez sahne etrafında kurulmuş olabilir. Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok duygulandıran şey de oydu. Batı Afrikalıysanız, okyanus hayatınızda çok büyük bir karakterdir. Köleleştirilmiş insanların ve transatlantik ticaretin tarihine geri gittiğimizde okyanus çok fazla hafızayı, çok fazla acıyı taşır. Ama aynı zamanda, animist bir yerden baktığımızda, ona büyük bir saygı da duyarız. Okyanus, düşünceleri ve duyguları açığa çıkarma, berraklaştırma gücüne sahiptir</em>.”</p>
<a href='/haber/frantz-fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi-315495' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/01/12/fanon-somurgecilik-ve-afrika-kultur-sanati-uzerine-sarah-jilani-ile-soylesi.png' alt='Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h5 class='headline'>Frantz Fanon, sömürgecilik ve Afrika kültür-sanatı üzerine Sarah Jilani ile söyleşi</h5>
<div class='date'>12 Ocak 2026</div>
</div>
</a>

<p>Filmde okyanus gibi hayvanlar da önemli bir yer tutuyor. Bunda elbette yönetmenin, Yoruba adlı kabileden gelmesinin anlamı büyük. Yine yönetmenin aktardığına göre kabile, yerli inanç sistemi gereği doğanın her unsurunun bir ruhu olduğuna inanıyor ve kültürlerinde ağaçlardan okyanuslara, hayvanlardan aya kadar her şeye derin bir saygı duyuluyor. Bir kolyenin kuşaktan kuşağa aktarımı etrafında sembolik bir hat kuran film, yönetmen tarafından atalarına bir ithaf olarak konumlanıyor. Silahlı erkeklerin, patlama ve motor seslerinin sürekli dolaşımda olduğu anlatı içinde en dikkat çekici yönlerden biri ise farklı erkeklik formlarının incelikli biçimde katmanlaştırılması. Film, tüm bu kaotik atmosfere rağmen izleyiciyi yabancılaştırmadan, aksine duygusal bir geçirgenlik içinde <em>orada</em> tutmayı başarıyor. </p>
<p>Bu yönüyle de <em>Babamın Gölgesi</em>, bir büyüme hikâyesi ya da politik bir arka plan anlatısı olmanın ötesinde, izleyiciye düşünsel bir alan açıyor. Kişisel olan ile tarihsel olanın sürekli birbirine temas ettiği evrende, bakış yalnızca olanı kaydetmiyor; aynı zamanda onu yeniden kuruyor. Hatta bazen görmek istediği gibi kuruyor. Bu da en çok anlatının çocukların bakışı üzerinden kurulması, yani izleyicinin dolaylı bir sezgi alanına taşınmasıyla sağlanıyor.</p>
<p>Son kertede film, bir coğrafyanın politik çalkantılarını anlatırken baba figürünü de, devleti de, doğayı da aynı kırılganlık içinde var ediyor. Ve tüm bu parçalı yapının içinde geriye yalnızca bir anlatı değil; iz bırakma, hatırlama ve bakma biçimi bırakıyor. </p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/track/3TtNcFpjnhhZ7h3ogFkqub?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<div class="box-1">
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>[1] <a href="https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow" target="_blank" rel="noopener">https://mubi.com/tr/program-notes/a-conversation-with-the-ocean-akinola-davies-jr-on-my-father-s-shadow</a><br>[2] <a href="https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria" target="_blank" rel="noopener">https://www.britannica.com/topic/history-of-Nigeria</a></p>
</div>
<p>(TY/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Omelas: Modern dünyanın bodrum katları…]]></title><link>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/omelas-modern-dunyanin-bodrum-katlari-319845</guid><description><![CDATA[Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler adlı öyküsünde bir şehrin mutluluğu, bodruma kapatılmış bir çocuğa bağlıdır. Herkes bilir bunu. Birileri kalır, birileri gider. Modern dünyanın bodrum katlarını gören okura da ahlaki bir ikilem düşer…]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bir an için düşün ki, ‘insanlığın kaderi’ denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da, sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır. Yalnız, bunu sağlamak için kaçınılmaz bir şekilde bir tek küçük varlığı, diyelim intikamı alınmamış, gözyaşları içinde minimini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!”</em></p>
<p>Bu sarsıcı soru Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri romanından;  5. kitap, 4. bölümde İvan Karamazov, kardeşine sorar. Alyoşa da “Hayır razı olmazdım” yanıtını verir.</p>
<p>Bir yazar gençlik yıllarında okuduğu bu bölümden çok etkilenir ama zaman içinde unutur. Yıllar sonra bu soru, başka bir yerde, başka bir şekilde karşısına çıkınca sarsılır ve “William James’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler” diye ithafta bulunarak bir öykü yazar.</p>
<p>O yazar; Ursula K. Le Guin’dir, o öykü de “Omelas’ı Bırakıp Gidenler.”</p>
<p>Bu öyküde o soru apaçık yoktur, ancak sonuna geldiğimiz de zihnimizde kendiliğinden belirir ve bizi vicdani bir ikilem ortasında bırakır. Çünkü metin çok sade bir dille anlatılsa da hikaye oldukça serttir.</p>
<h3>Klasikleri unutmak ve tabelaları tersten okumak</h3>
<p>Yıllar sonra okuduğumda ilk okuyuşuma göre daha mutsuz, daha rahatsız olduğum bu öykünün felsefi derinliğine geçmeden önce, 2018 yılında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’i saygıyla anmak isterim. Neredeyse bütün külliyatını okuduğum, hem kaleminden hem de bakış açısından derinlemesine etkilendiğim Le Guin, 20. yüzyılın en önemli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu tanımı çok da eksik bulurum.</p>
<p>Çünkü Le Guin’in eserleri; felsefe, antropoloji, siyaset, anarşizm, feminizm, etik, dil, toplumsal yapı ve insan doğası üzerine derin düşünsel katmanlar taşıyor. Le Guin’in metinleri çoğu zaman “başka dünyalar” anlatıyor gibi görünse de aslında anlattığı tam da bizim dünyamız. Hem de çoğu zaman katı gerçekçi romanlardan bile daha sert…</p>
<p>“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” de öyle bir öykü. Ayrıntı Yayınları’ndan “Rüzgarın On İki Köşesi” adıyla yayımlanan kitapta Ümit Altuğ çevirisiyle yer alan öykünün girişinde yazar, kendine has ironisiyle şöyle bir açıklama yapıyor:</p>
<p>“Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin? Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu tabelalarını tersten okuyarak tabii ki. Başka ne olabilir?”</p>
<p>Evet Le Guin, Dostoyevski’yi okumuş, zihninin kıvrımları arasına saklamış ve “Omelas” ismini de “Salem” kelimesi tersten okuyarak türetmiş.</p>
<p>Salem, yani barış... Ne büyük bir ironi! Mutluluk, barış ve refah dediğimiz şeylerin altında görünmeyen bodrum katları olduğunu fark etmek...</p>
<h3>Cennet gibi kusursuz bir kent!</h3>
<p>Hikâye bir yaz şenliği ile açılıyor: Deniz kenarındaki parıldayan Omelas kentinde kırlangıçlar havalanıyor, bayraklar dalgalanıyor, rengârenk kıyafetler içindeki insanlar, müzisyenler ve atlar geçit töreninde yürüyor.</p>
<p>Omelas; kralı, köleleri, borsa spekülasyonları ya da gizli polisleri olmayan, insanların mutlak bir neşeyle, bilgelikle ve özgürce yaşadığı tam bir cennet. Yoksulluk yok, savaş yok, baskı yok.</p>
<p>Ancak bu görkemli tablonun elbette ağır bir bedeli var. Şehrin güzel binalarından birinin altında, penceresiz, kilitli ve pis bir bodrum katı bulunuyor. İçeride de bir çocuk! Bir kız da olabilir bir oğlan da! Altı yaşında gösteriyor ama aslında on yaşına yaklaşmış.</p>
<p>Omelas’taki herkes - çocuklar dahil - bu mahzenin ve içerideki çocuğun varlığını biliyor. Kentin o uçsuz bucaksız refahının, sanatının, biliminin ve tüm insanlarının mutluluğunun tek şartı; bu çocuğun o karanlık odada acı çekmeye devam etmesi… Ona gösterilecek tek bir şefkatli kelime ya da gün ışığı, Omelas’ın tüm saadetini o anda yok edecek!</p>
<h3>Gerçeği öğrendiğin an…</h3>
<p>İnsanların çoğu bu gerçeği ilk öğrendiğinde ağlıyor, öfkeleniyor ama zamanla sistemin “kaçınılmaz bedelini” kabul ediyor. Fakat bazıları, o mahzeni gördükten sonra evine dönmüyor, sessizce Omelas’ı bırakıp gidiyor.</p>
<p>Öykü boyunca Le Guin’in yaptığı en etkileyici şeylerden biri de okuru Omelas’ın kurucusuna dönüştürmesi. Yazar sürekli bizimle konuşuyor: “Belki teknoloji vardır… İsterseniz trenler ekleyin… Buna inanmadınız mı?” derken Omelas’ı birlikte kuruyoruz.</p>
<p>Le Guin, bu minimalist ama postmodern hamlesiyle bizi sadece bir okur olarak bırakmıyor; yavaş yavaş Omelaslı birine dönüştürüyor. Ve sonra da bodrumdaki o çocukla karşılaştırıyor.</p>
<p>Tam kentin sefasını sürecekken sorulmamış bir soruya yanıt ararken buluyoruz kendimizi…</p>
<p>Dostoyevski soruyu felsefi bir tartışmanın içine yerleştirmiş, bana göre Le Guin daha ötesine geçip; bizi doğrudan bodrumun kapısına götürüyor. Elbette biz de Alyoşa gibi kati bir şekilde “Hayır” cevabını verebiliriz. Ancak biraz düşününce yanıtın o kadar da basit olmadığı anlaşılıyor.</p>
<h3>Tek bir öykü, çoklu okuma</h3>
<p>Omelas kısacık bir öykü ama üzerine çok farklı okumalar yapılabiliyor; kapitalizmden utulitarizm (faydacılık) eleştirisine,  politik sessizlik ve suç ortaklığından psikolojik (Jungcu) bakış açısına kadar türlü şekillerde çıkarımlar mevcut.</p>
<p>Politik okumalarda, kötülüğü bilmesine rağmen günlük hayatına devam edenlerin totaliter rejimlerdeki sessizliği ve “Ben yapmıyorum, sistem böyle” sığınması eleştiriliyor. Jungçu okumada ise o çocuk, toplumun yüzleşmek istemediği tüm acıları, sefaleti ve günahları yüklediği ortak “gölgesi” olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Hepsi kabulüm ancak modern dünya, sanırım hepsini birden harmanlıyor.</p>
<p>Yıllar sonra aynı öyküyü okuduğumda çok daha huzursuz, çok daha mutsuz oldum demiştim ya… Kesinlikle Omelas’ı Bırakıp Gidenler, yaş aldıkça etkisi artan bir eser. Çünkü kurgunun içinde duramıyorsunuz artık, modern dünyanın görünmez bodrum katlarında kimlerin yaşadığını biliyorsunuz.</p>
<p>Mesela; MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar, aylarca maaşlarını alamayan madenciler, güvencesiz çalıştırılan göçmen işçiler, siparişlerimiz gecikmesin diye kontrolsüzce trafiğe sürülen motokuryeler, lüks markalar için Asya’nın bir yerlerinde kötü koşullarda üretim yapan işçiler… Liste uzayıp gidiyor.</p>
<p>İşte bu noktada anlıyorsunuz ki Omelas’ta anlatılan sadece kişisel bir mesele değil. Sadece bireysel vicdan değil. Başkalarının acısı üzerinden mutluluk devşirmek zaten başlı başına korkunç bir mesele de Le Guin’in asıl işaret ettiği yer başka: Alışmak.</p>
<p>Hatırlayalım; Omelas halkı doğrudan işkence yapmıyor. Ama sistemi sürdürüyor.</p>
<p>Modern toplum da çoğu zaman böyle işlemiyor mu?</p>
<p>Evet biz kötülüğü doğrudan üretmiyoruz ama… Tam bu noktada, öykünün en büyük etik illüzyonuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.</p>
<h3>Gitmek mi zor, kalmak mı?<strong> </strong></h3>
<p>Suare Öykü Kulübü’nde bu öyküyü konuşurken hemen hepimiz istisnasız aynı şeyi söyledik: “Ben kesinlikle Omelas’ı terk edenlerden olurdum.” Yıllar evvel ilk okumamda ben de kendimden çok emin bir şekilde söylemiştim bunu. Gitmek, bizi o suçluluk duygusundan arındıran, vicdanımızı temize çeken edebi bir sığınak çünkü.</p>
<p>Mesele sadece bir gitmek ya da kalmak meselesi olsa keşke… Hadi gidelim…</p>
<p>Ama peşinden hemen başka sorular geliyor. Mesela; gidenler gerçekten bir ahlak abidesi mi?</p>
<p>Çocuk hâlâ bodrumdayken…</p>
<p>Onlar yalnızca arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar. Bu yüzden bazı yorumcular gidenleri; pasif vicdanlılar, sistemden kaçan entelektüeller ya da bireysel ahlakçılar olarak tanımlıyor. Tabii bu durumda yine o etik açmazın ortasında debelenip duruyoruz: Kendi vicdanımızı aklamak için kötülükle bağımızı kesmek ve bilinmeyene yürümek bir başkaldırı mı, yoksa sorumluluktan kaçarak alanı egemenlere bırakmak mı?</p>
<p>Le Guin’in öyküsündeki en rahatsız edici şey de bu zaten: Kimse tamamen masum değil.</p>
<p>Kalanlar suç ortaklığı yapıyor. Gidenler sistemi değiştirmiyor. Okur ise öyküyü bitirdikten sonra kendi hayatına dönüyor.</p>
<h3>Dostoyevski, Le Guin ve Cemal Süreya</h3>
<p>Sık sık hatırlatıyorum; belki de edebiyatın en önemli işlevlerinden biri bizi huzursuz etmesidir. Çünkü güçlü metinler çoğu zaman hayatı ve konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden oluyor. Edebiyata böyle görev atfetmek istemem, doğası gereği böyle oluyor.</p>
<p>‘İyi’ edebiyatın kalıcılığı da bu yüzden olabilir. Okur kitabı kapattığında hikâye bitmiyor, zihninin içinde yaşamaya devam ediyor. Hatta kurgu ‘gerçek’ dünyaya sızdıkça ‘hakikat’ netleşiyor. Bu nedenle Omelas yalnızca bir ütopya eleştirisi olarak değil modern dünyanın görünmeyen bodrum katlarını gösteren bir vicdan metaforu olarak okunmalı.</p>
<p>Okuyun, okutun, bu öykü aklınızın bir kenarında hep dursun. Le Guin nasıl Dostoyevski’yi unutmuş ve sonra dönüp bu öyküyü yazmış… Belki de bir gün Omelas’ı Bırakıp Gidenler ile Omelas’ı Bırakıp Gidemeyenler buluşup, kendi ortak hikayelerini yazabilir.</p>
<p>O güne kadar usta şair ve yazar Cemal Süreya gibi hissetmeye devam:</p>
<p><em>“1937 yılında annem öldü... 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur... Biyografim bu kadar.”</em></p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Elveda dünya, merhaba kâinat"]]></title><link>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/elveda-dunya-merhaba-kainat.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/elveda-dunya-merhaba-kainat-319834</guid><description><![CDATA[Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Abim benim!</p>
<p>Abilerin gülü…</p>
<p>Çocukluğumun büyülü insanı.</p>
<p>Elimden tutup Ankara’nın Yenimahalle’sinde ilkokula yazdırdığın gün daha dün gibi aklımda. </p>
<p>Barbaros İlkokulu, birinci sınıf. Öğretmenim Nermin Törüner!</p>
<p>Yenimahalle’ye senin Kazıkiçi Bostanları’nda eve getirdiğin ilk kedimiz ''Fakülte'' ile taşınmıştık.</p>
<p>O kedi ile tanışmanı, gömleğinin içine sokup gizlice otobüse binip eve getirmeni yıllarca konuştuk. Kedinin adı "Fakülte" olur mu? Olur! </p>
<p>Nasıl hatırlıyorsam, DTCF’nin önünde mi dolanmıştı ayaklarına yoksa SBF’de mi? </p>
<p>Ne önemi var?</p>
<p>Kedi işte… </p>
<p>Adı "Fakülte’".</p>
<p>İlk hayvan sevgisine de, insan sevgisine de seninle aşılandık.</p>
<p><em>"Her şey insanı sevmekle başlar", "Benim kâbem insandır"</em> diyen ilk sendin sanki. </p>
<p>Bize mi öyle gelmişti yoksa...</p>
<p>Evimize ilk fotoğraf makinasi, ilk daktilo seninle geldi.</p>
<p>Şiirler, romanlar, hikayeler seninle aktı.</p>
<p>"İnce Mehmed" i bütün arkadaşlarım senin sesinden dinlediler.</p>
<p>Televizyonun olmadığı yıllar, çoğu zaman mahallenin çocuklarıyla bizim evde toplanır kitap okurduk.</p>
<p>Sonra bir gün bir pikapla geldin eve, beraberinde 45’likler, uzunçalarlar...</p>
<p>Ruhi Su’lar, Selda’lar, Neşet Ertaşlar…</p>
<p><em>''Yine bir gariplik düştü serime, ben de bilmem ya nice olur halımız''</em></p>
<p>İlk çocuğun Ceren, Ruhi Su’nun Cerenler’inden aldı adını.</p>
<p>Rahmi Saltuk’u anmadan olmaz. </p>
<p>Evine mi gittik, evimize mi geldi… Ama senin düğün gibi nişanında beraber türkü söyledik. </p>
<p><em>"Uyur idik uyardılar / Diriye saydılar bizi"</em></p>
<p>Nişan dedim de;</p>
<p>İlk ablamı, Nazan’ı anmadan seni anmak olur mu? </p>
<p>Üç çocuğun güzel anası.</p>
<p>Nazan ablamla yaşadığınız aşk bütün mahallenin ve sülalenin diline düşmüştü.</p>
<p>Dedikodular bizim eve kadar gelmişti.</p>
<p>Arkanızdan bütün mahalleli hayranlıkla, meraklı bakışlarla sokağa çıkar, balkonlara taşardı.</p>
<p>Nazan’ın mini eteğini komşu Hayriye Teyze ile ebemiz Ede Fatma da çok kısa bulmuştu…</p>
<p>Bütün mahallenin çocuklarıyla beraber abim Ömer ve ben de Nazan ablamıza hayrandık. </p>
<p>Sizin nikah davetiyenizi hiç unutmadım… "Uzun süren bir arkadaşlığın mutlu bir sonuca bağlandığını görmek isterseniz, buyurunuz efendim!" Davet eden sizdiniz, alışılmış davetiyelere benzemiyordu. </p>
<p>Ve benim ablam Nazan, bir gün "şapkalı gelin" olarak evimize geldiğinde, o zamana dek izlediğimiz bütün aşk filmlerinin acıklı yanı sona ermiş, her şey çiçeğe bürünmüştü.</p>
<p>Evlenmenizin hemen ardından yengemizi de yanına çağıracağın vaatleriyle gittiğin Kanada’dan gönderdiğin mektupları Ömer abimle Nazan’dan saklar ve bir oyun oynardık…</p>
<p>Nazan ablamız kapıdan girdiğinde hemen oracıkta bir kartla karşılaşırdı mesela ; </p>
<p>"Mustafa’dan mektup var! Masanın üzerinde!"</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/sedat-uysal.jpg" alt=""></p>
<p>Masaya geldiğinde bir başka not karşılardı onu. "Bil bakalım nerede? Bir de büfenin alt köşesine bak!"</p>
<p>Oraya da bakardı…</p>
<p>Orada da bir başka not bulurdu Nazan,</p>
<p>"Büfenin sol üst gözünde!…"</p>
<p>Bu oyundan bizler çocuksu bir zevk alırken </p>
<p>Nazan’ın sayfalar dolusu mektupları bulduğunda yaşadığı heyecanı, mutluluğu gözünden anlar onu yalnız bırakırdık. </p>
<p>Senin sevgi ve hasret kokan mektuplarını zaman zaman bize de okurdu...</p>
<p><em>"Yapraklara dallara</em></p>
<p><em>Yeşillere allara</em></p>
<p><em>Nice nice yıllara gülüm </em></p>
<p><em>Nice nice yıllara</em></p>
<p><em>Yaprak dala al yeşile yaraşır </em></p>
<p><em>Gayrı bundan böyle</em></p>
<p><em>Vermem seni ellere."</em></p>
<p>Nazım’ın bu şiirini ilk kez senden duymuştuk.</p>
<p>Ve hâlâ onca yıllık arkadaşlarım benimle dalga geçerler bu şiiri tutulduğum her güzele yazdığım için…</p>
<p>Kabahat sende! </p>
<p>Aşka bile seninle düştük...</p>
<p>Sen "<em>solum sol tarafım cümle varlığım" </em>dedin diye solcu olduk, </p>
<p>Sonra "aşk ve özlem ağır bastı" bir yıl sonra bir gece çalınan kapıyı açtığımda seni görmüştüm karşımda. </p>
<p>Sevinçten ağlamıştım, dönüşüne çok ama çok sevinmiştik. </p>
<p>Bir süre sonra "Almanya Acı Vatan", sonra Gazi Eğitim okul yılları, öğretmenlik, askerlik, karanlık 80’li yıllar…</p>
<p>Antalya'ya göçümüz, hiç ticaretten çakmıyor olmamıza rağmen atıldığımız "Galeri Martı" macerası, sonra senin yeniden gazeteciliğe dönüşün…</p>
<p>İyi de yapmıştın!</p>
<p>Neler neler yaşadık!</p>
<p>Sadece abim değil velimdin benim.</p>
<p>Yıllar nasıl da hızla aktı! </p>
<p>Oysa ne güzel planlarımız vardı.</p>
<p>İki yıl kadar önce bir akşam, birlikte yaşadığımız bir anımızı akrabalarla paylaştığımda senin hatırlamıyor olmana çok şaşırmış, çok kuşkulanmıştım.</p>
<p>Buna benzer bir iki şey daha oldu! </p>
<p>Kendi hazırladığın babamızın kitabını bile daha önce hiç görmediğine dair yemin ediyordun.</p>
<p>Giderek seni teslim alan bu aşağılık hastalık o kadar hızlı ilerledi ki en yakınlarını bile tanımaz oldun. </p>
<p>Yarım yüzyıldan fazla birlikte yaşadığın eşine, çocuklarının annesine "Siz kimlerdensiniz?" Diye sormuştun da şaka yapıyorsun sanmıştık!</p>
<p>Geçen sene yengeme ve Ceren’imize biraz nefes alsınlar diye gelip seni Toroslar'a, anamızdan babamızdan kalan bahçemize götürdüğümde, ki çok severdin ve özlerdin oraları, "Niye geldik buraya?" diye sormuştun da yüreğim parçalanmıştı.</p>
<p>Sonra her dakikasını birlikte yaşadığımız bu yolculuğun onuncu gününde, bana beni sordun! </p>
<p>Artık beni de hatırlamıyordun…</p>
<p>Ne geçmişten ne gelecekten konuşamaz olduk.</p>
<p>Bir ara sigarayı da unuttun, ama canın içki çektiğinde sana meyve ve maden suyunu karıştırıp "şampanya" diye yutturmuştum, çok da sevmiştin…</p>
<p>Bir tek Ceren’imizi tanıyordun.</p>
<p>Sonra o da adını hatırlatmaya çalışırdı sana… "Benim adım ne? Söyle!" O "Ceeee…." diye başlar, sen adını tamamlardın. </p>
<p>Düşüp de kalçan kırıldığında, kızın Deniz apar topar buralardan kalktı gitti seni görmeye; oğlun Fırat da geldi, hastanede nöbetleşe baktılar sana, onları da tanımadın. </p>
<p>Deniz bir ara sana "Babacım, bir gün ölürsen nereye gömülmek istersin?" diye sorduğunda, "Ölmeyi düşünmüyorum" demiştin, ona çok gülmüştük ama ısrar edince "Hadim, Hadim" demiştin… İşte ona ağlamıştım. </p>
<p>Nitekim öyle oldu; her ölenin arkasından söylediğin "Elveda dünya, merhaba kâinat" deyip çektin gittin…</p>
<p>Hem de öyle bir günde gittin ki, şimdi doğduğunda adına kiraz diktiğin torunun Manu’nun doğum günü 1 Mayıs’ta senin de hayata veda edişini anacağız…</p>
<p>O gün bi tek sen gitmedin…</p>
<p>Aynı gün beni buralara getiren ve kuzenlerle birlikte küçük bir koloni oluşturan Mehmet amcamız da veda etti hayata.</p>
<p>"Kemik kanseri" teşhisi konalı beş yılı geçmişti, bana mısın demedi ama son aylarda epey sıkıntı çekti.</p>
<p>"Ben böyle yaşayamam, buna yaşanmak denmez" diyordu.</p>
<p>İki doktorun imzaladığı "ölümcül raporu" üzerine "öyle ölünmez böyle ölünür!" dedi ve adına hazırlanan "hayat iksirini’’ içer içmez bir iki dakika içinde derin bir uykuya daldı.</p>
<p>"Onuruyla ölmek" böyle bir şey demek ki… </p>
<p>Son nefesini verirken elini tutuyordum… </p>
<p>O da benim hayatımda "ölümsüz bir insan" senin gibi…</p>
<p>Kızın Ceren, oğlun Fırat yakın akrabalarımız ve tanıyan tanımayan kimi dostlar yağmurlu bir günde, aynen dilediğin gibi doğduğun yerde Hadim’de seni toprağa verdiler. </p>
<p>Şimdi, yıllar önce beklenmedik bir anda ölüm haberini aldığımız kardeşin Ömer, anamız, babamız, dedelerimiz ve ebelerimizin yanı başında ebedi uykundasın…</p>
<p>Yakın bir zamanda amcamızın küllerini de tek oğlu Can’a yaptığımız gibi, kuzenlerimle birlikte bir balıkçı teknesiyle açılıp okyanusa serpeceğiz.</p>
<a href='/yazi/deniz-olunmali-oglum-deniz-olunmali-230839' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/system/uploads/1/articles/spot_image/000/230/839/original/manset_fotolari_1020_su.jpg' alt='“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>SEDAT UYSAL/SEATTLE MEKTUBU</h6>
<h5 class='headline'>“Deniz olunmalı oğlum deniz olunmalı”</h5>
<div class='date'>15 Eylül 2020</div>
</div>
</a>

<p>Sen de gidince; çekirdek ailemizden bir tek ben kaldım… </p>
<p>Biraz şaşkın, epey üzgün ve hüzünlüyüm. </p>
<p>Senin o dopdolu maceralı hayatın bir gazetede iki sütunlük bir ölüm ilanına, küçücük bir habere sığıverdi.</p>
<p><em>"Gazeteci-Yazar Mustafa Uysal Hayatını Kaybetti- 1947-2026"</em></p>
<p>Ardından rahmet okuyanlar, sabır ve başsağlığı dileyenler eksik olmasınlar.</p>
<p>Abim Ömer’in ölümüyle "bir yanım eksik" kalmıştı, senin ölümünle daha çok eksildim, yüreğimdeki boşluk daha da büyüdü…</p>
<p>Ama itiraf edeyim, ben seni neredeyse bir yıl önce kaybetmiştim. </p>
<p>Ne çektin, ne çektirdin…</p>
<p>Tertemiz, pırıl pırıl bir insandın.</p>
<p>Tertemiz gittin!</p>
<p>Hep söylerdin ya; Charles Bukowski’nin dediği gibi "<em>günler tepelerden aşağı koşan atlar misali…"</em></p>
<p>Huzur içinde uyu canım abim.</p>
<p>"Küçük kardeşin"</p>
<p>(SU/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Neval El Saadavi’nin kadınları, iktidarı ve suskunluğu üzerine]]></title><link>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/neval-el-saadavinin-kadinlari-iktidari-ve-suskunlugu-uzerine-319836</guid><description><![CDATA[Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu’dan yükselen kadın sesleri dünya edebiyatında çoğu zaman geç duyuldu. Oysa Nawal El Saadawi, 1970’lerden itibaren yalnızca Mısır’ın değil, dünyanın erkek egemen düzenini sarsan en güçlü yazarlardan biri oldu. Doktor, aktivist ve yazar kimliğiyle kadın bedeni üzerindeki tahakkümü, dinin politik araç hâline gelişini ve sınıfsal eşitsizlikleri edebiyatın merkezine taşıdı. Dünya çapında en çok bilinen eseri Sıfır Noktasındaki Kadın (Woman at Point Zero) olsa da, Türkçede Belge Yayınları tarafından yayımlanan Tanrı Nil Kıyısında Öldü (God Dies by the Nile) bugün yeniden keşfedilmeyi bekleyen güçlü romanlardan biri.</p>
<p>Belki de öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Saadavi’nin eserleri Türkiye’de yeni ve güçlü çevirileri hak ediyor. Çünkü onun dili yalnızca politik değil aynı zamanda şiirsel, alegorik ve son derece sinematografik. Özellikle Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugünün okuruna daha akıcı ve güncel bir çeviriyle yeniden ulaşmalı.</p>
<h3>Nil kıyısında kurulan erkek düzeni</h3>
<p>Roman, Nil kıyısındaki Kafr El-Teen köyünde geçiyor. Daha ilk sayfalarda Nil Nehri’nin büyülü atmosferiyle karşılaşıyoruz. Ancak bu büyü kısa sürede yerini karanlık bir sessizliğe bırakıyor. Galabeyasıyla kaybolan genç kadın Nefissa’nın yokluğu, köyün bastırılmış korkularını görünür hâle getiriyor.</p>
<p>Saadavi, doğa betimlemelerinin içine şiddeti ustalıkla yerleştiriyor. Nil’in bereketiyle erkek egemenliğinin çürümüşlüğü aynı coğrafyada yan yana duruyor.</p>
<p>Köydeki düzen bütünüyle erkekler arasında kurulan hiyerarşik bağlarla ayakta kalıyor. Muhtar, politik gücünü kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak için kullanıyor. Kadınları evine hizmetçi olarak alıyor, onları cinsel şiddete maruz bırakıyor. Köylüler için muhtar yalnızca devletin temsilcisi değil, aynı zamanda korkunun bedenleşmiş hâli.</p>
<h3>Şiddetin ardındaki yetersizlik duygusu</h3>
<p>Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, erkek şiddetini yalnızca “saf kötülük” olarak anlatmaması. Muhtarın baskıcılığının altında derin bir yetersizlik duygusu yatıyor. Kardeşinin Mısır hükümetinde yükselmesi karşısında kendisini değersiz hisseden muhtar, yerelde kurduğu iktidarla bu eksikliği kapatmaya çalışıyor.</p>
<p>Hacı İsmail karakteri de benzer biçimde okunabilir. Genç kadınlarla muhtar arasındaki ilişkiyi organize eden bu karakter, aslında kendi güçsüzlüğünü örtmeye çalışıyor. Üstelik geçmişinde çocukluk istismarı taşıyan bir erkek olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Saadavi burada önemli bir noktaya temas ediyor: Patriyarka yalnızca bireysel kötülüklerden değil, toplumun ürettiği iktidar ilişkilerinden besleniyor.</p>
<h3>Din, kader ve erkek egemenliği</h3>
<p>Romanın merkezindeki kadınlar çoğu zaman sessiz. Ancak bu sessizlik teslimiyet kadar korkudan da kaynaklanıyor. Kadınların dini sorgulaması daha çok kader ve dualar üzerinden şekillenirken, erkekler için din bir yönetme aracına dönüşüyor.</p>
<p>“Yalnızca namaz vakitlerinde Allah’ın kuluyuz, oysa muhtarın sürekli kölesiyiz” cümlesi, romanın en çarpıcı politik çıkışlarından biri hâline geliyor. Erkeklerin Tanrı ile kurduğu ilişki bile yöneten–yönetilen ekseninde şekilleniyor.</p>
<p>Saadavi, dini yalnızca inanç sistemi olarak değil toplumsal tahakkümün dili olarak da ele alıyor.</p>
<h3>Om Saber: Sistemin içinde bir çatlak</h3>
<p>Romanın en dikkat çekici karakterlerinden biri Om Saber. Cinsiyet normlarının dışında duran bu karakter, köyde bir tür koruyucu figür olarak resmediliyor. Kadınların sırlarını saklıyor, onları toplumsal linçten koruyor, bekâret meselesi yüzünden hayatlarının kararmasını engellemeye çalışıyor.</p>
<p>Ancak aynı zamanda kadın sünnetini uyguluyor.</p>
<p>Bu çelişki, romanın en güçlü kırılma noktalarından biri. Çünkü Saadavi, baskının yalnızca erkeklerden değil, geleneklerin içselleştirilmiş yapısından da doğduğunu gösteriyor. Sistem, mağdurlar eliyle de yeniden üretilebiliyor.</p>
<h3>Manda, galabeya ve sınıf meselesi</h3>
<p>Roman boyunca tekrar eden manda metaforu dikkat çekici. Yoksul köylü Kawravi’nin mandası yalnızca ekonomik bir araç değil hayatta kalmanın, emeğin ve aidiyetin simgesi. Mısır kırsalında manda, üretim ve bereketle özdeşleşiyor.</p>
<p>Benzer biçimde galabeya da yalnızca bir kıyafet değil sınıfsal aidiyetin sembolüne dönüşüyor. Köylülerin bedenlerinde taşıdığı bu gündelik giysi, yoksulluğun görünür hâli gibi işleniyor.</p>
<p>Saadavi’nin nesnelerle kurduğu ilişki oldukça güçlü. Kıyafetler, hayvanlar ve bedenler romanın politik dilinin parçası hâline geliyor.</p>
<h3>Feminist dayanışmanın sınırları</h3>
<p>Bununla birlikte romanın sınıf meselesine yaklaşımı tartışmaya açık. Kadın dayanışmasını öne çıkarırken emekçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki farkların zaman zaman silikleştiği görülüyor.</p>
<p>Muhtarın karısının yoksul kadınları savunan söylemleri, sınıfsal çelişkileri geri plana itebiliyor. Bu nedenle roman, feminist olduğu kadar eksikleri üzerine de düşünülmesi gereken bir metin.</p>
<p>Belki de tam burada Saadavi’nin romanları bugün yeniden okunmayı hak ediyor çünkü bu metinler yalnızca cevaplar değil, aynı zamanda tartışmalar üretiyor.</p>
<h3>Nil kıyısından bugüne kalan</h3>
<p>Tanrı Nil Kıyısında Öldü, bugün hâlâ güncelliğini koruyan güçlü bir anlatı. Çünkü anlattığı coğrafya bize uzak değil. Kadınların susturulduğu, dinin iktidarla iç içe geçtiği, yoksulluğun bedenler üzerinden yönetildiği toplumlara hâlâ çok yakınız.</p>
<p>Batı merkezli feminist edebiyatın dışında kalan Ortadoğulu kadın yazarların yeniden okunması gerekiyor. Nawal El Saadawi’nin sesi yalnızca Mısır’a değil bu coğrafyanın tüm kadınlarına ait.</p>
<p>Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Nil kıyısından yükselen o sesi yeniden duymak.</p>
<p>(HŞİ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İki buçuk şehrin hikayesi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/iki-bucuk-sehrin-hikayesi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/iki-bucuk-sehrin-hikayesi-319842</guid><description><![CDATA[İki şehrin “buçukları” arasında sıkışan bir gazeteci, adliye önünde yasak denmeyen yasaklar ve olaysız dağılmaya çalışan bir memleket.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Olaylar İstanbul ve Ankara’da geçiyor. Bu iki şehrin kendilerine ait buçukları var. Onlara cezaevi diyoruz. Eski adıyla Silivri yeni adıyla Marmara Cezaevi ile Sincan Cezaevi'nin nüfusları ortalama ilçelerden kalabalık. O nedenle bu şehirlerin buçukları olarak anılmayı hak ediyorlar. Bugünkü hikayede “buçuk” olan Marmara cezaevi. Memleketin meşhur tutuklu ve hükümlülerinin bir kısmı orada malum. O kadar ki yasama ve yürütme organları bakımından epey ağırlığı var cezaevi nüfusunun. Elbette dördüncü kuvvet olan basının mensupları da Yatarmatik hesabına göre girip çıkıyor.</p>
<p>Gazeteci Alican Uludağ, Ankara ilindeyken, Ankara ilindeki şikayetçilere hakaret ettiği iddiasıyla, Ankara ilindeki evinden gözaltına alınıp İstanbul iline götürülüp burada tutuklanıp İstanbul’un buçuğu olan Marmara Cezaevi'ne gönderildi. Alican Uludağ hakkında dava açıldı, dava Ankara iline gönderildi, ama kendisi Marmara Cezaevi'nde tutulmaya devam etti. Bugün duruşması yapılacak, ama hakim de izne çıkmış. Mesele iyice karıştı. Duruşma henüz başlamadı. Tahliye totemi yaparak yazıyı güncellememeye karar verdim.</p>
<p>Devam ediyorum.</p>
<p>Sanık Alican Uludağ’ın, Ankara ilindeki adliyede yapılacak duruşmasına, İstanbul ilinden “görüntülü görüşme” yoluyla katılmasının biraz saçma olduğunu söylemek üzere meslektaşları Ankara Adliyesi önünde dün bir basın açıklaması yapmaya karar verdi.</p>
<p><em>“Gazeteciler haber verme haklarının peşine düşmüş, ben de haber alma hakkımı koruyayım”, </em>diyerek açıklamaya katılmaya karar verdim. Ankara Adliyesi’nin önüne gittim. Okuru, izleyicisi olduğum gazetecileri görünce biraz heyecanlandım tabii. Sessizce yanlarına yaklaştım. Fevkalade şık polislerle aralarında bir tartışma vardı.</p>
<p>Polislerden laciverdin tonlarında giyinmeyi tercih eden göğüs kafesini dışarı çıkararak <em>“Burada açıklama yapılmaması talimatı var” </em>dedi. Nasıl cümle? Öznesi yok! İyi de karşısında uçaklara alınmayan, salonlara sokulmayan, işlerinden edilen ama mesleği bırakmayan, bir kısmı oldukça kıdemli Ankara gazetecileri var. O kadar olmuyor yani bu işler. Toprak rengi tonlarında kombin yapmış, ekose desenli çok şık bir şapka ile kıyafetini tamamlamış polis, gazetecilerin <em>“Yazılı talimatı görebilir miyiz? Talimatı veren kim?” </em>sorularını <em>“Burada hepimiz birbirini anlayacak olgunluktayız” </em>diye yanıtladı. Ardından bir gazetecinin <em>“Adliye önünde açıklama yapmak yasak mı?” </em>sorusuna sıcak sobaya eli değmiş gibi zıplayarak yanıt veren polis <em>“Biz yasak kelimesini kullanmıyoruz. Biz demedik, siz dediniz” </em>dedi.</p>
<p>Talimat kimden geldi, sorusuna yanıt gelemiyor bir türlü. Sonunda laciverdin tonlarında giyinen <em>“Adliye yönetiminin talimatı” </em>deyince yine kısa bir sessizlik oldu. Ben ilk anda “adliye sitesi” diye bir yer var da o sitenin yöneticisi yasak kararı aldı sandım. Ardından “Burası adliyenin bahçesi. Yani bir tür özel mülk. Sizin evinizin bahçesinde açıklama yapılabilir mi?” dedi göğüs kafesini iyice dışarı çıkararak. Gazeteciler bir sabır çekip “Burası kamusal alan. Üstelik burası kaldırım, ne bahçesi, ne avlusu!” deyince top karşı tarafa geçti, yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Bir gazeteci <em>“Ankara Adliyesi’nin önünde açıklama yaptığımız nasıl anlaşılacak peki?” </em>diye sorunca ekose şapkalı polis <em>“Eski görüntüler vardır, montaj yaparsınız”</em> dedi.<em> “Vay be! O şapka boşa takılmamış”</em>, dedim içimden. Gazeteci de<em> “Nasıl haber yapacağımızı öğretmeyen bir siz kalmıştınız!” </em>dedi. Yine bir sessizlik oldu.</p>
<p>Olan biteni tenis maçı gibi izliyorum. O arada dürülü dürülü telsiz sesleri artmaya başladı, adliyenin önüne dizi dizi çevik kuvvet geldi.</p>
<p>Gazeteciler on beş adım kadar yan tarafa gittiler. Ben de yanlarında yürüyorum tabii. Aşırı “sivil” davranan, yeşil tonlarında keten gömlek pantolon tercihi yapmış birinin de bizimle bir sağa bir sola yürüdüğünü fark ettim. Boyu uzun, vücudu esnek. Biraz yaklaşıp belden biraz eğilerek sakince, güzelce konuşulanları dinliyor. Birden <em>“Ben olaysız dağılmak istiyorum ayol!” </em>diye bağırmak geldi içimden. Gerçi tam bağıramasam da birazcık ses çıkarmış olabilirim. Tam hatırlamıyorum şu anda.</p>
<p>O arada gazetecilerden biri elindeki cep telefonunu sallayarak<em> “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ile görüştüm, kesinlikle talimat vermediğini, nerede istersek açıklama yapabileceğimizi söyledi. İsterseniz yanına çıkalım”</em> dedi. O kadar şık giyinmiş, o kadar kendinden emin, o kadar çata çat laf yetiştirenler ne yapsa beğenirsiniz? Derin bir sessizlik. Tık yok. Hiç mi ses yok? Hiç yok!</p>
<p>Çevik kuvvetin amiri<em> “Kalkanları indir! Otobüsün yanına!”</em> dedi. Gazeteciler on beş adım geri geldi. Basın açıklaması yapıldı ve olaysız dağıldık. Tam o sırada arkadaşım ODTÜ Gençlik Oyunları kapanış töreni afişini yolladı. Son satır şöyle: <em>“Gençlik ateşinin söndürülmesi”.</em></p>
<p>Olaysız dağılırken gelen mesajın da etkisiyle yine içimden söylediğimi düşünerek “rejimde demokrasiden ziyade akıl nakıslığı var galiba” dedim. Biraz sesim çıkmış olabilir, tam olarak hatırlamıyorum.</p>
<p>(ÖE/HA)      </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[The Drama ve modern ahlakın riyakârlığı]]></title><link>https://bianet.org/yazi/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi-319862</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/the-drama-ve-modern-ahlakin-riyakarligi-319862</guid><description><![CDATA[The Drama, kusursuz mutluluk performansının ardındaki korkuyu, ikiyüzlülüğü ve yargılama arzusunu açığa çıkaran tekinsiz bir modern ahlak hikayesi.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Çağdaş Norveç sinemasının son dönemde en çok ilgi çeken yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, modern insanın ahlak algısı, toplumsal uyum ve performans kültürüyle olan sancılı ilişkisini sinemanın en keskin aynalarından biri haline getirmeyi başararak her filmini merakla beklememizi sağladı.</p>
<p><em>Sick of Myself</em> (2022) ve <em>Dream Scenario</em> (2023) filmlerinde dijital çağın, sosyal medyanın ve viral olmanın yarattığı histeriyi doğrudan merkeze alan yönetmen, son filmi <em>The Drama</em> (2026) ile bu kez odağını kamusal alanın gürültüsünden çekip çok daha sinsi, mahrem ve kapalı bir alana sabitliyor. Karşımızda parlak bir romantik komedi ambalajıyla açılan ancak bir noktadan sonra izleyiciyi vicdani bir girdabın içine sürükleyen bir film var.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/6zmKcUa4Xxk?si=YWkVUMXjC83wqZlk" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Borgli’nin sinematik evreni genellikle bireyin toplum önündeki performansı üzerine kuruludur. Ancak bu film, söz konusu performansı modern burjuva ilişkilerinin en kutsal, en organize ritüeli olan evlilik hazırlığı üzerinden tartışmaya açıyor. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki asıl tehlike dış dünyadaki yabancılardan değil, en yakınımızdakinin zihninde uyanan o tekinsiz şüphe, riyakârlık ve bencilce hayatta kalma güdüsünden besleniyor. Film; küçük yalanlardan büyük suçlara ve suç tasarılarına uzanan bir düzlemde, modern ahlak anlayışını sorguluyor.</p>
<p>Filmin tüm anlatısal ve felsefi zirvesini oluşturan, izleyiciyi ahlaki bir labirentin tam ortasında bırakan yer, şüphesiz Charlie, Emma ve sağdıçlarının düğün yemeğini denemeye gittikleri gece oluyor. Alkolün de etkisiyle iyice gevşeyen masada, düğünde çalacak DJ’in madde kullanması üzerinden başlayan ahlaki tartışma, "Hayatında yaptığın en kötü şey neydi?" oyununa; saniyeler içinde de karakterlerin maskelerini düşüren acımasız bir yüzleşmeye dönüşüyor.</p>
<p>İlk olarak Charlie’nin yakın arkadaşı Mike, bir köpek saldırısı sırasında o zamanki kız arkadaşının arkasına saklanıp kendini koruduğunu ve kızın ciddi yaralar almasına göz yumduğunu itiraf ediyor. Ardından Mike’ın karısı Rachel, küçükken zihinsel engelli olduğunu tahmin ettiği komşu çocuğunu ormanda bir karavanın dolabına kilitleyip orada bıraktığını, çocuk dehşet içinde aranırken ailesine hiçbir şey söylemediğini anlatıyor. Charlie ise okul yıllarında bir çocuğa o kadar ağır ve sistematik bir zorbalık uygulamış ki çocuk sonunda psikolojik olarak yıkılarak ailesiyle birlikte şehri tamamen terk etmek zorunda kalmış.</p>
<p>İşte tam bu noktada, sıra Emma’ya geldiğinde film seyirciyi buz kestiren o büyük kırılmayı yaşıyor. Emma; 15 yaşındayken bir okul katliamı tasarladığını, bir manifesto kaydettiğini, ama son anda bu eylemi gerçekleştirmekten vazgeçtiğini açıklıyor. Masadaki diğer üç karakterin itirafları; geçmişte başka insanların hayatlarında somut, geri dönülemez ve travmatik yıkımlara yol açmış, bizzat gerçekleşmiş eylemlerken, masada çocukken gerçek anlamda zorbalıkla karşılaşmış, bu şiddetin nesnesi olmuş tek kişi Emma'dır. Ve Emma’nın günahı, ne kadar korkunç görünürse görünsün, nihayetinde zihninde ve hazırlık aşamasında kalmış, kimseye fiziksel zarar vermemiş, iradi bir kararla durdurulmuş bir tasarıdır.</p>
<p>Bu durum, tam da o masada ve sonrasında gelişen olaylarda sormamız gereken esas soruyu doğuruyor: Asıl suçlu kim? Modern dünya ve masadaki diğer karakterler, tanıdık ve bencil güç ilişkilerinden doğan somut etkilerden ziyade, modern çağın en büyük kâbusu olan öngörülemez ve kitlesel bir potansiyel tehlikenin dehşetine odaklanmayı seçiyor. Gerçekleşen ve can yakan günahlar "insani defolar" olarak kolayca sindirilirken, hayata geçmemiş bir düşünce Emma’yı saniyeler içinde masanın tek canavarına dönüştürüyor. Ahlaki üstünlüğü ele geçirdiğini düşünen Rachel, Emma'yı öylesine acımasız bir şekilde yargılıyor ki adeta görünmez bir mahkemenin jürisine dönüşüyor.</p>
<p>Bu gecenin ardından film, iki insanın arasındaki gerçeğin toplumsal beklentiler ve yapay ritüeller tarafından nasıl yutulduğunu adım adım gösteriyor. Charlie; içten içe Emma’dan korkarken, onu anlamaya çalışmak veya kendi geçmişindeki gerçek zorbalıkla hesaplaşmak yerine, yaklaşan büyük düğün töreninin, yani dışarıya sunacakları o kusursuz mutluluk performansının derdine düşüyor. Düğün fotoğrafçısının karşısında verilen yapay pozlar, dans koreografileri ve elit hazırlıklar, iki insanın arasındaki gerçeği tamamen yok ediyor. Emma’nın dürüstçe yaptığı itiraf, Charlie’nin ikiyüzlülüğü karşısında eziliyor.</p>
<p>Filmin sinsi ve tekinsiz atmosferini inşa eden en önemli unsurlardan biri, biçim ile içerik arasında kurulan kusursuza yakın ilişki. Görüntü yönetimi, burjuva estetiğinin o steril, pastel ve simetrik dünyasını ilk başlarda göz kamaştırıcı bir şekilde sunarken Emma’nın itirafıyla birlikte bu görsel dili yavaş yavaş tekinsiz bir yabancılaşma aracına dönüştürüyor. Bu görsel sterilizasyon, anlatılan hikâyenin duygusal çürümesiyle tezat oluşturarak içerikteki riyakârlığı daha da belirginleştiriyor. Evlilik hazırlıklarının ihtişamı arttıkça sinematografinin renk paleti soluklaşıyor, ışıklar sertleşiyor ve o sıcak yuva illüzyonu yerini soğuk ve tekinsiz bir alana bırakıyor.</p>
<p>Filmin final sahnesi ise Borgli’nin sinematik dehasını ve hikâyenin başından beri inşa ettiği o tekinsiz yabancılaşma hissini sarsıcı bir döngüsel atıfla mühürlemeyi başarıyor. Amerikan kültüründeki o meşhur, düğün bittikten sonra gelinlik ve damatlıkla bir hamburgerciye gidip gecenin yorgunluğunu atma geleneği, bu filmde romantik bir ritüel olmaktan çıkıp tekinsiz bir tiyatroya dönüşüyor.</p>
<p>Hamburgercinin o parlak, çiğ ışıkları altında karşılıklı oturan Charlie ve Emma, aralarındaki uçurumu kapatamayacaklarını anladıkları o noktada, birbirleriyle ilk kez karşılaşıyormuş gibi yapıp yeniden tanışma oyunu oynamaya başlıyorlar. Bu an, filmin en başında ikisinin bir kafede flörtöz ve umut dolu bir şekilde tanıştıkları o ilk sahneye yapılan bir atıf. Ancak buradaki oyun artık bir romantizm gösterisi değil; geçmişi silememenin, birbirlerinin ruhunda açtıkları yaraları unutmaları için geçmişi bütünüyle sıfırlamak zorunda kalışlarının trajik bir itirafı. İki insan, toplumsal normlara ve kendi riyakârlıklarına kurban giderek birbirlerini sessizce katletmiş, geriye sadece kendilerini taklit eden iki yabancı kalmıştır. Borgli, seyirciye sahte bir arınma sunmayı reddederek bizi o hamburgercinin yapay aydınlığında, modern dünyanın en büyük kâbusuyla baş başa bırakıp karanlığa gömülüyor.</p>
<p>Ancak <em>The Drama</em>, son düzlükte Borgli sinemasının alametifarikası olan o keskin anlatı dengesini biraz kaybediyor. İlk yarıda şarap masasında kurulan muazzam ahlaki ikilem ve gri alanların tekinsiz gerilimi, finale doğru yerini felsefi tezini dikte etmeye çalışan, fazla tasarlanmış bir olay örgüsüne bırakıyor. Charlie’nin tavrı belirginleştikçe, karakterin o incelikli psikolojik derinliği öngörülebilir hale geliyor. Bu durum, baştaki "Ben de Charlie gibi yapar mıydım?" sorusunun yarattığı vicdani huzursuzluğu hafifleterek seyirciye konforlu bir arınma ve kaçış alanı sunuyor. Yönetmen, izleyiciyi ahlaki labirentin ortasında çaresiz bırakmanın yaratacağı saf sinemasal dehşete güvenmek yerine, mesajını sağlama almak adına karakter eylemlerini işlevsel düzeyde bırakıyor. Yine de bu durum, filmin organik akışını bütünüyle gölgelemiyor ve geriye üzerinde tartışılabilecek bilinçli bir pürüz bırakıyor.</p>
<p><em>The Drama</em>; büyük toplumsal gürültüler, dijital linç sahneleri veya sosyal medya dünyasının gözalıcı ışıkları olmadan da insanın ne kadar acımasız bir yargıca dönüşebileceğini kanıtlayan bir film. Gerçek zorbaların sistem içinde nasıl kolayca temiz kalabildiğini, "kurallara uygun yaşama performansına" nasıl güvendiğini gözler önüne seriyor. Borgli, ahlakın ve sevginin modern dünyada nasıl ikiyüzlü birer gösteriye indirgendiğini anlatırken sinema salonundan çıktıktan sonra zihnimizde yankılanmaya devam edecek şu can yakıcı soruyu bırakıyor: Biz bir insanı geçmişte yapmayı hayal ettikleriyle mi yargılamalıyız, yoksa bugün bize ve başkalarına bizzat yaşattıklarıyla mı?</p>
<p>(NK/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Devleti tanımak: Sopanın gölgesi, bayrağın arkası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi-319835</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/devleti-tanimak-sopanin-golgesi-bayragin-arkasi-319835</guid><description><![CDATA[Türkiye'de iktidar artık yalnızca sandıkla ya da kurumlarla değil; mahkeme salonunda kurulan baskıyla, ekrandaki suç diliyle ve bayrağın arkasına saklanan provokasyonlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Devleti tanımak, sopayı da o sopaya meşruiyet kazandıran hikâyeyi de birlikte okumaktan geçiyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur. Bu yüzden sürekli saldıran bir siyasal düzenin yalnızca güç gösterisi yaptığını sanmak eksik kalır; saldırı, çoğu zaman çözülen dengeyi elde tutma telaşıdır.</p>
<p>Türkiye'de devlet, tarihsel olarak toplumu dışarıdan biçimlendiren; kendi iç gerilimlerini çözmek yerine onları yönetmeyi tercih eden merkezi bir güç olarak işledi. Bu yapının sürekliliği gerçek bir toplumsal rızadan çok, biçimsel demokratik görünümün, seçici refah dağıtımının ve milliyetçi ideolojik dokunun kurduğu geçici dengeye dayandı. Denge tuttuğu sürece iktidar görece geri planda kalabildi; denge çatladığında ise baskı daha çıplak, daha doğrudan ve daha görünür hale geldi. Bugün Türkiye'de yaşananlar da tam olarak bu çatlağın işaretidir: Her yeni operasyon, her yargı hamlesi, kendinden emin bir gücün değil, bozulan düzeni elde tutma zorunluluğunun sonucudur.</p>
<h3>Devletin iki eli</h3>
<p>Bu yapıyı anlamak için devletin yalnızca polisle, mahkemeyle ya da cezaeviyle işlemediğini görmek gerekir. Devletin bir eli bedenler üzerinde çalışır: polis, savcılık, mahkeme, cezaevi. Diğer eli ise zihinleri biçimlendirmeye uğraşır: medya, eğitim, milliyetçi söylem, ahlak anlatısı. Bu iki el birbirinin alternatifi değildir; aynı gövdenin iki farklı hareketidir.</p>
<p>İdeolojik düzenek rıza üretebildiği sürece baskı çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar neyin normal, neyin makbul, neyin tehlikeli olduğuna ikna edildikçe zorun açık kullanımı azalır. Fakat rıza üretimi zayıfladığında devletin daha sert yüzü öne çıkar. Türkiye'nin siyasal tarihi de bu ikili işleyişin izleriyle doludur: Seçimler yapılır, parlamento çalışır, partiler yarışır; fakat düzenin sınırlarına dokunulduğu anda hukuk, güvenlik ve medya aynı hatta dizilir.</p>
<p>Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar. Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.</p>
<h3>Sandıktan kaçan iktidar</h3>
<p>31 Mart 2024, bu çatlağın siyasal yüzeye çıktığı andır. CHP'nin yüzde 37,8 oyla birinci parti konumuna gelmesi ve 35 ildeki yerel yönetimleri kazanması, merkezi iktidar karşısında somut bir alternatif kapasitenin doğduğunu gösterdi. Uzun süredir medya diliyle, milliyetçi hamasetle ve gündelik hayatın yorgunluğu içinde bastırılan memnuniyetsizlik, sandıkta görünür hale geldi.</p>
<p>İktidar bloğunun buna verdiği yanıt, ortaya çıkan toplumsal mesajı anlamak değil, o mesajın taşıyıcılarını baskı altına almak oldu. Ekim 2024'ten Mart 2026'ya uzanan süreçte 22 CHP'li belediye başkanının tutuklanması, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinin tam ortasında cezaevine girmesi, bazı ilçelerde belediyelerin kayyım atamaları ve meclis aritmetiğiyle el değiştirmesi bu tablonun parçalarıdır.</p>
<p>Bu noktada hukuk, hakikati arayan bir alan olmaktan çıkıyor; siyasal takvimi ayarlayan, adaylıkları biçimlendiren ve muhalefetin nefesini kesen bir araca dönüşüyor. Her dava yalnızca bir dosya değildir; seçim zamanına, adaylık ihtimaline ve toplumsal moralin yönüne müdahaledir. Rıza üretme kapasitesi zayıflayan bir iktidar bloğunun refleksi de zaten burada belirir: Önderlik edemediği yerde tahakküme yönelir.</p>
<h3>İtiraf ile iftira arasında</h3>
<p>Yargı kuşatmasının en az görünen ama en derin iz bırakan halkası, itirafçı ve iftiracı mekanizmasıdır. Bu mekanizma yalnızca mahkemeye dosya üretmez; örgüt içinde kuşku üretir. Önce geniş bir suç ağı anlatısı kurulur, sonra bu anlatıyı dolduracak beyanlar aranır. Delil zayıfsa tanıklık öne çıkar; tanıklık kendiliğinden gelmiyorsa korku, vaat ve pazarlık devreye girer.</p>
<p>Kişiye verilen mesaj açıktır: Kendini kurtarmak istiyorsan başkasını yak. Böyle bir basınç altında itiraf ile iftira arasındaki sınır silikleşir. Çünkü ikisi de hakikati değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu hikâyeyi beslemeye zorlanır. Cezaevindeki insan özgürlüğünden, ailesinden ve dayanma gücünden koparılır; sonra önüne bir kapı açılır. O kapıdan çıkmanın bedeli, başkasının üzerine suç yıkmaktır.</p>
<p>Böyle bir ortamda kim neyi imzaladı, kim kiminle görüştü soruları artık araştırılmaktan çok ima edilir hale gelir. Dayanışmanın zemini sisle kaplanır, güvensizlik örgütün içine sızar. İktidarın aradığı da tam olarak budur: Muhalefeti yalnızca dışarıdan kuşatmak değil, içeriden birbirine şüpheyle bakan, kendi sözünden ve yoldaşından emin olamayan bir yapıya dönüştürmek.</p>
<h3>Bayrağın arkasına saklanan ideoloji</h3>
<p>19 Mart 2025'te sokaklara dökülen kalabalık, iktidarın uzun süredir kontrol altında tuttuğunu sandığı sembollerin artık tek bir merkeze bağlı kalmadığını gösterdi. Milliyetçi işaretleri taşıyan gençler, sol muhalefetin şarkılarıyla ve itiraz diliyle aynı meydanda buluşuyordu. Bir elinde bozkurt işareti, ağzında Çav Bella olan bu figür, ilk bakışta çelişkili görünebilir; fakat tam da bu çelişki, yeni siyasal arayışların nereden filizlendiğini anlatır.</p>
<p>Bu görüntü, milliyetçi kimliğin her durumda düzenin güvencesi olarak çalışmadığını ortaya koydu. Gençliğin öfkesi, kimliklerin eski kalıplarına sığmıyor; geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı, adaletsizlik duygusu ve temsil arayışı farklı sembolleri aynı itirazın içinde buluşturabiliyordu. İktidar bloğu açısından bu melez itiraz damarını görmezden gelmek mümkün değildi. Onu bastırmak kadar, yeniden güvenlikçi ve milliyetçi hattın içine çekmek de gerekiyordu.</p>
<p>ODTÜ Bahar Şenliği'nde yaşanan olay bu nedenle yalnızca bir üniversite gerilimi olarak okunamaz. Zafer Partisi çevreleriyle ilişkisi kamuoyuna yansıyan İstiklal Kadınları Hareketi'nin öğrencileri ve sahne alan sanatçıyı hedef alması; ardından çıkan arbedede büyük bir Türk bayrağını kendisine kalkan yapıp arkasından şişe atarak ortamı kışkırtması, sembollerin nasıl siyasal silaha dönüştürülebildiğini gösterdi. Bayrak burada ortak bir değer olmaktan çıkarılıp kimin alanda kalabileceğini, kimin dışarı itileceğini belirleyen bir sınır çizgisine dönüştürüldü.</p>
<p>Tam da bu yüzden mesele bayrağın kendisi değil, bayrağın arkasına saklanan siyasal niyettir. Ortak değerleri bir arada yaşamanın zemini olmaktan çıkarıp bir dışlama aracına dönüştüren her hamle, ideolojik aygıtın sokak düzeyinde yeniden kurulmasına hizmet eder. Zafer Partisi burada iktidarın doğrudan üstlenmediği siyasal yükü taşıyan; güvenlikçi dili toplumsal alanda dolaşıma sokan bir işlev görmektedir.</p>
<h3>Sonuç yerine: Dengeyi bozmak</h3>
<p>Bütün bu tabloya yalnızca miting ile yanıt vermek yeterli değildir. Miting elbette önemlidir; kalabalığın yan yana gelişi, korkunun dağılması ve toplumsal moralin yükselmesi bakımından vazgeçilmezdir. Fakat iktidarın stratejisi tek cepheden işlemiyor. Yargı, medya, sokak ve parti içi gerilimler aynı anda çalıştırıldığında, yalnızca meydanda biriken enerji diğer alanlarda boşluk bırakabilir.</p>
<p>İktidar kalabalığın dağılmasını bekleyebilir; dosyalar devam eder, ekranlarda suç anlatısı büyütülür, sokakta provokasyon dili canlı tutulur. Bu yüzden her saldırıyı yalnızca savunarak karşılamak yetmez. Her yargı hamlesi, her medya operasyonu, her bayraklı provokasyon — hepsi aynı çabanın parçasıdır: kırılan dengeyi elde tutmak. Bu görünür kılınmalıdır. Çünkü iktidarın saldırısı, çoğu zaman onun gücünden çok kırılganlığını ele verir.</p>
<p>Burada sosyal medya basit bir paylaşım alanı olmaktan çıkar; ana akım medyanın terk ettiği kamusal alanın yerine geçen bir mücadele zeminine dönüşür. Mahkeme kararından önce ekranlarda kurulan suç anlatısına karşı hızlı, tutarlı ve özgüvenli bir karşı dil kurulmadıkça, hakikat geriden gelmeye mahkûm olur. ODTÜ provokasyonunda 'bayrağa saldırı' çerçevesinin dakikalar içinde dolaşıma sokulması bu cephenin ne kadar hızlı çalıştığını gösterdi. Karşı anlatının aynı hızla kurulması artık bir tercih değil, siyasal zorunluluktur.</p>
<p>Dengeyi bozmak da tam burada başlar: İktidarın kurduğu her korku hikâyesini tersine çevirmek, her operasyonu yalnızca savunma konusu değil, düzenin çözülen rızasının kanıtı haline getirmek gerekir. Muhalefetin görevi yalnızca saldırıyı karşılamak değil; saldırının ardındaki zayıflığı görünür kılmaktır.</p>
<hr>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Çayan, M. Bütün Yazılar . Boran Yayınları.</p>
<p>Althusser, L.  İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İthaki Yayınları.</p>
<p>Lenin, V. İ. Devlet ve Devrim. Yordam Kitap.</p>
<p>Keyder, Ç. Türkiye'de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları.</p>
<p>Hardt, M.; Negri, A. . İmparatorluk. Ayrıntı Yayınları.</p>
<p>Sendika.org (2026, Mayıs). Bir Zafer Partisi Organizasyonu: İstiklal Kadınları Hareketi Kimdir?</p>
<p>(SCŞ/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Prosfygika günleri: Bir topluluk nasıl savunulur?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur-319869</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/prosfygika-gunleri-bir-topluluk-nasil-savunulur-319869</guid><description><![CDATA[Atina’nın merkezindeki Prosfygika topluluğu, tahliye ve “kentsel dönüşüm” tehdidine karşı açlık grevleri, dayanışma eylemleri ve enternasyonal kampanyayla yaşam alanını savunuyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Akşamüstü Prosfygika’ya geçiyorum. Eşyalarımı eve bırakıp mahallenin buluşma noktası olan kolektif kafeye (Kiosk) doğru yürüyoruz. Yolda arkadaşlar bir “vinç işgali”nden söz ediyor. “Vinç”i önce başka bir mahalle adı zannediyorum. Sonunda, Prosfygika ile dayanışmak için Alexandras Bulvarı üzerindeki metro inşaatında kullanılan devasa bir vincin işgal edildiğini anlıyorum. Kiosk ve çevresi oldukça kalabalık. Bir yandan az sonra başlayacak Los Tre konserinin hazırlıkları sürüyor, diğer yandan bir grup toplanıp vinç işgalinin olduğu yere doğru geçiyoruz. Varana dek zihnimde pek canlanmıyor; sonuçta “vinç işgali” her gün duyduğumuz bir eylem pratiği değil. Oraya ulaştığımızda gözlerimiz vincin tepesindeki arkadaşı arıyor. Aramızda vincin yüksekliğine dair bir tartışma başlıyor ve benim Yunanca sayılarla olan imtihanım ile tahminlerim sonucunda yüksekliğin 60 metre civarında olduğuna karar veriyoruz.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-vinc-eylemi-ds.jpg" alt=""></p>
<p>Üç gündür bu 60 metrelik vincin tepesinde direnen arkadaşımız, suyu da tükendiği için planlı bir şekilde aşağı inecek. Aşağıda ise polis gözaltı için tetikte bekliyor. Bizler ve destek vermeye gelenler yol kenarında toplanırken, yoldan geçen bazı araçlar ve motorlar kornalarıyla eylemi selamlıyor. Bir yandan yukarıdan sallandırılan afişi görmeye çalışıyorum ama o kadar yüksek ki, fotoğraf makinesiyle bile zor seçiliyor. Atılan sloganlar eşliğinde bulvarın bir şeridi trafiğe kapatılıyor. Belirlenen saatte arkadaşımız aşağı iniyor ve gözaltına alınıyor. Bizler de sloganlar eşliğinde mahalleye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Bu vinç işgali, Atina’nın kalbindeki bu direniş alanını savunmak için sürdürülen sayısız dayanışma eyleminden yalnızca biri.</p>
<p>Mahalleye döndüğümüzde, birinci bloğun önünde 1 Mayıs’ta ölüme kadar açlık grevine başlayan Suzon ile tanışıyorum. Bulunduğu alanda hem bir bilgilendirme çadırı kurulmuş hem de gün boyunca yoldan geçenlere bildiriler dağıtılarak Prosfygika’nın mücadelesi anlatılıyor. Yeniden Kiosk’a geçiyoruz; Los Tre çalmaya başlamış. Müzik dinleyenler, hararetle sohbet edenler, satılan el yapımı ürünlerden tadanlar, tavla oynayanlar, koşturan çocuklar...</p>
<p>Ertesi sabah kahvecide tekrar buluşuyoruz. Önceden tanıştığım, sohbet ettiğim kişilerle denk geliyor, gündemi Türkiye siyasetine ve tanıdık hatlara çekiyoruz. İnsanlar o kadar ilgili ki, dünyada takip etmedikleri bir gündem yok gibi; bildik şeyleri tekrarlamaktan öteye geçemiyorum. Gün ilerledikçe gelenler, gidenler ve uğrayanlarla birlikte Prosfygika’nın bugünü ve yarınını derinlemesine konuşuyoruz. Daha önce de ziyaret ettiğim mahalledeki yapısal değişimi ve güçlenen dayanışma ağını görmemek imkânsız.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-1.JPG" alt=""></p>
<h3>Direnişin temeli: Mahalle, komün ve topluluk</h3>
<p>Prosfygika’yı tarif etmek için hangi kavramı kullandıklarını soruyorum bir arkadaşa: Mahalle mi, komün mü, yoksa topluluk mu? Aldığım yanıt net: “Hepsi.”</p>
<p>“Mahalle, çünkü burada gerçek bir mahalle ilişkisi inşa ediyoruz. Komşuluk ilişkilerinden söz edebiliyoruz misal. Elbette herkesle aynı düzeyde değil ama çok çeşitli ve sahici bağlar söz konusu. Komün, çünkü gündelik yaşamı ortaklaştırmaya ve paylaşmaya yönelik çok sayıda yapımız var; karar alma süreçlerimiz de buna dâhil. Topluluk, çünkü burada yaşayan devasa bir şeyi farklı düzeylerde inşa ediyoruz ve bu inşa, ortak bir siyasi ufku olan bir yerden de kuruluyor. Çokça farklılığımız var ama bunun içerisinde birlikte hareket etmeyi öğreniyoruz.”</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-2.JPG" alt=""></p>
<p>Prosfygika’da zaman bugünlerde her zamankinden daha hızlı akıyor. Bir yandan sürekli toplantılar yapılıyor, yeni öneriler tartışılıyor; öte yandan mahallenin mevcut yapıları işlemeye devam ediyor. Üstelik yoğun bir kampanya sürecinin içindeyken, topluluk bu gündelik yapıları işletmeye özel bir önem veriyor. Bunun en güçlü savunma mekanizmaları olduğuna inanıyorlar. Örneğin, çağrılar üzerine desteğe gelenlerin yoğun katılım gösterdiği “Teknik Yapı”, bu süreçte hiç durmadan çalışıyor. Devletin tarihi binaların dış cephelerine dokunulmasına izin vermediği bu zorlu koşullarda, kapı ve pencerelerin tamiratından yeni mekânsal planlamalara kadar her şey bu yapının omuzlarında. “Çocuk Yapısı” ise çocuklarla sürekli etkinlikler düzenliyor.</p>
<p>Mahallede yaşayan ve mahalleyi ziyaret eden insan sayısının artması, ihtiyaçların ve yoğunluğun da değişmesine neden oluyor. Buna paralel olarak “Giyim Yapısı” da artan temel ihtiyaçları karşılamak için aralıksız bir paylaşım süreci yürütüyor. Tüm bunlara ek olarak, mahallenin fırını, sağlık yapısı ve topluluğun mücadelenin her zaman ilk safı olarak tanımladığı kadın yapısı, ziyaretçilere bu yaşam alternatifinin somut karşılığını gösteriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-3.JPG" alt=""></p>
<h3>Ölüme kadar açlık grevleri</h3>
<p>Barınma krizinin tırmandığı ve şehrin mutenalaştırıldığı bu dönemde, Prosfygika’yı 15 milyon euroluk bir “kentsel dönüşüm” projesiyle tahliye etme planlarına karşı direniş, kelimenin gerçek anlamıyla bir varoluş mücadelesine dönüşmüş durumda. Topluluk üyelerinden Aristotelis Chantzis’in 5 Şubat’ta başlattığı ölüme kadar açlık grevi eylemi yüz altıncı gününe ulaşmışken, 1 Mayıs itibarıyla Suzon Doppagne’nin de katılımıyla bu direniş daha da büyüdü. Topluluk, önümüzdeki yaz aylarını sağlık durumu açısından en kritik dönem olarak değerlendiriyor.</p>
<a href='/haber/aristotelis-chantzis-fikirler-tahliye-edilemez-319416' class='ccard ccard--news ccard--news-content'>
<div class='img-wrapper'>
<img src='https://static.bianet.org/list-haber/2026/05/07/aristotelis-chantzis-fikirler-tahliye-edilemez.jpeg' alt='Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez' loading='lazy'>
</div>
<div class='txt-wrapper'>
<h6 class='surheadline'>PROSFYGIKA AÇLIK GREVİ 92. GÜNÜNDE</h6>
<h5 class='headline'>Aristotelis Chantzis: Fikirler tahliye edilemez</h5>
<div class='date'>7 Mayıs 2026</div>
</div>
</a>

<p>Cezaevi duvarları dışında, şehrin tam ortasında yürütülen bu eyleme karşı ne yapacağını devlet de tam olarak bilmiyor diye düşünüyor arkadaşlar. Açlık grevinde olan direnişçiler sürekli yazıyor, ziyaretçilerle söyleşiler yapıyor, yoldan geçenlere durumu anlatıyor ve mahalledeki çocuklarla oynuyorlar. Şehrin orta yerindeki bu şeffaf ve yaşamla iç içe direniş biçimi, devlet için başa çıkması zor, yepyeni bir deneyim. Dışarıdan bir arkadaşımın, “Açlık grevi en son aşama değil mi, neden şimdi bir eylem biçimi olarak seçildi?” sorusuna mahallenin verdiği yanıt çok net: Topluluk, devletin kurumsal baskı süreçlerinin sonuna gelindiğini ve artık taviz verilmeyecek en kritik aşamada olduklarını düşünüyor. Devletin mahalleyi kriminalize etme çabalarına karşı, burada şeffaf bir yaşam sürüyor. Üstelik direnişin kararlılığı, yakında yeni direnişçilerin de süresiz açlık grevine başlayacağının sinyallerini verirken, destekçiler her hafta çektikleri videolarla bir ila üç günlük sembolik açlık grevleri yaparak bu kültürü yaygınlaştırıyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-4.JPG" alt=""></p>
<h3>Propaganda ve enternasyonal dayanışma</h3>
<p>Prosfygika’nın sesini duyurmak için muazzam bir kitle hareketliliği ve kampanya süreci devrede. İnsanlar pek çok yerden direniş alanına gelmeye devam ediyor. Bu hareketlilik sadece eylemleri değil; gündelik ziyaretleri, konserleri ve kültürel etkinlikleri de kapsıyor. Tiyatro oyunları, konserler veya sergiler için mahalleye gelen her bir kişi, doğrudan mahallenin sokaklarında yürüyor, yapıları inceliyor ve toplulukla farklı rabıtalar kuruyorlar.</p>
<p>Propagandanın birkaç temel sacayağı var. Birinci bloğun dış cephesine asılan dev afişlerle yoldan geçen araçlara ve yayalara hem süreç hem de açlık grevleri anlatılarak görünürlük sağlanıyor. Bilgilendirme çadırıyla birlikte bildiriler dağıtılıyor, imzalar toplanıyor. Sadece mahallede değil, Syntagma Meydanı’nda da stantlar açılıyor. Topluluk, farklı kitlelere ulaşabilmenin yollarını arıyor; turizm sezonunun açılmasıyla bu çalışmaların Monastiraki gibi kalabalık merkezlere de taşınması planlanıyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-6.JPG" alt=""></p>
<p>Sosyal medya kanalları tam anlamıyla seferber edilmiş durumda. <a href="https://x.com/search?q=%20%23saveprosfygika%20&amp;src=typeahead_click&amp;f=live" target="_blank" rel="nofollow noopener">#saveprosfygika</a> etiketi üzerinden farklı ülkelerdeki grupların paylaşımları birleştiğinde, hem Yunanistan’da hem de uluslararası alanda çok aktif ve etkili bir dayanışma ağı ortaya çıkıyor. Avustralya’dan Güney Amerika’ya dünyanın pek çok yerinde destek eylemleri yapılıyor. Topluluk sadece kendi barınma hakkını savunmuyor; bu süreci gıda, sağlık, eğitim, çevre ve enerji politikaları etrafında şekillenen küresel mücadelelerin bir parçası olarak görüyor. Bu perspektif doğrultusunda, dünyanın farklı yerlerindeki destekçilerden Yunanistan büyükelçilikleri önünde eylem yapmaları, sembolik direniş çadırları inşa etmeleri ve kendi bulundukları alanlarda aktif yeni eylemlilikler başlatmaları talep ediliyor. Bizzat enternasyonal dayanışmaya omuz vermek için gelip mahallede konaklayanların sayısı da oldukça fazla.</p>
<p>Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler ve basın da bu sese ses katıyor. Natassa Bofiliou, Foivos Delivorias, Martha Frintzla ve Los Tre dayanışma için mahalleye gelen isimler arasında. Topluluk, geniş kitlelere ulaşmak için kültürel etkinlikleri stratejik bir direniş aracı olarak görüyor. Haftalık yayımlanan programa göz atıyorum: Tiyatro gösterisi, salsa atölyesi, Siyonizm karşıtı meclis, belgesel gösterimi ve marangozluk atölyesi bu haftanın etkinliklerinden sadece birkaçı. Tüm dünyaya yayılan, ulaşılabilecek tüm enstrümanların kullanıldığı devasa bir kampanya bu.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-5.JPG" alt=""></p>
<h3>Yarın</h3>
<p>Bugüne kadar Atina Şehir Konseyi ve Bölgesel Yönetimi üzerinde sözleşmelerin iptal edilmesi için yoğun baskı kuran, Yunanistan Parlamentosu’na verilen soru önergeleriyle meseleyi ana akım siyasetin merkezine taşıyan topluluk, mücadelenin kurumsal ayağını da boş bırakmıyor. Şimdi mahalleden beş kişilik bir heyet, Prosfygika’yı anlatmak ve hükümetin mevcut tahliye planını iptal ettirmek üzere 2-4 Haziran’da Avrupa Parlamentosu’na gitme hazırlığı içerisinde. Bu heyet, Avrupa Birliği tarafından farklı projeler adı altında Yunanistan devletine sağlanan milyarlarca euroluk fonların, sosyal konutların soylulaştırılması için kullanıldığını belgeleriyle sunarak, kurumsal aktörleri attıkları imzaların insan yaşamı üzerindeki etkileriyle yüzleşmeye çağıracak. Topluluk, mücadelenin sadece kurumsal koridorlarda kazanılamayacağını çok iyi biliyor elbette, ancak seslerini geniş kitlelere duyurmak ve tarihsel sorumluluğu muhataplarına yüklemek için hiçbir kanalı da ihmal etmiyorlar.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-7.JPG" alt=""></p>
<p>Yaz döneminin gelmesiyle birlikte, şehrin boşaldığı, parlamentonun tatile girdiği, sokakların tenhalaştığı Atina’nın o rehavet çöken günlerinde bir devlet saldırısı olabileceği öngörülüyor. Şehir boşalıyor, parlamento kapanıyor, sokaklar tenhalaşıyor. Ancak Prosfygika buna karşı da teyakkuzda. Konuyu hem siyasi arenada hem de sokakta sıcak tutmak amacıyla, önümüzdeki süreçte her on ila on beş günde bir kitlesel eylemler ve yürüyüşler düzenlenmesi planlanıyor.</p>
<p>Prosfygika, şehrin merkezinde her şeyden kopuk, yalıtılmış otonom bir alan yaratmak istemiyor. Burası, sadece insanların barındığı sıradan bir işgalevi ya da sosyal merkezden çok daha fazlası; özerk bir varlık olarak tanınmayı talep eden, sosyal ve siyasi fikriyatını sürekli genişleten canlı bir organizma. 400’ü aşkın insanın yaşadığı, sosyal bir “çekim merkezi” olan, 1 Mayıs’a omuz omuza yürümekten ortak bir gelecek tahayyülü kurmaya kadar paylaşılan bir siyasi ufka sahip topluluk, tarihi bugün ortaklaşa yazıyor. Hem içeride hem de dışarıda ilk kez bu kadar geniş bir grupla hareket ediliyor.</p>
<p>Mahalleyi ziyaret edenler arasında farklı bölümlerden öğrenciler, uluslararası heyetler ve yerel halk yer alıyor. Prosfygika’yı bilenler, ilk kez duyanlar, etkinliklere katılanlar... Herkesin yapabileceği bir şey var ve destek kampanyasını da böyle anlamak gerekiyor. Bir karış toprak bile vermemeye kararlı olan Prosfygika, yaşayan bir topluluğun yarınlara nasıl taşınabileceğini hepimize gösteriyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/atina-prosfygika-ds-8.JPG" alt=""></p>
<p>(DS/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Ayşenur’un gözleri İstanbul’da: Tanıklığın kamusal hafızası]]></title><link>https://bianet.org/yazi/aysenurun-gozleri-istanbulda-tanikligin-kamusal-hafizasi-319861</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/22/aysenurun-gozlerinin-icine-bakin.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/aysenurun-gozleri-istanbulda-tanikligin-kamusal-hafizasi-319861</guid><description><![CDATA[MSGSÜ öğrencileri, Nakba’nın 78. yılında İstanbul’da düzenlenen yürüyüşte Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözlerini taşıyarak Filistin’de süren işgal, yerinden edilme ve şiddete karşı kamusal bir tanıklık ve hafıza alanı kurdu.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) öğrencileri, Nakba’nın 78. yılı için düzenlenen yürüyüşte Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözlerini kamusal alana taşıdı.</p>
<p>Büyük Postane’den Eminönü Meydanı’na yapılan yürüyüşte taşınan göz figürleri, Filistin’de süren şiddetin tanıklığını görünür kılıyordu. Ayşenur’un gözleri, yıllardır süren yıkımın, yerinden edilmenin ve kuşatmanın içinden dünyaya bakan bir hafızayı taşıyordu.</p>
<p>Yürüyüş boyunca kalabalığın arasında yükselen bu bakış, yalnızca bir imge değil, tanıklığın kendisine dönüştü. Bazı imgeler, insana gördüğü şey karşısındaki konumunu hatırlatır. Bir çift göz, uzun açıklamaların kuramadığı yüzleşmeyi kurabilir; sıradanlaştırılan şiddeti yeniden görünür kılar, unutturulmak istenen hafızayı canlı tutar ve insanı bakıp geçtiği görüntülerle yeniden karşı karşıya bırakır.</p>
<p>Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla yapılan yürüyüşte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencilerinin taşıdığı pankartlar ve göz figürleri, işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Silwan Mahallesi’nde sürdürülen “I Witness Silwan<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>” kamusal sanat girişiminden ilham alıyor.</p>
<p>Silwan’da evlerin duvarlarına çizilen büyük göz figürleri, İsrail’in zorla tahliye ve yıkım politikalarına karşı bir kamusal tanıklık ve hafıza pratiği olarak ortaya çıkıyor. Çünkü o gözler, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci politikaları altında yaşamaya çalışan insanların “buradayız” deme biçimi niteliğinde. Yıkım tehdidi altındaki evlerin duvarlarından mahalleye, tepelere ve şehre bakan bu gözler gazetecilerin, sanatçıların, direnişçilerin ve yaşamını yitiren Filistinlilerin tanıklığını taşıyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencilerinin eylemde taşıdığı Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri güçlü bir anlam taşıyor. Filistin’de 6 Eylül 2024’te İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren Ayşenur Ezgi Eygi’nin gözleri, Filistin’e uzaktan bakmanın ötesine geçmeye çağırıyor. Çünkü bu gözler aynı zamanda tanıklığın yükünü taşıyor.</p>
<p>Öğrencilerin yayımladığı açıklama<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a>, 1948’de başlayan Nakba’nın tarihsel olarak kapanmış bir olay olmadığını vurguluyor. Açıklamaya göre Nakba, bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te ve Silwan’da farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Bu nedenle Filistin meselesi süreklilik taşıyan bir sömürgecilik rejimi olarak ele alınıyor. “Filistin halkı 78 yıldır yerinden ediliyor, kuşatma altına alınıyor, katlediliyor” ifadeleri, Nakba’nın tarihsel bir kırılmanın ötesinde bugün de farklı biçimlerde sürdüğü yaklaşımını ortaya koyuyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencisi Berre ise Filistin’de süren işgalin görmezden gelindiği kolonyalizm tartışmalarına değiniyor. Kısa süre önce düzenlenen Dünya Dekolonyalizm Forumu’nu hatırlatan Berre, Filistin’de süren işgal görmezden gelinerek yapılan kolonyalizm tartışmalarının eksik kaldığını ifade ediyor. Ona göre bugün ihtiyaç duyulan şey, parçalı değil bütünlüklü bir sömürgecilik eleştirisi. Çünkü Filistin’de yaşananlar dünyadaki farklı şiddet biçimleriyle bağlantılı bir yapı içinde işliyor. Yerinden edilme, sınır politikaları, devlet şiddeti, militarizasyon ve hafızanın silinmesi… Bütün bunlar birbirinden bağımsız süreçler oluşturmuyor. Silwan’daki duvarlara çizilen gözlerin İstanbul’daki bir yürüyüşte yeniden ortaya çıkması da tam olarak bu bağlantıyı görünür hale getiriyor.</p>
<p>MSGSÜ öğrencisi Meryem ise Filistin’de süren şiddetin nasıl temsil edildiği meselesine odaklanıyor. Ona göre mesele Filistin’de yaşanan şiddetin nasıl temsil edildiği üzerine düşünmek. Çünkü temsil, tarafsız bir alan oluşturmuyor. Neye bakıldığı kadar, nasıl bakıldığı da politik bir anlam taşıyor. Sürekli akan görüntüler karşısında insanın hissizleşmesi mümkün hale gelirken, kamusal sanat başka bir karşılaşma biçimi yaratıyor. Bakışı edilgen bir seyirden çıkarıp etik bir sorumluluğa dönüştürüyor. Göz figürleri bu yüzden izleyene geri bakan imgeler niteliği taşıyor. İnsan o gözlerle karşılaştığında yalnızca bir başkasının acısını görmüyor, kendi konumuyla, sessizliğiyle ve dünyadaki yerini alış biçimiyle de yüzleşiyor.</p>
<p>Şimdi o gözler İstanbul’da belirirken, başka bir hafızayla birleşiyor: Ayşenur Ezgi Eygi’nin hafızasıyla.</p>
<p>Bu birleşme, Filistin dayanışmasını kolektif bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Bazen dayanışma, birbirinin gözlerinin içine bakabilme cesaretinde de ortaya çıkabiliyor. Mohammed El-Kurd’un “Filistinlilerin gözlerinin içine bakın” çağrısının eylem boyunca yeniden hatırlatılması da bu nedenle önem taşıyor. Bu çağrı insanı sorumluluk almaya davet ediyor.</p>
<p>Silwan’daki gözler ve İstanbul’da taşınan Ayşenur’un gözleri başka bir ihtimali işaret ediyor. Bakışı yavaşlatmayı. Acının karşısında durmayı. Unutmamayı. Ve en önemlisi, adalet talebini  ortak bir vicdanla birlikte kurmayı.</p>
<p>Çünkü bazı gözler insanın peşini bırakmıyor. Bazı bakışlar, hafızada kaldığı sürece yaşamayı sürdürüyor.</p>
<hr>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://www.iwitnesssilwan.org/</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://asosyoloji.com/aysenurun-gozlerine-icine-bakin-filistinlilerin-gozlerine-icine-bakin/</p>
<p>(ZA/HA)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 23 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[“Erkek yasayı ihlal eder, kadınlar hem yasayı hem normları”]]></title><link>https://bianet.org/haber/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari-319671</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/15/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/erkek-yasayi-ihlal-eder-kadinlar-hem-yasayi-hem-normlari-319671</guid><description><![CDATA[Zerán “Erkek yasayı ihlal eder; kadınlar ise hem yasayı hem de toplumsal cinsiyet normlarını” diyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong>Çeviren: Ahmet Birsen</strong></p>
<p>Alia Trabucco Zerán, Şilili bir romancı ve denemeci. İlk romanı <em>Kalan </em>(Legadema Kitap, 2020) ile Man Booker 2019 finalistleri arasında yer aldı.</p>
<p>2022 yılında yayınlanan romanı <em>Temiz</em> (Ayrıksı Kitap, 2024) ile 2024'te Prix Femina Etranger ödülüne layık görüldü. Sel Yayıncılık etiketiyle ve Dilara Anıl Özgen çevirisiyle yayınlanan <em>Katil Kadınlar</em> (Sel, 2026) ise Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü'nde finale kaldı ve 2022 yılında British Academy Book Prize for Global Cultural Understanding’i kazandı.</p>
<p>Oscar adayı yönetmen Maite Alberdi'nin, kitapta yer alan vakalardan biri olan feminist yazar María Carolina Geel'in hikâyesinden esinlenerek çektiği <em>El Lugar de la Otra</em> (Paralel Hayatlar) adlı film uyarlaması San Sabastian Film Festivali'nde gösterildi. İnsan hakları ve toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili verdiği hukuki eğitimlerin yanı sıra romanları ve denemelerinde de aynı temaları konu eden yazar, halen Santiago’da yaşıyor.</p>
<p><strong>Çalışmanız Katil Kadınlar Türkiye’de olumlu karşılandı ve yayınlanmasından kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı. En acil sorunlarımızdan biri ulusal düzeyde çığırından çıkan kadın kırımı olsa da (Şili’de de benzer bir durum olduğunu tahmin ediyorum), Türkiye’de de kısa süreliğine medyada yankı uyandırdıktan sonra unutulup giden kadın katil vakaları yaşandı. Medya bu kadınları –bazen histerik, bazen saplantılı âşık, ahlaksız, deli, hesapçı, saf, intikamcı ya da femme fatale olarak– büyük bir iştahla tasvir etmeyi seviyor. Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin böylesine derin bir sosyopolitik rezonansı paylaşabilmesi size neler çağrıştırıyor?</strong></p>
<p><em>Katil Kadınlar</em>’ın Türkiye’de okuruyla buluşmasını oldukça sevindirici buluyorum. Aslına bakacak olursan, Türkiye ve Şili gibi coğrafi olarak birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin, şiddet içeren suçlar işleyen kadınlara yönelik toplumsal tepkiler konusunda aynı imgeleri paylaşması benim için hiç de şaşırtıcı değil.</p>
<p>Şaşırmıyorum çünkü patriyarka her ülkede tamamen kendine özgü renklere bürünen bir mekanizma değil, tam tersine, onu inşa eden imgeler ve onu çevreleyen tasavvurlar genellikle aynı düzlemde iş görür. Bir kadın, suç işleyerek hem ceza kanunlarını hem de kadınlığı tanımlayan cinsiyet normlarını ihlal ettiğinde, toplum genellikle bu kadınları her iki ihlal için de cezalandırarak tepki gösterir. Bu benzerliği Şili'de, tüm Latin Amerika ülkelerinde, Fransa'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Birleşik Krallık'ta bizzat müşahede ettim. Bunun nedeni benim için oldukça basit: Patriyarkayı oluşturan imgelem değişmedi ya da çok az değişti, dolayısıyla toplumların tepkileri de o kadar farklı değil.</p>
<p><em>İnsanların araştırma konunuzu duyduklarında (</em>asesina<em>, ‘katil kadın’) bunu genellikle ‘maktul kadın’ (</em>asesinada<em>) olarak yanlış anladıklarını belirtmiştiniz çalışmanızda. Kültürel paradigmamızın kadınlığı şiddete yönelen aktif faillikle uzlaştırmayı neredeyse imkânsız bulduğunu gösteriyor bu durum bir bakıma. “</em>Kötü<em> kadınları” hatırlamak gibi feminist bir görevi üstlenirken karşılaşabileceğiniz tepkilerden çekindiğiniz oldu mu?</em></p>
<p>İlginçtir bir tesadüf oldu, <em>Katil Kadınlar</em> ilk olarak 2019 yılında Şili’de yayınlandı. O dönem, büyük bir feminist yükselişin yaşandığı bir zamandı; hatta bu hareket tüm Latin Amerika’da dördüncü dalga feminizm olarak adlandırıldı. Bu yüzden, insanların bu kitabı cinayeti haklı gösteren, şiddeti meşrulaştıran, kadınlar tarafından gerçekleştirilen şiddeti yücelten bir anlatı olarak değerlendirmesinden ya da tam tersi biçimde asıl kurbanın kadınlar olduğu ve benim anlattığım vakaların birer istisna olduğu gerçeğini silip atabilecek veya göz ardı edebilecek biçimde yanlış yorumlamasından çok endişeliydim.</p>
<h3>"Ne olduğunu bilmiyoruz"</h3>
<p><strong>Kitapta ele aldığınız Corina Rojas vakasına dikkat çekmek istiyorum. Katili “normalleştirme” ve onu hem hukuki hem de kültürel açıdan toplumsal cinsiyet sözleşmesinin çerçevesine yeniden entegre etme mücadelesi afallatıcı. Medyanın söyleminde, Rojas’ı önce bir canavar ve cadı, sonra histerik bir kadın, cezayı hak eden bir katil, bir âşık ve son olarak da affedilmeye layık bir anne olarak tasvir etme çabasını görüyoruz. Sizce bu oynak karakterizasyon günümüz feminist mücadelesi için ne gibi anlamlar taşıyor?</strong></p>
<p><em>Katil Kadınlar</em>’da sadece cinayet işleyen kadınların somut davalarını, yani adli vakaları ele almakla yetinmemeye, özellikle de kültürel ürünlerin –yani romanların, gazete makalelerinin, şiirlerin, tiyatro oyunlarının, hatta filmlerin– şiddet eylemine, bir kadın tarafından işlenen cinayete nasıl tepki verdiğini incelemeye gayret ettim. Benim için buradaki asıl soru mahkemelerin suç işleyen kadınları nasıl cezalandırdığı değil –bir avukatın soracağı türden bir soruydu bu, ki ben de bir avukatım–, toplumun bu kültürel üretimler aracılığıyla onları nasıl cezalandırdığıydı.</p>
<p>Bu suçların toplumda böylesine bir huzursuzluk yaratması ve toplumun farklı iletişim araçları aracılığıyla failleri durup dinlenmeden “normalleştirmeye” çalışması benim için de afallatıcı, çünkü bu aynı zamanda kadınları ait oldukları yere iade etmeye çalışmanın bir yolu; kadınların yeri evdir, görevleri başkalarına bakım vermek ve susup oturmaktır. Bu yüzden, cezanın sadece mahkemelerde değil, bazen devrimci olarak gördüğümüz (ki ben bunun yanıltıcı bir görüş olduğunu düşünüyorum) kültürel ürünler ve vasıtalar aracılığıyla da kesilmesini ilginç buluyorum. İster edebi bir yapıt olsun ister kurgu-dışı, bir kitabın cezalandırma aracı olabileceğine inanıyorum ve bu kadınların başına gelen tam da budur. Corina Rojas hakkındaki sorunuza gelince, bence bu, toplumun suçlu kadınları iki kez cezalandırmak ve onları ait oldukları yere tekrar yerleştirmek için kültürel ürünler aracılığıyla ne kadar çaresizce ve kuvvetle tepki verebileceğinin çok net bir örneğidir.</p>
<p><strong>Öte yandan, sizin deyiminizle “erkeklerin kontrolden çıkmış kadın cinselliğine karşı duyduğu korkunun vücut bulmuş hali” olan María Carolina Geel vakası var. Geel’in işlediği suçun nedenini belirlemeye yönelik yorucu çaba (ve nihai başarısızlık), onun sonraki zamanlarda kaleme aldığı metinler dolayımıyla ateşlenen ahlaki panikle birleşerek bir süre kamuoyundaki söylemi domine etmiş görünüyor. Geel'in kendisinin bile gerekçelendirmeyi reddettiği bir eyleme neden bu kadar çaresiz, neredeyse takıntılı şekilde ‘rasyonel’ bir açıklama bulma ihtiyacı duyuldu sizce?</strong></p>
<p>Bir açıklama bulma konusundaki bu takıntılı ihtiyacın sadece rasyonel değil, aynı zamanda oldukça irrasyonel olduğuna inanıyorum; zira Geel’i belirli bir arketipe sığdıramamak ya da mevcut kalıplardan birine sokamamak, bir kadının böylesine yoğun şiddet içeren bir suçu işlemesinden daha da kabul edilemez bulunuyordu.</p>
<p>Bu yüzden onu deli olarak nitelemek zordu, toplum elbette bunu yapmaya çalıştı ama çok zeki bir kadın, başarılı bir yazardı ve kendine bir faillik alanı kazandırmaya çalışıyordu; herkesin ısrarla silmeye çalıştığı bir irade. Bu nedenle, Geel’in suçuna bir açıklama bulma ihtiyacı tatmin edilemedikçe daha da irrasyonelleşti ve onun bundan kaçabilmesi ya da her seferinde sessizliğin farklı bir yolunu bulabilmesi benim için en büyüleyici yanlardan biri; suçunu bugün hâlâ gizemli bir sessizlikle şifrelemiş olması, bu cinayet vakası bağlamında beni en çok etkileyen şeydir. Ancak bu özel vaka, aslında onlarca yıl boyunca bir “aşk cinayeti” olarak çerçevelendi. Halen tam olarak ne olup bittiğini bilmiyoruz oysa. Bu suça yeni bakış açısıyla bakmamı sağlayan, bu materyalleri ve arşivleri yeniden okumam oldu.</p>
<p><strong>İncelediğiniz dört vakada da, biraz önce değindiğiniz gibi, kadınlığı tanımlayıp düzenleyen kültüre ve cinsiyetin yazılı ve yazılı olmayan kurallarına dikkat kesildiğimizde, merhamet, şeytanlaştırma ve hatta affın patriyarka tarafından nasıl birer silaha dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz. Toplumsal cinsiyet sözleşmesinin sınırları içinde kalan erkekler için ise tamamen farklı mekanizmalar işliyor. Bu ikilik, aynı suçu işleyen özgür vatandaşla köleye çok farklı cezalar öngören Roma hukukunu anımsatıyor bana.</strong></p>
<p>Kesinlikle katılıyorum. Cinsiyetle ilgili yazılı ve yazılı olmayan kurallar, suçun failinin cinsiyetine bağlı olarak birbirinden farklı cezalara ve tepkilere neden olageldi. Bence durum hâlâ da böyle.</p>
<p>Belirli ceza davalarının bir ülkenin mevcut durumunu yansıtan aynalar gibi davranması benim ilgimi çekiyor hâlâ. Toplumun, belirli tarihsel dönüm noktalarında, iç gerilimlerini dışa vurmanın bir yolu olarak belirli vakalara yöneldiğine inanıyorum. Bu anlarda, tek bir dava ya da şiddet eylemi özel bir trajedi olmaktan çıkıp kamusal bir katalizör haline geliyor; bu da toplumsal cinsiyet eşitliği, queer kimlik ya da kişisel özgürlüğün sınırları konusundaki tutumlarımızı toplu olarak yeniden gözden geçirmeye zorluyor bizi.</p>
<p>Bu bağlamda, Latin Amerika ve genel olarak dünyanın geri kalanında erkekler tarafından mükerrer şekilde işlenen ve 'kadın kırımı' (<em>femicide</em>) olarak adlandırdığımız suçlara dikkat kesildiğimde, sürekli aynı örüntüyle karşılaşıyorum: Bu failler ceza hukukunu ihlal ettikleri için cezalandırılsalar da, toplumsal cinsiyet normlarını ihlal ettikleri için bir yaptırıma maruz kalmıyorlar; zira bu suçlar bir bakıma erkekliği olumlu bir düzlemde teyit ediyor. Bu durum yalnızca sorunlu bir tablo çizmekle kalmıyor, aynı zamanda erkeklerin kadınlara karşı işlediği suçları normalleştiren, hatta erkeklik statüsünü pekiştiren bir zulüm pedagojisinin parçasına dönüşüyor. Bir kadının toplumsal cinsiyet normlarını ihlal eden bir suç işlemesi durumunda ise tam tersi bir tepkiyle karşılaşılıyor. Sanık kürsüsünde bir kadını değil, kadınlığı görüyoruz. Dolayısıyla verilen cezalar arasındaki uçurum şaşırtıcı değil.</p>
<p><strong>Hukuk mezunu olmanıza rağmen avukatlık yapma fikrine her zaman mesafeli durduğunuzu biliyorum. Hukuk dili genellikle soğuk, klinik ve duygulardan soyutlanmak için tasarlanmış bir jargon. Hukuk terminolojisinin rijitliğini ve insanlık durumunu kavramaktan uzak formülleri bir kenara bırakacak olursak, yıllardır zihninizde bu dört katil kadınla yaşadıktan sonra, kendi “adalet” tanımınızda herhangi bir değişim oldu mu?</strong></p>
<p>Şili ve benzeri ülkelerin şiddet dolu geçmişi, adalet meselesini benim için merkezi bir noktaya taşıyor. Kendi başına toplumun 'inşa edilme' biçimleri bile –ve bu deyimi kasıtlı olarak kullanıyorum– adaletin sadece mahkeme salonlarına hapsedilemeyecek kadar karmaşık bir süreç olduğunu kanıtlıyor. Edebiyatın doğrudan adalet dağıtmak gibi bir misyonu olduğunu söylemiyorum; ancak hukukun adalet sağlamakta yetersiz kaldığı anlarda, kültürel üretimlerin beklenmedik derecede şaşırtıcı ve kritik roller üstlendiğini düşünüyorum</p>
<p>Şili’de bu oldu; diktatörlüğün kurbanları için adaletle sonuçlanan dava sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı ve bu nedenle edebiyat, tanıklık etme, hesap sorma ve suçlamalarda bulunma rolünü üstlendi. Birçok anlamda adaletin –yozlaşmış adaletin– bıraktığı tüm boşlukları doldurmaya çalıştı. Dile dair bakışımın değiştiği ve hukuk diliyle edebiyatın dilini birbirinden farklı evrenler olarak gördüğüm doğru. İlki paradigmatik olarak iktidarın dilidir ve ikincisi, edebiyatın dili, kelimelerin gücünü savunmaya çalışır. Yine de bazen hukukun devrimci ve dönüştürücü, edebiyatın ise statükoyu koruyan, son derece muhafazakâr bir tutum sergileyebileceğine epey ikna olmuş durumdayım. Avukatlık pratiğimden kopup edebiyata sığınma sürecim edebiyata bakış açımı değiştirdi. Kelimelerin çok güçlü oldukları ve bazen en az bir mahkeme ilamı kadar cezalandırıcı ve sarsıcı olabileceği gerçeği karşısında eski naifliğimden eser yok.</p>
<p><strong>Şili acımasız bir diktatörlüğün boğucu pençesinde uzun yıllar geçirdi ve siz Şili’yi “sessizlik yemini” üzerine kurulmuş bir ülke olarak tanımladınız. Bu gözlem, Türkiye’nin tarihsel ve güncel deneyimleriyle de esaslı bir ortaklığa sahip. Gerçeği arayıp ortaya çıkarma yönündeki ahlaki gerekliliğin ötesinde, özellikle siyasi hareketler ve kadın hakları mücadelesinde bu sessizliği kırmanın somut, pratik faydaları olduğuna inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Şili tarihi ile Türkiye’nin geçmişi ve bugünü arasındaki paralelliklerin farkındayım, bu bağlamda sessizliği kırmanın muazzam pratik faydaları olduğuna inanıyorum çünkü olan bitenle ilgili gerçeği ortaya çıkarmaya ve adaleti sağlamaya çalışan her tanıklık yaşamda yeni bir iz bırakır, bir şeylerin değişebilmesinin en önemli yöntemlerinden biri de bu. Ve hiç bitmeyen bir hikâyedir söz konusu olan. Kısa süre önce İngiliz-Fransız avukat ve yazar Philippe Sands'in Şili ve Pinochet meselesi hakkında yazdığı bir kitabı okudum. O kitaptaki bazı ayrıntılı ifşaatlar o kadar acı vericiydi ki gerçek anlamda sarsıldım, bununla birlikte söz konusu kitabın Şili'de derin bir etki yaratabileceğini düşündüm.</p>
<p>Evet, bir sessizlik sözleşmesi var; hesaplaşmaktan kaçınmak için devamlı başka yöne bakmaya çalışmak gibi. Mümkün olan her anda bu sözleşmeyi ihlal etmenin hayati önem taşıdığına inanıyorum, ancak bu yolla henüz tam olarak başaramadığımız bir şeye, yani geçmişin tekrarlanmaması ve insan hakları ihlallerinin kategorik olarak kabul edilemez olduğu konusunda toplumsal bir konsensüs sağlanmasına zemin hazırlayabiliriz. Bunun yerine, şu anda tam tersine tanık oluyoruz: Pinochet’e ve mirasına hayranlık duyan ve diktatörlük döneminde işlenen suçlar nedeniyle hapsedilen az sayıdaki kişiyi serbest bırakmaya çalışan sağcı bir başkanımız var.</p>
<p>Bu sessizliği bozma çabası, aslında hiç bitmeyen, süreklilik arz eden bir uğraş. Bu mücadelede adaletin ödemesi gereken büyük bir borcu ve üstlenmesi gereken hayati bir sorumluluğu var; ancak edebiyat da unutturulmak istenen hikâyelere ışık tutarak bu süreçte kritik bir rol üstlenebilir. Edebiyatın tanıklığını çok önemsiyorum. Türkçeye de çevrilen ilk romanım <em>Kalan</em>’da<em> </em>(La resta), tam da bu sessizlik paktına odaklanıyor ve bugünü inşa etmede hatırlamanın ne denli vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğundan bahsediyorum.</p>
<p><strong><em>La Resta’dan bahsetmişken: Aynı zamanda başarılı bir romancısınız. Bu dört kadının hayatlarının kayıtlarını incelerken, onların yaşamlarını kurgu-dışı anlatının sınırları içinde tutmak yerine, kurgusal bir dünyaya aktarıp bir roman veya öykü aracılığıyla onlara edebi bir ses kazandırma dürtüsüne karşı koyduğunuz oldu mu?</em></strong></p>
<p>İltifatın için teşekkür ederim. Benim için kurgu ve kurgu-dışı arasında o kadar keskin ayrımlar yok aslında. <em>Katil Kadınlar</em>, evet, kurgu-dışı bir kitap; özellikle de benim için çok acil olan belirli konular üzerinde belirli fikirleri tartışmaya ve derinlemesine düşünmeye çalıştığım bir deneme. Ama aynı zamanda karşı koyamadığım bir kurmaca yazma dürtüsü de var. Özellikle dördüncü vakada, işverenlerinin oğullarını ve kızlarını öldüren María Teresa Alfaro vakasında bu eğilimim alenileşiyor; bu vakada kitap bir nevi kurgu ile –deyim yerindeyse– ‘kirlenmiş’ durumda, çünkü kurgu yazma dürtüsüne karşı kendimi sansürleyemedim.</p>
<p>Ama o vakada benim için ilginç olan şey, anlatıya kurgu karıştırmaya beni iten şey, yazma eyleminin kendisinden kaynaklanan bir istek, arzu ve dürtü değildi, kurmacanın benim için bir düşünme biçimi olmasıydı, María’yı anlama çabamı tetiklemesiydi. María’nın işlediği cinayetleri ele almaya çabalayan hiçbir kültürel üretim olmamıştı o güne değin. Çocuklara karşı işlenmiş bir dizi çok şiddetli suçun ardından hiçbir romancı, senarist, tiyatro yazarı, denemeci, bir kişi bile, 50 yıl boyunca o olayı hatırlamadı ya da kültürel bir bakış açısıyla bir şey inşa etmeye çalışmadı.</p>
<p>O kitapta yer alan kısa öykü, çok temel ve tetikleyici bir sorudan doğdu: Böyle bir suçun içinde anlaşılabilir herhangi bir öğe var mı? Bu sessizliğin neden elli yıl sürdüğünü ve neden ancak şimdi kurgu yoluyla ona ses vermemin mümkün hale geldiğini sorgularken buldum kendimi. Benim için, kurgu-dışı eserlerin temelini oluşturan politik ve felsefi sorular, yaratıcı yazımı harekete geçiren sorulardan farklı değil. Sonuçta, o kısa öykü bir sonraki romanım <em>Temiz</em>’in (Limpia) doğuşuna yol açtı. Kökeni kurgu-dışı bir projede yatmasına rağmen, o zamandan beri birçok dile çevrilmiş bir anlatıya dönüştü.</p>
<p><strong>Marjinalleştirilmiş veya yok sayılmış olanların seslerini yeniden duyurmak ve yükseltmek, hikâyelerini kamusal alana geri döndürmek için sizin yolunuzdan gitmek isteyen kadınlar ve queer bireyler için, hikâye anlatımı ve hatırlamayla ilintili hangi tuzaklardan kaçınmayı tavsiye edersiniz?</strong></p>
<p>Bu benim de aklımı hep kurcalayan bir soru. Bu konuları düşünürken kaleme aldığım denemelerden oluşan bir kitap yayınladım yakınlarda, <em>Las otras</em> (Ötekiler). Kitapta dilin bizi oluşturup oluşturmadığı ve dilin neden bazen yaralayıcı olduğu sorusunu ele alan ya da bu sorunun peşinden giden birkaç deneme var. Kimi zaman, daha doğrusu neredeyse her zaman, insanları ve dünyayı sadece gözlerimizle değil, kelimelerle de deneyimliyoruz. Bu yüzden, naçizane, kadınlara ve queerlere, norm olarak kabul edilmeyen bir hayatı tecrübe eden herkese, her zaman farklı yaşam biçimlerine kapı açabilecek kelimeleri aramaya devam etmelerini tavsiye ederim. O kelimelerin ve dillerin dahilinde bizi bekleyen topluluklarla karşılaşacağız; şu anda yaşadığımızdan farklı bir gelecek ve farklı bir şimdiki zaman inşa etmeye çalıştığımız bu zor ama çok ödüllendirici yolda aslında yalnız değiliz. Bu yüzden, kendime ve başkalarına tavsiyem, yazmaya devam etmek, okumaya devam etmek, gündemin baş döndürücü hızına ara vermek, başkalarıyla birlikte olmanın alternatif yollarını inşa etmek için acıya ve şefkate açık kalmaktır.</p>
<p><strong>Son olarak, Türkiye’deki okurlarınıza ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Türkiye’deki okurlara, kendi ülkelerini, kendi bugünlerini benim ülkemin ve bugünümün perspektifinden okumaya çalıştıkları için teşekkür etmek istiyorum; bu anlamda, benim gördüklerimi kendi gözlerinizle tamamladığınız için size müteşekkirim. Ayrıca, bazen çok uzakmışız gibi görünsek de aslında hiç de öyle olmadığımızı biraz daha iyi anlamamı sağladığınız için teşekkür ederim. Son olarak ifade edebilirim ki okumak çağımızda bir direniş biçimidir ve direniş, tek başımıza kalsak bile, asla tek başımıza gerçekleştirdiğimiz bir eylem değildir. Hepinize kucak dolusu sevgiler.</p>
<p>(MG/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Göksel: Rüyalar da şarkılar gibi]]></title><link>https://bianet.org/yazi/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi-319667</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/goksel-ruyalar-da-sarkilar-gibi-319667</guid><description><![CDATA[Göksel, yeni albümü “Rüyaların İşi”nde şarkılarla rüyalar arasındaki bağı anlatıyor. Ayrılıklar, geceler ve insanın kendisiyle kurduğu o tanıdık iç konuşmalar bu albümde yeniden hayat buluyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Bu koca İstanbul’da deliren bir tek ben miyim?” diye soruyor Göksel, sonra milyonları etkileyen sesi ile şarkıya devam ediyor:</p>
<p>“Kendimle ne zaman bozuştum ben….Davalı ben davacı ben….”</p>
<p>Sanatçı Göksel, tam 11 yıl sonra yeni albümü ile sevenleriyle buluştu. Albümün adı “Rüyaların İşi”. Ayrıca “Be Oğlum” klibi de müzik sitelerinde dönmeye başladı. Az önce sözlerini okuduğunuz şarkı yani “Bir Cumartesi Gecesi” bu yeni albümden.</p>
<p>Albüm 15 Mayıs’ta çıktı, bir gün öncesinde yani 14’ünde şarkıları Bantmag’de özel bir etkinlikte dinleme imkanımız oldu. Göksel, Okan Urun’un konuğuydu. Albümde 12 şarkı var. Bu,12 şarkıdan kesitiler ve  şarkıların hikâyesini dinledik.</p>
<div class="box-1">Hatırlatayım, yeni albümün şarkılarını <a href="https://open.spotify.com/prerelease/3GiSxTGzEitI9ZbXQVftyb?si=a2be6613233f44cc&amp;nd=1&amp;dlsi=5eebdbf6cb8e46c6" target="_blank" rel="nofollow noopener">buradan</a> dinleyebilirsiniz.</div>
<p>Göksel, pop müziğinin kendine has tarzıyla öne çıkan en güçlü kadın yorumcularından biri. Melankolik ve sıcak tınıları, retro esintili sound’u ve hikâye anlatan şarkılarıyla yıllardır geniş bir dinleyici kitlesine hitap ediyor.</p>
<p>Göksel Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okurken müziğe yöneldi, şan dersleri aldı ve çeşitli orkestralarda sahneye çıktı. Kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise 1995 yılında Onno Tunç ile tanışması oldu. Aynı dönemde Sezen Aksu’nun vokalist kadrosunda yer aldı.</p>
<h3>Depresyondayız </h3>
<p>1997’de yayımladığı “Yollar” albümüyle çıkış yaptı ancak onu geniş kitlelerle buluşturan asıl kırılma 2001’de çıkan “Körebe” albümündeki “Depresyondayım” şarkısı oldu. </p>
<p>Sonrasında “Acıyor”, “Yalnız Kuş”, “Uzaktan”, “Denize Bıraksam”, “Aşkın Yalanmış” gibi birçok şarkıyla pop müziğin kalıcı isimlerinden biri hâline geldi.</p>
<p>2009 ve 2010’da yayımladığı nostalji albümlerinde Yeşilçam ve eski Türkçe pop şarkılarını yeniden yorumladı. Yıllar içinde hem söz yazarı kimliği hem de duygusu yüksek besteleriyle kendi müzikal evrenini kurdu. Şimdi ise “Rüyaların İşi” albümüyle yeniden dinleyicisinin karşısında.</p>
<h3>Her gün bir doz</h3>
<p>Hani bazı şarkıları çok iyi bilirsiniz, eşlik edersiniz de kimin söylediğini tam bilmezsiniz, Göksel de öyle melodilerin sahibi. Hikâyesi olan şarkılar yazıyor. Yeni albümdeki şarkılar bir ilişkinin başı ve sonu gibi mesela. Belirsizlikler, oyunlar, sonrasında yükselen tempo, inişler, çıkışlar, kendi yolculuğu ve ayrılığın gelişiyle başlayan veda hâli…</p>
<p>Albüm ete kemiğe bürünse herhalde ayrılmak isteyen fakat bunu bir türlü beceremeyen bir çifte benzerdi. “Ayrılıyoruz, devriliyor bir devir / Çözülüyoruz, ben hemen susadım sana / Ayrılıyoruz, kapanıyor son sayfa / Çözülüyoruz, nasır tutar bu yas zamanla” diyor “Ayrılıyoruz” şarkısında. Ardından “Her gün bir doz alıyorum senden, azar azar bitecek…” diye devam ediyor. Bu arada şarkıyı da inanılmaz tatlı anlatıyor.</p>
<p>Dinlerken birileri bazı şarkılar için “tam yaz şarkısı” dedi fakat bence zamansız şarkılar bunlar her an, her durumda size eşlik edebilir. İyi haber, Göksel 22 Haziran’da Harbiye’de bir konser verecek ve ardından turneye çıkacak.</p>
<p>Yeni albüm için özel bir etkinlikte bir araya gelmek de çok iyi fikirdi. Tabii binlerce kişinin dinlediği konserler kıymetli ama müziği bu kadar yakından dinlemek, duymak da sanatçı ve dinleyen arasında daha özel bir köprü kuruyor. O şarkıların hikâyelerini bizzat yaratıcısından duymak tahmin ettiğinizden de keyifli.</p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/AxXrY-yHUY0?si=aUbC9A87arLlGEZ-" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>Göksel, şarkıları anlatırken de aslında neden hâlâ bu kadar sevildiğini yeniden hatırlattı. Yazma sürecinden bahsederken bazen bir fikrin günlerce içinde büyüdüğünü, bazen de bir rüyanın ortasında gelip şarkıya dönüştüğünü söylüyor.</p>
<p>“Uzaktan”ı uykudan uyanıp yazdığını anlatıyor. “Açık Yara”yı ise neredeyse 24 saat boyunca uyumadan tamamlamış. Şarkı yazmanın kendisi için çok özel bir süreç olduğunu, o yaratım hâlini çok sevdiğini söylüyor.</p>
<p>Hatta bu yüzden yapay zekânın yazı ve müzik üretme kısmına mesafeli duruyor, çünkü ona göre yazmak sadece ortaya çıkan sonuç değil, o süreçte geçirilen zamanın kendisi. </p>
<p>Albümün isminin çıkış noktası biraz buradan geliyor aslında. Şarkılarla rüyaların birbirine çok benzediğinden söz ediyor. Rüyalar üzerine çok kafa yorduğunu, gördüğü sembollerin onda uyandırdığı duyguları hep irdelediğini anlatıyor. </p>
<p>Gece uyanıp rüyalarını yazdığını, bazı şarkıların da böyle ortaya çıktığını paylaşıyor bizimle. Ona göre şarkılar da tıpkı rüyalar gibi tek bir duygu taşımıyor aynı anda birkaç hissi birden harekete geçiriyor. Ve aslında her albüm, anladığınız üzere onun için gerçekleşen bir hayal anlamına geliyor.</p>
<p>Bu yüzden “Rüyaların İşi” ismini sevdiğini, o çift anlamlı hâlinin albümün ruhunu çok iyi taşıdığını söylüyor.</p>
<p>Albümdeki hemen her şarkıda insan kendisine dair detaylar bulabilir fakat ülkece  “Beyaz Atlı”dan çok büyük bir parça bulabiliriz gibi geliyor.</p>
<p>Şarkının sözleri şöyle:</p>
<p>“Sımsıkı dur sakın düşme, düşersen tutmuyor hiç kimse, gözünü aç yolu ezberle, kaybolursan dost değil kimse…”</p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Kendine acımanın konforu]]></title><link>https://bianet.org/yazi/kendine-acimanin-konforu-319647</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/kendine-acimanin-konforu.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/kendine-acimanin-konforu-319647</guid><description><![CDATA[Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’nın Magirus dolmuşları meşhurdur. Dünya kadar insan Güvenpark’tan kalkan, handiyse bütün Ankara’ya hizmet veren bu dolmuşlarda her gün dünya kadar yol yapar.</p>
<p>Tefekkür etmek için, ibret etmek için ve dahi dünyanın başka bir sürü önemli duygusu için bu dolmuşların hayatımdaki önemi büyüktür. Nasıl anlatsam, hayata dair nice sorunumu bir Magirus dolmuşta bir güzergâh zamanı içinde çözdüğüm olmuştur.</p>
<p>Cep telefonları çıktığından bu yana maşallah hepsi birer ankesörlü telefon kulübesine dönüştüğünden dolmuşta sağda solda konuşulanlara kulak misafiri oluyor insan.  Mecbursun annem, istemesen de dinleyeceksin zaten!</p>
<p>Birkaç gün önce dolmuşla Kızılay’a inerken son zamanlarda mağduriyet ifadelerine çokça denk geldiğimi fark ettim. Herkes telefonun ucundaki herkese üç aşağı beş yukarı kendisinin ne kadar şahane bir insan olduğunu ama hep başkaları tarafından mağdur edildiğini anlatıyor.</p>
<p>Dolmuşa bile gerek yok aslında, “İyi niyetimi hep suistimal ettiler” veya “Hep beni yarı yolda bıraktılar” gibi cümleleri eminim siz de sıklıkla duyuyorsunuzdur. Yeni yıl kararlarım içinde bulunan “Kimileri için anlamsız mağduriyetler çöplüğü olma hâlinden uzaklaş” maddesi gereğince izninizle şuracıkta konu hakkında iki çift laf etmek isterim.  </p>
<p>Geçenlerde sosyal medyada bir deney videosuna denk geldim. Deneyin içeriği aşağı yukarı şöyle bir şey idi; deneye katılan insanlara bir iş görüşmesine gönderilecekleri söylenip bu görüşmeye gitmeden önce yüzlerine yara, leke vb. genel görünümlerini olumsuz yönde değiştiren bir makyaj yapılacağı bilgisi veriliyor. Sonra plastik bir makyaj yapılıyor; kimi zaman irice bir sivilce, bir ameliyat izi, farklı renkte bir ben vb. gibi şeyler. Makyaj yapıldıktan sonra katılımcılara yüzleri gösteriliyor. Sonra, ayna kaldırılıyor, son rötuşların yapılacağı söyleniyor ve o makyaj yüzlerinden belli etmeden siliniyor. Kısacası, deneye katılan kişiler iş görüşmesine yüzlerinde yara izi olduğunu düşünerek giriyor, oysa yüzlerinde herhangi bir leke/yara/iz yok.</p>
<p>Katılımcılara deneyin amacının yüzünde yara izi olan kişilerin ayrımcılığa uğrayıp uğramadığının araştırılması olduğu belirtiliyor. İş görüşmesi sonrasında hemen başka bir odaya alınıp görünümleri nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğrayıp uğramadıkları soruluyor. Deneye katılanların önemli bir kısmı görünümleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını, hatta bazıları iş görüşmesi sırasında yüzlerindeki lekeye/bene/yaraya referanslar verildiğini ifade ediyor. Haksızlığa uğradıklarını düşünenlerin sayısı oldukça fazla.</p>
<p>Önce Magirus dolmuş külliyatı, ardından “doğrulama yanlılığı” meselesini örnekleyen video ile karşılaşınca “mağduriyet konforu” hakkında düşünmeye başladım (İlk düşünmeye başladığımda muhtemelen yine dolmuştaydım).</p>
<p>Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “mağdur<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>” sözcüğü için “haksızlığa uğramış (kimse), kıygın” karşılığı var. Oxford Sözlüğü’nde ise “mağdur” sözcüğünü aradığımızda karşımıza şu tanım çıkıyor; bir suç, hastalık, kaza vb. nedenle saldırıya uğramış, yaralanmış veya ölmüş kişi.</p>
<p>Şimdi kalkıp kim mağdur kim değil tartışmasına girmeyeceğim elbette. Bu tartışma hem ilgimi çekmez hem de boyumu aşar. Mağduriyet hakkında önümüzde yüzlerce kategori belirse de ben tercihimi en baştan “mağduriyet konforu” olarak sabitlemek isterim.</p>
<p>Son önemli hatırlatma ise şu; mağduriyet derken insanın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ciddi fiziksel, duygusal, ekonomik, toplumsal sorunları bu yazının dışında bırakma niyetimi baştan ifade etmek isterim. Evine ekmek götüremeyen insanın, fiziksel özellikleri nedeniyle arkadaşları tarafından zorbalanan gencin, ekonomik özgürlüğü olmadığı içinde evdeki eziyete katlanan kadının mağduriyeti gibi ağır mağduriyetler konumuz dışı, net!</p>
<p>Mağduriyet insanlara konfor sunar mı? Retorik bir soruydu ama madem kendim sordum kendim yanıtlayayım. Kendimi yanıtsız bırakmak istemem! Sunar annem! Bir kere, mağdur olunca başkalarını suçlamak çok kolaylaşır. Kötü duygular, kötü kararlar, hatta kötü ilişkiler için sorumluluk almanız gerekmez artık. Sizi hayal kırıklığına uğratmasalardı veya sizi yarı yolda bırakmasalardı daha güzel bir hayatınız olabilirdi. İyi kararları siz zaten almıştınız, başkaları sadece “kötü kararlar” alıyordu.</p>
<p>Bu açıdan bakınca mağduriyet sadece konforlu değil aynı zamanda hoş bir şey. Kendi hayatımızın sorumluluğundan uzaklaşabilir, hep dümende olmanın yoruculuğundan kendimizi sakınabilir, kısaca kendi memnuniyetsizliğimiz içinde mışıl mışıl uyuklayacak çok mutlu-mesut bir köşe bulabiliriz.</p>
<p>Mağduriyetle birlikte gelen başka yancı rahatlıklar da var. Konfor alanınızda kalmak garip bir “özel olma halini” getirir. Sizin sorunlarınız en büyük, yükleriniz en ağır. Mutlu olamama için harika bahaneleriniz var; sürekli haksızlığa uğruyor, sürekli size kurulan tuzaklara takılıyorsunuz. Size yardım edilmesi gerekiyor, hep elinizden tutulması gerekiyor. Mağduriyet ülkesinin merkezinde kontrol artık sizde değil, tabi ki dışarıda. Siz çaresiz, masum ve suçsuz olansınız. Dünya size borçlu!</p>
<p>Zaten mağdur olunca bu pratik içinde bir süre sonra hayatınızda olup biten ne varsa onun olumlu yönlerini de göremez hale gelirsiniz. Sırf bu nedenle bile olsa, etrafınızdaki en masum kişi siz olursunuz. Başlı başına konfor değil de ne bu şimdi!</p>
<p>Dışsal nedenlerle ve/veya sadece başkalarının eylemleri nedeniyle kurban gibi hissetmenin böyle güzel bir tarafı var yani. Ama uyarmalıyım, mağduriyet piyasası hareketli, mevcut pozisyonu ısrarla korumak lazım. Mağduriyet konforunun devam etmesi için, mağduriyetin diğerleri tarafından tanınması ve onaylanması lazım. Piyasalar dalgalı olunca geçmişteki mağduriyetler giderilse dahi anlamlı zaman aralıklarıyla geçmişe (ve geçmişin mağduriyetlerine) referans verilmesi lazım.</p>
<p>Ortada bir mağduriyet kalmasa bile başkalarının mağduriyeti sizinkinin önüne geçmesin diye kendi mağduriyetinde ısrar ettiğin kadar onların mağduriyetinin önemsiz ya da ikincil olduğunda da ısrar etmek lazım. Mağduriyetteki konforun sıcaklığını terk etmek zor. Bir mağduriyet kolay korunmuyor Ey Romalılar!</p>
<p>Takdir edersiniz ki mağdur olma hissi hem insanın kendine acımasını hem de diğerlerine acımamasını kolaylaştıran bir his. Ayrıca takdir edersiniz ki kendinizi değil başkalarını suçlamak daha kolay.</p>
<p>Herkesin olduğu kadar benim de “profesyonel mağdur” arkadaşlarım var. Çevresini ve hayatını “mağduriyet izi” için sürekli tarayan ve bunu bulduğunu düşündüğünde ona can simidi gibi sarılan insanlar tanıyorum.</p>
<p>İş arkadaşlarının ona haksızlık ettiğini her fırsatta dile getiren; tüm iyi niyetine rağmen insanların onu hayal kırıklığına uğrattıklarını söyleyen; eşinin ona asla anlayışlı davranmadığından şikâyet eden; süpermarket kasiyerlerinin suratsızlığından; gittiği doktorun ilgisizliğinden, akrabalarının bencilliğinden, handiyse kendi hariç tüm insanların kabalığından yakınan insanlardan söz ediyorum. Bu kötü, kaba dünyada tek nazik, tek sağduyulu insanın kendisi olduğunu düşünen insanlardan söz ediyorum. Bu türden mağduriyetlerden çıkardığı zaferler ile ömür boyu beslenen insanlar var diyorum.</p>
<p>Gereksiz/anlamsız dramadan kopmak çoğu zaman zor olsa bile imkânsız değil. Kendine bir şans verirsen mağdur olmanın ya da olmamanın anahtarının kendinde olduğunu görebilirsin gibi geliyor bana. Mağduriyetten sıyrılmaya çalışırsan belki daha mutlu olmazsın ama daha tatminkâr bir hayat süreceğine bahse girerim diyorum. </p>
<p>Aziz Nesin’in unutulmaz “Ah şu sinekler olmasa” öyküsünü okuduğumda çocuk yaşlardaydım. Öyküyü bitirdiğimde o küçük yaşta bile o hain sineğin bana musallat olmasına izin vermemem gerektiğine ikna olmuştum.   </p>
<p>Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli.  Zaten kısacık bir ömür süresi içinde insanlığa dair tüm sorunlara çare bulamayız ki annem!</p>
<p>(AA/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> Dilimizde “maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse” anlamıyla ‘kurban’ sözcüğü de sıklıkla ‘mağdur’ sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Yazı içinde bütünlüğün bozulmaması açısından “mağdur” sözcüğü bu tanımı da içeren bir şekilde kullanılacaktır.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Organik yazı bulunur]]></title><link>https://bianet.org/yazi/organik-yazi-bulunur-319668</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/organik-yazi-bulunur.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/organik-yazi-bulunur-319668</guid><description><![CDATA[Üretkenlik arttıkça özgünlük hissi zayıflıyor; herkes bir şeyler yazıyor, içeriklerin arasından gerçekten birine ait olan bir şeyi duymak giderek zorlaşıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir şeyin kaybolduğunu fark etmek, çoğunlukla o şeyin çoktan gitmiş olduğu ana denk düşer. Organik gıda için tam bu oldu, endüstriyel üretim normlaşıp rafları kapladıktan sonra, katkısız olanı bulmak için ayrıca çaba harcamak gerekti; ardından bunun için prim ödemek.</p>
<p>Aynı süreç şimdi yazılı üretim alanında işliyor. Algoritmanın ürettiği metin insanın yazdığının yanına yerleşiyor önce ek seçenek olarak, sonra rakip olarak, bir süre sonra norm olarak. Ve bu norm yerleştiğinde, organik metin denen şeyi bulmak için fellik fellik aranacak; köy pazarında tohumla yetişmiş domates arayanların o tanıdık melankolisiyle.</p>
<p>Bu benzetme salt edebi bir süsleme taşımıyor. Endüstriyel gıda üretiminin doğal olanı önce marjinalleştirip sonra lüks bir kategori haline getirmesi ile algoritmik içerik üretiminin özgün metni aynı kadere sürüklemesi arasında yapısal bir süreklilik var. Süreç her ikisinde de benzer işliyor: önce ölçek ekonomisi, sonra standardizasyon, sonra standart olmayan olanın tuhaf görünmesi, ardından onun için prim ödenmesi. Bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmiyor; onu besleyen pratikler, kurumlar ve dikkat alışkanlıkları var ve bu alışkanlıklar henüz tam fark edilmeden değişiyor.</p>
<p>Sürtünmenin ortadan kalkması bu dönüşümün merkezinde duruyor. Walter Benjamin, sanat eserinin mekanik yeniden üretimle aurasını yitirdiğini söylerken kastedilen, eserin özgünlüğünün çoğaltmayla aşınmasıydı. Bugün aura başka bir yerden çekip gidiyor: erişimin neredeyse sıfır maliyete inmesinden.</p>
<p>300’ün üzerinde kaset biriktirip yılda beş ay Spotify dinleyen biri düşünün (ben) bu iki pratik aynı insanda bir arada bulunduğunda, bir dönemin ikiye bölünmüş ilişkisini ele veriyor. Bir kaseti bulmak, bulmak için aramak, bulamayınca başka bir şeyle avunmak ya da onu sonunda elde etmenin o garip tatminini yaşamak bunların içinde bedenle, zamanla ve nesneyle kurulan bir ilişki var. </p>
<p>Spotify’da bu ilişki kurulmuyor. Simmel’in para ekonomisi üzerine söylediklerini buraya taşımak mümkün: her şeyin eşdeğer ve ulaşılabilir hale gelmesi paradoks bir kayıtsızlık üretiyor. Sonsuz katalog önünde kalan insanın hissettiği şey tam da bu çok şey var, hiçbiri yeterince önemli değil, bir sonrakine geçmek her zaman mümkün.</p>
<p>Okuma pratiği de aynı kırılmayı yaşıyor. Sahaf, Spotify’ın tam tersidir. Bir sahafta bir şeyi bulmak hem mekânsal hem zamansal bir yatırım gerektirir; kitap elde edildiğinde bu yatırım metnin kendisine anlam ekler. Nesnenin maddeselliği, üzerindeki izler, önceki okuyucunun altını çizdiği cümleler, sayfanın sararmış kenarları bunlar okuma deneyimini katmanlı kılan unsurlardır.</p>
<p>PDF ise bu deneyimi düzleştirir. Erişim kolaylaşır, dikkat dağılır. Ekran okuma çoğunlukla tarama modunda ilerliyor; yavaş ve derin işlemenin yerini hızlı bilgi çıkarma alıyor. Derin okuma kazanılmış bir beceri ve her beceri gibi pratiğin azalmasıyla zayıflıyor.</p>
<p>Yapay zeka araçları bu süreci bir adım ileriye taşıyor: artık metni taramak bile gerekmiyor, makine özetliyor, makine sentezliyor, makine yanıt üretiyor. Zihnin uzantısı olarak tanımlanabilecek bu araçlar, kullanım biçimine göre zihni besleyebilir de boşaltabilir de. Ama bu ayrımı görünür kılan herhangi bir özet yok Spotify Wrapped’in aksine, düşünme sürecinin ne kadarının dışsallaştırıldığını kimse göstermiyor.</p>
<p>Hochschild, duygunun servis sektöründe nasıl yönetilen ve metalaşan bir nesneye dönüştüğünü göstermişti; gülümseme bir iş çıktısına dönüşmüştü. Bugün bundan daha köklü bir şey yaşanıyor: duygu artık yalnızca yönetilmiyor, taklit ediliyor. Empatiyi simüle eden, üzüntüyü tonlayan, heyecanı dozlayan sistemler elimizin altında. Bu simülasyon yeterince iyi olduğunda, asıl duygunun kendisi bir güvencesizlik kaynağına dönüşüyor.</p>
<p>Yazdığım bu daha mı iyi yoksa daha mı kötü sorusu yerini benimkinin anlamı var mı sorusuna bırakıyor. Üretkenlik arttıkça özgünlük hissi zayıflıyor; herkes bir şeyler yazıyor, içeriklerin arasından gerçekten birine ait olan bir şeyi duymak giderek zorlaşıyor.</p>
<p>Organik metin deyince kastedilen şeyi netleştirmek gerekiyor romantik bir nostalji değil bu, tanımlanabilir bir nitelik, yapay zekanın yazmadığı bir yazı. Bir metnin içinde yazan insanın özgül hayatından, özgül çelişkilerinden, özgül sessizliklerinden bir şeyler taşıması. Bir hatanın, bir belirsizliğin, bir cümleyi beş kez silip yeniden yazmanın izinin içinde bulunması. Tereddüt de metnin parçasıdır, vazgeçilmiş kelimeler de.</p>
<p>Algoritmik üretim bu izleri siliyor; geriye pürüzsüz ama iz taşımayan bir yüzey kalıyor. Bu yüzeyin hızı ve ölçeği, alanın yapısını dönüştürüyor: insan yapımı olan, sürtünmeli olan, hatalı olan, yavaş olan giderek niş bir konum işgal ediyor. Organik gıda analojisinin işaret ettiği şey burada da geçerli özgünlük yeniden kıymetlenebilir, ama bu değerlenme otomatik olmayacak.</p>
<p>Organik metnin arkasındaki özneyi, o öznenin sürecini, direncini ve belirsizlik izlerini görünür tutan pratikler, kurumlar ve okuma kültürleri olmadan, özgün olan da eninde sonunda başka bir piyasa kategorisine dönüştürülecek ve böylece özgünlüğünden bir şeyler yitirecek.</p>
<p>(AED/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Engellinin mekanı cennet olmak zorunda...]]></title><link>https://bianet.org/yazi/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda-319682</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/engellinin-mekani-cennet-olmak-zorunda-319682</guid><description><![CDATA[Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p><em>“Uygarlık, cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı’ymış.”</em> — İsmail Gezgin</p>
<p>Kimin anne, kimin evlat olduğu tartışmalarının ateşler içinde sürdüğü Anneler Gününü atlatıp 10–16 Mayıs Engelliler Haftasına geldiğinizde, yılın yalnızca bir haftasına sıkıştırılmış engellilerle karşılaşırsınız. Şirketler erişilebilirlikten söz etmeye başlar. Belediyeler “engelleri birlikte aşacağız” gibi 5N1K sorularından arınmış içerikler hazırlar. Haber bültenleri “azmiyle herkese örnek olan engelli kardeşlerimizi” göstermeye başlar.</p>
<p>Her yıl olduğu gibi aynı gösteri yeniden sahnelenir. Mikro saldırıların, merhamet gösterilerinin ve önyargının organize edildiği kısa süreli bir toplumsal vicdan sezonu açılır.</p>
<p>Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.</p>
<p><strong>Çünkü bu düzen engellileri anlamak değil; onları sembole dönüştürmek ister.</strong></p>
<p>İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunun değerli başkanı, biricik meslektaşım ve arkadaşım Av. Birsen Avcı’nın emekleri sayesinde yazınıyla tanıştığım Prof. Dr. İsmail Gezgin’in söylediği gibi, uygarlık “<em>cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı</em>”na dönüşür. Marshall Sahlins’in işaret ettiği o eski “bolluk dünyası”ndan bugüne gelirken, uygarlık yalnız şehirler kurmaz; bedenler arasında hiyerarşi de kurar. </p>
<p>Kimin bağımsız hareket edeceğine, kimin görünür olacağına, kimin hızının “normal” kabul edileceğine, kimin sesinin kamusal alanda değerli sayılacağına karar veren uygarlık, bu kararı mimariye, hukuka, eğitime, işe, dile ve hatta merhamet anlatılarıyla icra eder.</p>
<p><em>Bu yüzden engellilerin yaşadığı dışlanma yalnız teknik bir erişilebilirlik problemi değil; uygarlığın beden politikalarının sonucu… </em></p>
<p>Marksist yazar Roddy Slorach’ın dikkat çektiği gibi, kapitalist toplum engelliliği yalnız biyolojik farklılık üzerinden değil; üretim ilişkileri üzerinden tanımlar. Çünkü kapitalizm açısından “değerli beden”, mümkün olan en yüksek verimlilikle çalışabilen, hızlanabilen, kesintisiz üretim döngüsüne uyum sağlayabilen bedendir. Bu nedenle engellilik çoğu zaman bireysel bir durum gibi değil; sistemin üretkenlik normlarına uymayan bedenlerin dışlanması biçiminde ortaya çıkar. Sorun bedenin kendisinden çok, toplumun hangi bedenleri “işe yarar” kabul ettiğidir.</p>
<p>Bu ülkede engelli olmanın bir çıktısı da insan olamamak sanırım… Herkes engelli bir anca ölsün de cennete gitsin istiyor galiba, engelliyi gören cennetlik olamadı ama herkes engelliyi cennetlik olduğuma ikna etmeye çalışıyor...  İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezinin Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğinde kayıt altına aldığı, Av. Hikmet Topal’ın da isim babası olduğu Kanatların Olacak! belgeselinde benzerini duyduk. “Üzülme oğlum, dedi bana, ölünce uçacaksın, kanatların olacak…”</p>
<p>Engellilerin kaldırımsız şehirlerde “maneviyatı güçlü insanlar” olmaları, işaret dili tercümanı olmadan mahkemeye çıkarılırken sabır öğüdü “dinlemeleri”, eğitime erişemezken azimleriyle örnek olmaları gerek! Engellinin dünyevi yaşamı cehennem ama kimse üzülmesin; uhrevi yaşamında  mekanı cennet olmak zorunda! </p>
<p>İTek dişiyle yoksulu, engelliyi, çocuğu, lubunyayı, kadını kemiren uygarlık, insanı kendi bedenine ve yaşamına yabancılaştırırken; bazı bedenleri de sistematik biçimde norm dışına iter. Engelli beden tam da burada uygarlığın ilerleme anlatısının gerisinde bırakılan beden olarak ortaya çıkar. Bu nedenle erişilebilirlik meselesi hiçbir zaman yalnız mimari değildir.</p>
<p><strong>Çünkü mekan nötr değildir.</strong></p>
<p>İnsanın mekanı yalnız fiziksel değil; güvenlik, aidiyet ve toplumsal uyum üzerinden deneyimlediği söylenir. Mekan, kişiye yalnızca nerede olduğunu değil, oraya ait olup olmadığını da hissettirir. İnsan çevreyi yalnız görmez; çevrenin kendisini kabul edip etmediğini de algılar.</p>
<p>Rampasız bina bu yüzden yalnız eksik bina değildir. “Sen hesaba katılmadın!” demektir. Sesli yönlendirmesi olmayan metro istasyonu yalnız teknik yetersizlik değildir. “Bağımsız hareket hakkın yok sayıldı!” demektir. Şehir planlamacılara düşman bir sistem, elbette engelliyi de güvercin ürkekliğine mahkum edecektir.</p>
<p>Engellilik de nüfus politikalarının sonucu olabilecektir ama özel olan gibi, engellilik de, engellenmek de politiktir. Yok sayılmanın yarattığı algıyla şekillenir. Algının nötr olmadığını, toplumsal pratik tarafından kurulduğu açıktır. İnsan her şeyi değil; görmesi isteneni, anlaması öğretileni algılar. Mekanı kuran iktidar, aynı zamanda o mekanın nasıl deneyimleneceğine de karar verir.</p>
<p>Bugün şehirlerin tamamı, sağlam beden varsayımı üzerine kurulu ve engelliler çoğu zaman şehrin içinde değil, şehrin istisnası olarak yaşıyor.</p>
<p>Pieter Brueghel’in 1568 yılında tamamladığı <em>Körlerin Yürüyüşü</em> tablosu bu yüzden hala çağdaş bir resim gibi durur karşımızda. Brueghel’in janr resimleri yalnız gündelik hayatı değil, toplumun iktidar ilişkilerini, kırılganlıklarını ve dışlama biçimlerini görünür kılar. Kör bedenlerin birbirine tutunarak ilerlediği o resimde mesele yalnız düşmek değildir. Asıl mesele, dünyanın zaten körlerin düşmesine göre kurulmuş olmasıdır.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mak-1350.jpg" alt=""></p>
<p>Bugün engellilerin deneyimlediği şey de tam olarak budur. Dünya körler düşsün diye açılmış çukurlarla doldurulur; sonra düşenlere “sabır” dilenir.</p>
<p>Oysa BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi, erişilebilirliği yardım ya da iyi niyet meselesi olarak değil; bağımsız yaşamın önkoşulu olarak tanımlar. Fiziksel çevreye, ulaşıma, bilgiye, iletişime ve kamusal hizmetlere eşit erişimin sağlanmasını devlet yükümlülüğü olarak tarif eder. Çünkü erişilebilirlik olmadan diğer hakların hiçbirinin fiilen kullanılması mümkün değil.</p>
<p>Nitekim erişilebilirlik alanındaki uluslararası çalışmalar da erişilebilirliği yalnız bina meselesi olarak değil; adalete erişimden eğitime, ulaşımdan dijital teknolojilere kadar bütün yaşam alanlarının yeniden örgütlenmesi olarak tarif eder.</p>
<p>Ama tam da burada uygarlığın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü sosyal hukuktan, sosyal tıptan uzaklaşmış piyasa devleti için erişilebilirlik maliyet demek. Bağımsız yaşam bütçe demek. İşaret dili tercümanı istihdam etmek kamusal sorumluluk demek. Erişilebilir şehir kurmak rant düzenine dokunmak demek. Bu yüzden sistem açısından “yardım edilen engelli”, “hak talep eden engelli”den daha güvenli. Sadaka ucuz, hak pahalı.</p>
<p>Helen Keller’ın yüzyıl önce söylediği söz de burada yankılanır: <em>Açları doyurmaya çalışıyoruz ama yoksulluğun nedenini bilmiyoruz; hastalara yardım ediyoruz ama hastalığın nedenini anlamıyoruz; sosyal reform yapmaya çalışıyoruz ama ihtiyacımız olan şey sosyal dönüşüm. </em>10-16 Mayıs<em> </em>Engelliler Haftası’nın bütün steril cümleleri bu yüzden eksik kalıyor. “Engelleri birlikte aşacağız” denir ama engelleri kimin koyduğundan bahsedilmez. “Azim” kutsanır ama sömürü düzeninin sakatlayan, yoksullaştıran, eve kapatan yapısı görünmez bırakılır.</p>
<p>Bu nedenle engelli bireylere ilişkin egemen anlatı sürekli maneviyat üretir. “Sabır”, “azim”, “engel tanımamak”, “cennetle müjdelenmek” gibi söylemler; çoğu zaman erişimsizliğin üzerini örten ideolojik örtülere dönüşür. Bu dönüşüm, sadece kültürel bir mesele değildir; hukuki sonuçlar doğurur.</p>
<p>İHAM kararları yıllardır aynı şeyi söyler: Engellinin ihtiyaçlarını hesaba katmayan devlet, yalnız ihmal değil hak ihlali üretir.</p>
<p>Strazburg, gözaltındaki sağır ve dilsiz bireyin iletişim kurmasının sağlanmamasını yaşam hakkı ihlali saydı. Kesişimsel kimlik sahibi engelli bir kişinin ihtiyaçlarına uygun düzenleme yapılmadan tutulmasını insanlık dışı muamele olarak değerlendirdi. Ağır fiziksel engelli bir kişinin erişilemez cezaevi koşullarında tutulmasının aşağılayıcı muamele oluşturduğunu belirtti. Strazburg bile sonunda şu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Nötr mekan yok. Nötr şehir yok. Nötr uygarlık yok.</p>
<p>Sağlam bedenler düşünülerek kurulan her düzen, diğerlerini dışarıda bırakır.Belki de bu yüzden engellinin mekanı hep cennet olarak tarif edilir.</p>
<p>Çünkü bağımsız yaşam kamusal sorumluluk istiyor. Çünkü erişilebilir şehir, erişilebilir eğitim, erişilebilir ulaşım ve erişilebilir adalet; merhamet değil hareket ister. Bu yüzden engelli bireye çoğu zaman dünyada eşit yaşam değil, ölümden sonra vaat edilen kusursuz beden anlatılır. “Orada yürüyebileceksin.” “Orada duyabileceksin.” “Orada kanatların olacak.” <strong>Erişilemeyen dünyanın bedeli ahirete ertelenir.</strong> Oysa insan, nasıl, kimden, ne şekilde nereye doğarsa doğsun, insan onuruyla doğar. Sevgili Selçuk Kozağaçlı’nın dediği gibi, kutsal olan onurlu yaşamdır. Onur, ölüm sonrasına bırakılabilecek bir vaat değildir.</p>
<p>Bir yıl 365 gün altı saat, ömürse ölüme dek. Engellileri haftalara sıkıştırıp, cennete yollamaktansa dünyada bir şeyler değiştirsek, olmaz mı?</p>
<p>(DY/EMK)</p>
<p>Sahlins, M. (2016). Taş devri ekonomisi (çev. T. Doğan &amp; Ş. Özgül). BGST Yayınları. Ayrıca bkz. Kulak, A. (2022, 18 Ağustos). İsmail Gezgin ile söyleşi.<br>  Roddy Slorach, A Very Capitalist Condition: A History and Politics of Disability.  https://www.marxists.org/history/etol/newspape/isj2/2011/isj2-129/slorach.html <br>  Edgü, E. (t.y.). Hayatta kalma güdüsü: Bir mekânsal algı süreci.<br>  Ibid.<br>  Köktürk, E. (t.y.). Mekan algısı ve mekan ilişkisi üzerine.<br>  Ibid.<br>  Pieter Brueghel’in janr resimlerinde toplumun izleri. (t.y.). <br>  United Nations. (2006). Convention on the Rights of Persons with Disabilities: Article 9 – Accessibility.<br>  Ibid.<br>  Crow, L. , Helen Keller: Rethinking the Problematic Icon.<br>  Jasinskis v. Letonya, İHAM.<br>  Z.H. v. Macaristan, İHAM.<br>  Price v. Birleşik Krallık, İHAM.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Üniforma gönlünce davranma salahiyeti tanımaz!]]></title><link>https://bianet.org/yazi/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz-319665</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/uniforma-gonlunce-davranma-salahiyeti-tanimaz-319665</guid><description><![CDATA[Hapishane gardiyanları nazik olma mecburiyetinin yanı sıra mahpuslara müşkülat durumunda insanca yaklaşmak zorundadır.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Genç kadın yüklü bir miktar parayı Türkiye’den İtalya’ya götürme teklifine “Evet” dediğinde bir şekilde narkotik şebekesine dahil olacağını biliyor muydu?</p>
<p>28 yaşındaki Rovigo’lu <strong>Maria</strong> <strong>Basco</strong>’nun İtalya’da beraber yaşadığı <strong>Filippo</strong>’yla mutlu bir ilişkileri vardı, lakin ekonomik durumları muhakkak ki pek parlak değildi!</p>
<p>Bedavaya sağlanan biletle Maria İstanbul’a uçtu fakat bir süre sonra bir narkotik şube operasyonu sırasında polis tarafından tevkif edildi ve kuryelik suçlamasıyla Bayrampaşa (Sağmalcılar) cezaevine kapatıldı.</p>
<p>Aradan birkaç hafta geçtikten sonra hapishanenin tuvaletinde intihar ettiği haberi geldi.</p>
<p>Gerçi kendisiyle alakadar olması beklenen diplomatik temsilcilik mesuliyetlerini yerine getirmiş, görevililer onu sık sık ziyaret etmişti; lakin depresif bir hâlde olduğunun hakikati yeterince dikkate alınmış mıydı?</p>
<p>Bu malumatı hassasiyet göstererek cezaevi yönetimiyle paylaşmaları acaba fayda eder miydi?</p>
<p>Aslında, tutuklandıktan kısa bir süre sonra Rovigo’daki sevgilisi Filippo’nun overdozdan öldüğü haberi geldiği andan itibaren Maria zaten toparlanamamıştı.</p>
<p>Onu hayata bağlayan son şey en azından Filippo’nun çocuğunu taşıdığına dair ümidiydi; öyle olmadığını anlamasıyla da, avukatına ifade etmiş olduğu şekilde: “Onsuz yaşamanın hiçbir manası yok” cümlesi ağzından dökülüvermişti…</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/mag1.png" alt=""></p>
<p><em>"Mahpusluk (La détention/Detention)"</em> adlı belgeselde bir mahkûm içine kapandığında, depresif davranış biçimleri sergilediğinde, intihara meyilliymiş gibi göründüğünde cezaevi gardiyanlarının vaziyete hızla müdahale etmeleri gerektiği gözümüze sokuluyor.</p>
<p>Halen devam etmekte olan Cannes’ın ACID seksiyonunda yer alan 2026 Fransa yapımı 132 dakikalık belgesel seyirciyi Fransa’nın cezaevi gardiyanları yetiştiren akademisine misafir ediyor. Filmin yönetmeni <strong>Guillaume Massart</strong>’ın adını sinematografi ve <strong>Simon Kansara </strong>ile beraber senaryo hanesinde de görüyor ve hakkını teslim ediyoruz.</p>
<p>Bazı diyarlarda muhakkak ki mümkün olmayacak bir rahatlıkla kendini teşhir eden, hatta belki günah çıkaran Fransa’daki devlet kurumunun zayıf noktaları kadar, teoride kalmadığı sürece takdir edilecek yanları da tek tek arzıendam ediyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/kam.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>“Sesiniz tek silahınız!”</strong></h3>
<p>Belgeselin başındaki gayet uzun sekansta acemi gardiyan adayları eğitmenin dersi üç saat ayakta yapma “tehdidi”yle karşı karşıya kalıp deyim yerindeyse sınanıyorlar. Bunun disiplinli ortamda emirlere mutlaka itaat etme zaruretinin bir parçası olarak algılayanlar da var, saçma bulup çaktırmadan sorgulayan da. Eğitmen otoritesini pekiştirirken gardiyan adaylarının hislerini açıkça itiraf etmelerini istiyor. Kimi mevzubahis emri manasız buluyor, kimi kösteklenmeye ve ardından öfkeye yol açabileceğini belirtiyor.</p>
<p>Bu egzersizin aslında gardiyanların mesleklerini ifa ederken istikbalde muhtemelen uzun süreler ayakta kalmalarına dair bir hazırlık oluşturması bir yana öğrenciler bunun esasen mahkûmlarla iletişim kurduklarında onlarla özdeşleşmeye yönelik pedagojik bir “numara” olduğunu öğreniyor, bundan çıkarılacak empatik argümanlara odaklanıyor; akabinde öğrencilerin sandalyelerine oturmalarına nihayet müsaade ediliyor.</p>
<p>Muhtelif eğitmenlerin uzmanlık alanlarına uygun olarak verdikleri derslerde gardiyan adaylarının mahkumlara yönelik ellerindeki tek silahın şahsi sesleri olduğu söyleniyor; sesleri, disiplini sağlamak, emirleri yerine getirtmek, karşılarındakileri sakinleştirmek veya ikna etmek için en zaruri “alet” statüsüne yükseltiliyor.</p>
<p>Filmlerde ve televizyonda görmeye alışkın oldukları turuncu üniformalı, ayakları zincirle bağlı mahkûm ve belinde kelepçe, elinde cop veya silahla dolaşan fantastik gardiyan imajlarını unutmaları gerektiği de hafiften dalga geçilerek öğrencilere aktarılıyor.</p>
<p>Belgeselde gardiyan adaylarına sık sık öz savunma tekniği antrenmanları yaptırılırken, pratikte gardiyanların mahkûmlara asgari zarar verecek taktikleri istikbalde muvaffakiyetle ifa etmelerine dair seyircinin dileği hipotetik bir evrende havada asılı şekilde kalıyor olmasın?</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/gozlem1.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Gözlem ve farkındalık</strong></h3>
<p>Otoriter bir ses tonu takınarak müdahaleyi gerektiren dinamiklerde mahkûmları sözlerle telkin etmenin yanı sıra akademide öğretilen esas metot mahkûmlara nazik davranmaktan geçiyor. Yetkilerini suistimal etmelerinin ne kadar yanlış olduğu, davranışlarından kesinlikle sorumlu oldukları kafalarına kakılıyor. Şiddet barındıran dinamikleri yatıştırırken bile üniformanın onlara istediklerini gönüllerince yapmak salahiyetini tanımadığı hatırlatılıyor; gardiyanların mahkûmlara mesai ortağı gibi bakmasının çıkarlarına olduğu, onlara çatıştıkları kişiler değil de işbirliği hâlindeki zatlar olarak davranmalarının zaruri olduğu öğretiliyor.  </p>
<p>Tabii ki mevzubahis öğretinin daha önce yaşanmış bir anekdota benzememesi için de uyarılıyorlar:</p>
<p>Üç gardiyanın cezaevine alkollü içecekler sokarak deyim yerindeyse bir grup mahkûmla “âlem” yapması yetkililerin dikkatinden kaçmadığı gibi gardiyanların disiplin cezası almasına yol açmış. Fransızca’dan tercüme etmek suretiyle “Mazeret ileri süren kendini suçlamış olur” özdeyişinden yola çıkarak söz konusu gardiyanların mecburen kendilerini savunmak için “Envanter çıkarırken bize yardımcı olmuşlardı, biz de bir şekilde teşekkür etmek istedik” demeleri akla gelebilecek diğer ihtimalleri ne kadar bertaraf ediyor? Hakikatin en azından bir kısmı gardiyanların gafil avlanmasına yol açan, bir mahkûmun cep telefonu marifetiyle kaydettiği görüntülerdedir mutlaka!</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/kriz.jpg" alt=""></p>
<h3><strong>Azami dikkat gerektiren dinamikler</strong></h3>
<p>Belgeselde gardiyan adaylarına öğretilenler arasında bilhassa cezaevinde ilk defa yatan mahkûmların giriş şokunu hafifletmek, uyum süreçlerini muntazaman takip etmek; ayrıca parası olmayanları teşhis edip onları eğitim ve çalışma seksiyonlarına yönlendirmek mühim yer tutuyor.</p>
<p>İntihara meyilli olanlar için hususi alakanın şart olduğu, onların bir an bile gözetim dışı bırakılmamaları gerektiği belirtiliyor ve eğitim sürecinde bu dinamikle alakalı canlandırma bir aktörle uzun uzun tatbik ediliyor (Bayrampaşa’da Maria Basco veya aslında intihar ettiğine dair şüpheler ayyuka çıkmış olsa da <strong>Jeffrey Epstein</strong> bu şekilde kurtarılabilir miydi?).</p>
<p>Bizi gerekli gereksiz bürokratik teferruatla da donatan belgesel didaktik sayılabileceği kadar bazı dinamikleri sadece teşhir etmek suretiyle bile yeterince hınzır bir tavır takınıyor; seyircinin dudaklarında ister istemez bir tebessüm beliriyor.</p>
<h3><strong>Kriz naıl yönetilir?</strong></h3>
<p>Fransa’nın adı her ne kadar insanlık tarihinde en acımasız işkence metotlarıyla anılsa da, bu belgeselde mühim olan adalet sistemi hususunda belirli bir şeffaflık takınma temayülü. “İnsanlarla muhatap oluyorsunuz, koyunlarla değil; size reaksiyon gösterenin insan olduğunu unutmayacaksınız!” sözleri  eğitmenlerin iyi niyetinden kaynaklanan idealist bir diskur olarak görülebilir, lakin gardiyan adaylarına psikoloji, sosyoloji, politika vs.yi kapsayan, geniş spektrumlu bir eğitim verildiği kesin.</p>
<p>Hatta kuralları bükmenin bile “nispi maliyet” açısından mümkün olduğu aktarılıyor. Tam mesai biterken sigara isteyen bir mahkûmun tüm geceyi revirde huzursuzluk yaratarak geçirip nöbetçi gardiyanların mesaisini mahvedeceğine, yönetmeliğe aykırı olsa da o iki sigaranın verilmesi kabul edilebilir bir jest olarak öğretiliyor.</p>
<p>Filmin sonunda ise bahçedeki mezuniyet töreni provasının nispeten yoğun yağmura rağmen ille de gerçekleşmesiyle otoriteyi ve disiplini gevşetmenin bazen ne kadar imkânsız olduğu gözümüze sokuluyor. Ayakta asker gibi dizilmiş mezunların muntazam sıralar oluşturmasından mükellef yetkili  santim santim boy ölçülerini çığırarak öğrencileri boyuna göre diziyor. Yağmur şakır şakır yağmaya devam ediyor, kimseden gık çıkamıyor; mühim olan devletin onuru ne de olsa!</p>
<p>Lakin hiç bu kadar ıslak bir Marseillaise ile karşı karşıya kalmamış olabilirsiniz!</p>
<p>(RL/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[bianet çalışanları Kürt Dili Gününü Kürtçe şarkılarla kutluyor]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor-319675</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bianet-calisanlari-kurt-dili-gununu-kurtce-sarkilarla-kutluyor-319675</guid><description><![CDATA[Her yıl 15 Mayıs, Kürt Dili Günü olarak anılır ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler tarafından edebiyatla, müzikle ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bundan tam 94 yıl önce, Mehmed Celadet Ali Bedir Khan’ın Şam’da yaktığı “Hawar” meşalesi, bugün hâlâ bir halkın sesi, hafızası ve varoluşunun en güçlü simgelerinden biri olarak yanmaya devam ediyor.</p>
<p>15 Mayıs 1932’de Latin alfabesiyle yayın hayatına başlayan Hawar Dergisi, Kürt dili ve edebiyatı tarihinde bir dönüm noktası oldu ve Kürt Latin alfabesinin ilk kez sistemli biçimde şekillendiği bu dergi, dilin yolunu açan bir başlangıç oldu. </p>
<p>Her yıl 15 Mayıs, Kürt Dili Günü olarak anılır ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Kürtler tarafından edebiyatla, müzikle ve kültürel etkinliklerle kutlanıyor.</p>
<p>2006 yılından bu yana daha geniş bir şekilde sahiplenilen bu gün, Kürtçenin yaşatılması, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için güçlü bir bilinç ve dayanışma alanına dönüştü. </p>
<p>Kürt dili sadece bir iletişim aracı değil; bir hafıza, bir kimlik ve bir direniştir. Bu yüzden 15 Mayıs, bir tarihten çok daha fazlasıdır—dilin yeniden hatırlandığı, yaşatıldığı ve geleceğe taşındığı bir gün.</p>
<p>Biz de Kürt Dili Günü’nü Kürtçe ezgilerin kalbimizde yükselen sesiyle kutluyoruz…</p>
<p><strong>İlk şarkı Tuğçe Yılmaz’dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/QMfct_-MajY?si=CY2Vu1pS5jicli7W" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>İkinci şarkımız Nalin Öztekin'den </strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/In86EnFRjco?si=XOT5pAdDTP-Oqmyn" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Üçüncü şarkmız Murat İnceoğlu'ndan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/XMYPjyUwtnI?si=gq3LWIXnmJlxYql7" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Dördüncü şarkımız Vecih Cuzdan'dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/sqE179ov9c4?si=uG4WO9Ds4cf6Eg6X" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Beşinci şarkımız Elanur Birinci'den</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/lz7-qbETsT4?si=F5Hg4erVcUfSKz8h" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Ve Hikmet Adal'dan </strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/LxT87S5nscU?si=TW4A4EkZe77UATU6" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Haftanın biamag editörü Evrim Kepenek'ten</strong> </p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/xQ1rSaBov38?si=8QZZU4Ov_OWVDkoP" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p><strong>Kürtçe editörümüz Aren Yıldırım'dan</strong></p>
<p><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/wQ25bb6Yni4?si=OAPy14BckWyTbmfP" width="560" height="315" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy"></iframe></p>
<p>(EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz]]></title><link>https://bianet.org/yazi/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz-319658</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/hepimiz-gecmisimizin-surgunleriyiz-319658</guid><description><![CDATA[Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” Bu cümle ile henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken karşılaşmıştım. Nörolog Oliver Sacks’ın olgu öykülerinden oluşan "Karısını Şapka Sanan Adam" kitabının satırları arasından bana göz kırpmıştı.</p>
<p>Aradan geçen 30 yılın tortusuna rağmen bu cümle halen zihnimde ışığı evrenin derinliklerinden dünyamıza yeni ulaşmış bir yıldızın heyecanı ile parlıyor. Geçmişi bugüne bağlayan üç kelimelik bu şiirsel cümlenin ortaya çıkmasında kitabın yazarı Oliver Sacks’ın mı, çevirmeni Çiğdem Çalkılıç’ın mı, yoksa editörü Birhan Keskin’in mi katkısı daha fazladır bilmiyorum. Ancak bu cümle, bireysel olanı toplumsal olana raptederek tarihin geçmiş sayfalarından gelecek sayfalarına doğru akmayı sürdürüyor.</p>
<p>“Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” cümlesi, Fransız şair Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.” dizesini yankılar. Bousquet henüz 21 yaşındayken, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Fransa’nın kuzeyindeki Aisne hattında omurgasına saplanan bir kurşunla yaralanır.</p>
<p>Öncesini bilemem ama bu yara şairin sonrasını onulmaz bir şekilde değiştirir ve şair yaşamının geri kalan 32 yılını bir yatağın sürgününde geçirir. Tek yoldaşı kitaplardır ve “bu dize” o yataktan çıkıp zihinlerimize konuk olur hem de gitmemecesine. </p>
<p>Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesi, 17 Temmuz 2007’de Birikim dergisinde Ulus Baker’in satırlarına da başlık olur. Kıbrıs’ta yaşayan bir ailenin çocuğu olan Baker, benim için hâlâ muamma olan bir nedenle, Leningrad’da doğmuştur. Psikiyatr bir baba ile şair bir annenin oğlu olan Baker, çocukluğunu ve ilk gençliğini Kıbrıs’ta geçirir. </p>
<p>Akademisyen olduktan sonra da hiçbir acelesi olmadan, her harfin hakkını vererek anlattığı dersler onun diline sinmişti. Kendine has kazakları, çamaşır ipiyle bağladığı pantolonu ve bir camı eksik gözlüğüyle ana akım akademisyen kimliğinin çok ötesinde bir figürdü. Elinden düşürmediği Samsun 216 sigarası ve votkası da bu portreyi tamamlıyordu. Yönetmenlerden Dziga Vertov’u, filozoflardan Baruch Spinoza’yı tek geçerdi. Hatta Spinoza o kadar “aileden”di ki Baker, ikiz siyam kedilerine Psinoza adını vermişti. </p>
<p>Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, müzikten siyasete çok geniş bir yelpazede kafa yormuş, yazmış, anlatmış bir insanın üretimleri üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Peki ya anlatmadıkları ya da anlatamadıkları üzerine de bir şeyler söylenebilir mi? </p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/ulus-baker-3.png" alt="">
<figcaption><strong><em>*Ulus Baker</em></strong></figcaption>
</figure>
<p>Ulus Baker “Felsefi Suskunluk” makalesinde “Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben ‘geçmiş’ konusunda hep susmayı yeğlerim... O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim...” diyordu.</p>
<p>Tanıl Bora, Ulus Baker’in 10. ölüm yıldönümünde yayınlanan “Ulus, Her Neredeysen…” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “En yakınındakiler için de efsane değil miydi biraz? Ulus'un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.”</p>
<p>Peki, oralar neden herkese yasaktı? Bousquet’in dizesinden devraldığı yaraları zihninin ahraz kıvrımlarında hapsetmiş olabilir miydi? Olabilir elbet. Ancak zihnin ahraz kıvrımlarında gizlenen her es er ya da geç dilin ezgisinde duyulur olacaktır. Nitekim Ulus Baker’in ahraz yaraları bazen yazdığı satırların arasına bir mülteci gibi sızarak görünür olmuştur. Bahsettiğim mülteci satırlar şiir desem hatırının kalacağı, nesir desem gönül koyacağı “Kumgüzeli”nde yer almıştır. Ben en iyisi neşiir diyerek arayı bulayım. </p>
<p>“Kumgüzeli”; “En elde edilmemiş şiirdin sen.” cümlesi ile daha ilk satırda insanın boğazına çöreklenen düğümü çözmek için yutkundurtan, her satırının sonuna içli bir nokta gibi konan “güzelsin” kelimesi ile iç çektirten ve “Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun.../ Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…” satırlarıyla da sonlanırken içimize köz serpen bir neşiirdir. </p>
<p>“Kumgüzeli”nin cümleleri arasında birden beliren “Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller…” satırları bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Metnin bütünlüğünden kopuk bu satırlar ancak Ulus Baker’in bir başka yazısında anlama kavuşur: “Duymak için yapılmamış kulaklar.”</p>
<p>Bu yazıya Baker şöyle başlar: “Kim demiş on üç on dört yaşların savaş kaldıramayacağını günümüz dünyasında? Ben de savaş yaralarımı bu öyküye ertelemişim... Ve o yaralar bende kalacak, öfkeyle parlatacağım onları her şeyin yüzeyinde, yapışkan bir toz tabakası gibi...”</p>
<p>Baker bu yazıda Kıbrıs’ta geçen çocukluğunun ve ilk gençliğinin savaş yaralarını anlatır. Annesinin tepesinden, büyük annesinin birkaç santim yanından geçerek 2 saat önce yatırıldığı yatağı parçalayan patlamamış bir havan mermisinden bahseder bu yazısında Baker. Ayrıca “kulaklarım, kulaklarım” diye bağırarak babasının çalıştığı hastaneye yaralı olarak getirilen ‘doğulu bir delikanlının’ hikâyesinin tanığıdır bu yazıda. Delikanlı haykırışları ile hastaneyi ayağa kaldırır. Tetkikleri yapılır kulakları sağlamdır. Ama susmaz delikanlı; “kulaklarım, kulaklarım” diye haykırmaya devam eder. Hangi kulaklar sorusu ile delikanlının cinai muamması çözülür. “Kulaklarımı kaybettim ben... Öldürdüklerimden kestiğim... Bir sicime dizmiştim onları... Köyden beklerler... Kulaksız nasıl dönerim ben?” Evet, Ulus Baker bu hikâyenin bizzat tanığıdır ve yazısını şöyle bitirir: “Ama ben, bir Temmuz günü, on dört yaşındayken, daha kesin olarak söyleyeyim, 26 Temmuz 1974'ün ateşkes kurşunlarının vızıldamasını durduramayan yoğun, katı, renksiz, ceset kokulu bir akşamında (yağmur yağıyor muydu hâlâ?) bu öyküyü kendi kulaklarımla işittim...</p>
<p>Kulaklarım! Kulaklarım!”</p>
<p>Ulus Baker de hepimiz gibi kendi yaralarına ek kendinden önce ve kendinden öte var olan yaraları zihninde taşıdı. Bunlar belki savaş yaralarıydı, belki bir otelin restoranında öldürülen babasının acısıydı, belki 1984 yılında kanserden ölen annesinin kahrıydı, belki de hiç biriydi. Zaten "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret." dememiş miydi? </p>
<p>Baker, belki de her şeyi anlamak yerine, yaralarını tıpkı bir çocuğun kırık cam parçalarını alıp güneşe tutması gibi ışığa tuttu. Dağınık ışıkları o kırık kenarlarda bir bir topladı. Sosyolojiye, felsefeye, sinemaya, müziğe, Spinoza'nın geometrik hüznüne, kedilerine, votkasına, o eksik camlı eğri gözlüğüne dağıttı. Ve en çok da suskunluğuna… Çünkü susmak, bazen en gürültülü isyan değil midir?</p>
<p>Geçmiş sürgünleri bedenimizde taşımak için doğmuş biz faniler herkesin her şeyleştiği ve her şeyin herkesleştiği zamanları yaşıyoruz. Kim bilir belki bizler de herkesleşip, her şeyleşeceğiz. Oysa Ulus Baker kısacık ömrüyle herkesten ve her şeyden farklı bir zaman dışı olabilme ihtimalini var kıldı. Varolsun. </p>
<p>Baker doktora tezini sunduğunun ertesi günü Hüzün başlıklı bir yazı yazmıştır. Satırları arasında bir cümle adeta vasiyet niteliğindedir. Şöyle der Baker: “hüzün geriye kalandır. biraz blues dinleyin benim için…” </p>
<p>Bize kalan blues dinlemektir o vakit.</p>
<div class="box-12">
<p><strong>Meraklısına Not:</strong></p>
<p>Bousquet’in dizesi ile bir diğer karşılaşmam Bandista grubunun 2009 tarihli ilk albümü “De Te Fabula Narratur”daki şarkılardan biri aracılığı ile oldu. Şarkının adı “Her Şeyin Şarkısı”. “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu” dizeleriyle başlayan bu şarkı Ulus Baker’e adeta bir saygı duruşu niteliğindedir.</p>
</div>
<p>(HU/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Gençler hakkında bilmeniz gerekenler]]></title><link>https://bianet.org/yazi/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler-319649</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/gencler-hakkinda-bilmeniz-gerekenler-319649</guid><description><![CDATA[Türkiye’de gençlerin içinde bulunduğu bir kuşak sorunu, geçici bir tablo değil bu yapısal bir problem. Kurumlar açısından ise bu veriler yalnızca bir tespit olarak görülmemeli aynı zamanda bir çağrı niteliğinde alınmalı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Türkiye’de yaşayan gençlerin içinde bulunduğu durumu anlayabilmek ve üzerine düşünebilmek için iki rakam dikkat çekiyor.</p>
<p>Birinci rakamım:</p>
<p><strong>Yedi (7). </strong></p>
<p>TÜİK istatistiklerine göre her 7 kişiden 1’inin genç olduğu anlamına geliyor. Yani Türkiye’de 15- 24 yaş aralığında yaklaşık 12,8 milyon genç yaşıyor. İlk bakışta bu tablo güçlü bir demografik avantaj gibi görünebilir. Her zaman ifade edildiği gibi genç nüfus yoğunluğunun ekonomik bir avantaj yarattığını düşünüyor olabiliriz. Toplumun enerjisi, üretme kapasitesi ve dönüşüm gücü büyük ölçüde gençlerden bekleniyor. Ancak asıl önemli olan niceliksel büyüklükten ziyade gençlerin nasıl bir hayatın içinde var olmaya çalıştığı.</p>
<p>İşte bu noktada ikinci rakam devreye giriyor.</p>
<p><strong>Beş (5).</strong></p>
<p>Bu rakam genç istihdamı ile ilgili ya da istihdam edilememesi ile ilgili. Yine TÜİK (2024) İstatistiklerle Gençlik raporuna göre Türkiye’de beş gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda (neet). Bu sadece ekonomik bir veri değil, aynı zamanda aidiyet duygusunu zayıflatan bir kırılganlık alanı. Eğer cinsiyet bazlı bakacak olursak genç kadınlarda bu rakam %30,1’e yükseliyor.</p>
<p>Habitat Derneği, gençlerin yaşam koşullarını, beklentilerini ve iyi olma hallerini daha yakında anlamak amacıyla hazırladığı “Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Raporu” nu yayınlandı. </p>
<p>9-24 Ekim 2025 tarihleri arasında 33 ilde, 18-29 yaş aralığında 1403 gençle gerçekleştirilen yüz yüze görüşmeler neticesinde elde edilen bu sonuçların üzerine detaylı düşünülmesi gerekiyor. Ankete katılan gençlerin %52’si çalışmıyor. En önemlisi de üniversite mezunları da işsiz. Çalışanların ise %60’ı maddi durumundan memnun değil. Neredeyse gençlerin tamamı ihtiyaç duyduğu gelirin altında yaşıyor.</p>
<p>Üniversite öğrencileri ise asgari ücret seviyesinde gelire ihtiyaç duydukları açıkça dile getiriliyor. Öğrencilerin çoğu çalışmak zorunda hissediyor. Ancak okurken çalışmak, eğitimi bitmeyen bir mesaiye dönüştürüyor. Çalışmak isteyen çoğu genç yarı zamanlı istihdam bulamadığını, bulanlar ise gelişim fırsatlarının kapalı olduğunu aktarıyor. Barınma ve gıda harcamaları ciddi bütçe yükü oluşturuyor<a href="#_ftn1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<h3>Umudunu kaybeden gençler</h3>
<p>Sosyal yaşam maliyet kısıtları nedeniyle genç nüfus, daha çok kahve/kafe buluşmaları (%59) ve AVM gezileri (%37) ile vakit geçirebiliyor.</p>
<p>Tiyatroya ya da konsere gidebilenlerin sayısı sadece %2-4 gibi çok düşük seviyelerde kalıyor. Tüm sosyalleşme ve kültürel katılım ihtiyaçlarını çoğunlukla ücretsiz veya düşük maliyetli alanlar aracılığıyla karşılayabiliyorlar.  Bu nedenle kendini gerçekleyecek hiçbir sosyo- kültürel aktiviteye ulaşamayan gençler için sosyal medya, ücretsiz bir seyahat bileti etkisi yaratıyor. Gençlerin %95,7’si sosyal medya kullanıyor ve ortalama günlük kullanım süresi ortalama beş saate ulaşıyor</p>
<p>Bu araştırmanın başlıklarını üst üste koyunca teknolojik kaçış şaşırtıcı gelmiyor. Zira araştırmanın söylediği bir diğer sonuç ise gençlerin psikolojik yükü: Yaklaşık beşte biri uykusuzluk çektiğini, bitkinlik hissettiğini söylüyor. Daha önemlisi “ben mutsuzum” diyenlerin oranı yüzde 19. Hayatın en sorgusuz döneminde kendini mutsuz hisseden bir nesilden bahsediyoruz. Ekonomik belirsizlik ve borçluluk koşulları, psikolojik baskıyı doğrudan artırıyor.</p>
<p>İstanbul Planlama ajansının gençler ile yaptığı görüşmeler, kaygının temel sebebinin hayata atılmanın ilk adımı olarak görülen nitelikli işlere erişimin önündeki engeller olduğunu gösteriyor. Gençler, umutla başladıkları iş arama sürecinde liyakat beklentilerini yitirdiklerini, dahası iş bulabileceklerine dair inançlarını kaybettiklerini söylüyor. İş bulmak, bir beklentiden çok bir belirsizlik kaynağına dönüşüyor ve gençlerin geleceğe dair plan yapmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle umudunu kaybeden gençlerin oranı gittikçe artıyor.</p>
<h3><strong>Hayattan kopuş</strong></h3>
<p>Yaşam memnuniyeti ve gelecek beklentisine dair kırılganlığın en talihsiz sonucu genç intiharındaki artış oranı.  Türkiye’de en çok konuşmamız gereken konu tam da burası.</p>
<p>Zira 15-39 yaş aralığında intihar hızı 7,38 seviyesinde. Bu konuyu çalışan uzmanlar, “yoksulluk ve geleceksizlik; sorunların çözümüne dair umutsuzluk ve çaresizlik” konusunu son yıllardaki intihar oranlarındaki ciddi artışın öncelikli sebepleri arasında gösteriyor.<a href="#_ftn2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref2">[2]</a> Tüm intihar vakalarının kendine has dinamikleri olmakla birlikte bu artışı münferit olarak görmek yerine içinde bulunduğumuz sosyo- ekonomik koşulların yarattığı etkiye bakmalıyız.</p>
<p>Sosyolog Emile Durkheim'in 1897 tarihli klasikleşmiş çalışması “İntihar” da söylediği gibi, intihar yalnızca bireysel bir edim değil, toplumsal koşulların ürettiği bir olgudur.</p>
<p>Durkheim, ekonomik krizlerin, hızlı toplumsal değişimlerin ve geleceğe dair belirsizliklerin yoğunlaştığı dönemlerde bireyin değer ve normlardan kopuşunu "anomi" kavramıyla açıklar.</p>
<p>Bu kopuşun en trajik tezahürünün ise anomik intihar olduğunu ortaya koyar. Toplum ekonomik krizler, ani yapısal dönüşümler yaşadığında veya toplumun düzenleyici gücü zayıfladığında, birey neyi umut edeceğini, neyi makul biçimde bekleyebileceğini bilemez hâle gelir; arzular ile imkânlar arasındaki uçurum büyür ve yaşam anlamını yitirir. Bugün Türkiye'de genç yaş gruplarında gözlemlediğimiz intihar artışını da tam olarak bu çerçevede okumak gerekir: Geçim kaygısı, işsizlik, eğitimine rağmen geleceğe tutunamama, adalet ve liyakat duygusunun aşınması, gençlerin kendilerini içinde bulduğu kolektif bir anomi tablosuna işaret etmektedir.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinde yapılan gençlik yaşam memnuniyeti araştırması genel olarak gençlik, en mutlu yaş grubu örüntüsünü doğruluyor. Bu araştırma, maddi yaşam koşulları, istihdam, eğitim, boş zaman ve ilişkiler dahil sekiz farklı kategoriyi değerlendiriyor. Avrupa ortalamasının 7,6/10 olduğu bu tabloda Türkiye’deki gençler 5,6/10 ile ortalamanın altında yer alıyor.<a href="#_ftn3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Tüm bu farklı araştırma sonuçları, içinde bulunduğumuz dönemde birlikte çalıştığımız, birlikte ürettiğimiz ve hayatın farklı alanlarında yan yana geldiğimiz gençlerin içinde bulunduğu durumu anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor.</p>
<p>Türkiye’de gençlerin içinde bulunduğu bir kuşak sorunu, geçici bir tablo değil bu yapısal bir problem. Kurumlar açısından ise bu veriler yalnızca bir tespit olarak görülmemeli aynı zamanda bir çağrı niteliğinde alınmalı.</p>
<p>Gençleri karar süreçlerine dahil eden, kapsayıcı istihdam olanakları yaratan, maddi ve psikolojik iyi olma halini destekleyen, öğrenme ve gelişim alanlarını genişleten bütüncül yaklaşımlar geliştirmek artık kritik bir ihtiyaç. İzlanda Modeli<a href="#_ftn4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref4">[4]</a>’nin bize gösterdiği gibi, bugünkü "mutlu gençlik" konumuna doğmadı ancak oraya bilinçli politika tasarımıyla ulaştı.</p>
<p>Gençlerin yoğun olarak madde kullanımı, depresyon ve suça karışma problemi ile mücadele eden İzlanda önce problemin adını koyarak başladı. Gençlerin kendini geliştirmesi için yerelden başlayarak kapsayıcı politikalar geliştirdi. Güçlü sosyal destek ağı, kaliteli eğitim imkanları gençlerin kendilerini güvenli ve mutlu hissetmelerini sağlıyor. Bireysel gelişim için geniş imkanlar sunuyor. Ve sonuç dünyanın en huzurlu ülkesi<a href="#_ftn5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref5">[5]</a>.</p>
<h3><strong>Genç istihdam hamlesi çözüm olabilir mi?</strong></h3>
<p>Türkiye’de de tam bu yazı hazırlanırken Genç İstihdam Hamlesi proje taslağının yasalaşması bekleniyor. Gençleri istihdama davet etmeyi planlayan bu projenin hedefi 18-25 yaş grubu aralığındaki herhangi bir üniversitede öğrenci olmayan gençleri hedefliyor. İşe alınan gençlerin 6 aylık maaş ödemesi doğrudan devlet tarafından karşılanacak. Maaş desteğine ek olarak, işverene 18 ay boyunca sigorta prim desteği verilecek.</p>
<p>Bu kapsamda, şartları sağlayan gençleri işe alan işletmelere İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden maaş ve prim desteği sağlanacak. Ancak bu desteklerin sadece imalat sektöründe faaliyet gösteren özel sektör iş yerleri için geçerli olacağı belirtiliyor. Basitçe bakıldığında bu projenin gerçekte gençleri mi desteklemeyi yoksa imalat sanayi sermaye yatırımlarını mı desteklemeyi amaçladığı kuşku yaratmaktadır. İzlanda’nın kapsamı gençlik odağında veri odaklı herkes için erişilebilir bir alt yapı sunarken bu proje önceliği sermaye yatırımı olarak belirlemiştir.</p>
<p>Üniversite mezunu gençlerin kapsam dahilinde olup olmadığı net olmadığı programda<a href="#_ftn6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftnref6">[6]</a>, sermaye için net 24 ay sürecinde işverene sıfır maliyetli işçi tanımlanmakta. Bu doğrultuda gence ulaşan ise muhtemel asgari ücrettir. Sonrasında işverenin onu istihdamda tutma yükümlülüğü belirsizdir.</p>
<p>Yani destek bittiğinde gencin işi de muhtemelen biteceğini tahmin edebiliriz. Sadece imalat sektörünü kapsıyor olması da Türkiye gerçekliğinin dışında bir bakış açısı sunuyor.</p>
<p>Dolayısıyla bu ham haliyle Genç İstihdam Hamlesi, adının çağrıştırdığı gibi gençlere yönelik bir refah politikası sunmaktan ziyade gençliği bir araç, sermayeyi nihai amaç olarak konumlandıran bir teşvik mimarisi. Gençliğe dair altyapı sunmak yerine paket, gence 24 ay boyunca ucuz emek olma fırsatı sunuyor. Peki 24. yıl 11. ay bitiğinde gence ne olacak sorusunu açıkta bırakıyor.</p>
<p>Gençler için sorun iş yaratmanın ötesinde iş gücüne katılmak için gerekli motivasyonu sunmakla ilgili. Maaş desteğiyle altı ay iş sunulan genç, paket bittikten sonra düşük ücretli, güvencesiz, gelişme fırsatı olmayan bir pozisyonda kalacağını biliyorsa zaten başlangıçta katılmamayı seçebilir.<strong> </strong>Sistemden çekilmek, gencin değil sistemin başarısızlığıdır.</p>
<p>Yazıyı açarken iki rakamdan söz etmiştim: Yedi ve beş. Birincisi Türkiye'de her yedi kişiden birinin genç olduğunu, ikincisi her beş gençten birinin ne eğitimde ne istihdamda olduğunu söylüyordu. Bu iki rakamı yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan, politika boşluğunda yaşayan ve kendi geleceğine yabancılaştırılmış bir kuşaktır.</p>
<p>İşte tam da bu yüzden gençlik bir potansiyel değil, bir politika meselesidir.<strong><em> </em></strong>Üstelik bu politika<strong><em>,</em></strong> yapısal eşitsizliği derinleştirecek eylemler yerine<strong><em> </em></strong>emeği koruyan, kamusal hizmetleri güçlendiren, gençlerin geleceğine güveneceği kapsayıcı bir yeniden dağıtım anlayışıyla kurulabilir.</p>
<p>(ÖB/EMK)</p>
<p><a href="#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn1">[1]</a> https://ipa.istanbul/images/Calismalar/istanbulda-gencligin-demografik-ve-sosyoekonomik-profili-20-yillik-degisim-09952.pdf</p>
<p><a href="#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn2">[2]</a> https://hemhal.org/turkiyede-genc-intiharlariyla-yuzlesmek/</p>
<p><a href="#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn3">[3]</a> https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Quality_of_life_indicators_-_overall_experience_of_life#Other_factors:_income,_household_type,_sex_and_level_of_urbanisation</p>
<p><a href="#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn4">[4]</a> https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10061134/</p>
<p><a href="#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn5">[5]</a> İzlanda’da genç nüfusun istihdamı %71,7 iken, neet oranı ise %5’tir. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training</p>
<p><a href="#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener" name="_ftn6">[6]</a> Ki bu sorunun cevabı mühim. Çünkü neet gençliğinin içinde üniversite mezunu oranı oldukça yüksektir.</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[İçinize siniyor mu?]]></title><link>https://bianet.org/yazi/icinize-siniyor-mu-319659</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/icinize-siniyor-mu.webp'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/icinize-siniyor-mu-319659</guid><description><![CDATA[Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme cesaretidir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının muradı, rahatsız edici bir soruyu yüksek sesle sormak: İnsan, tanık olduğu şeyler karşısında nasıl bu kadar sessizleşebiliyor? Nasıl oluyor da başkasının acısı, yoksulluğu, aşağılanması ya da yok oluşu bir süre sonra gündelik hayatın sıradan dekoruna dönüşebiliyor?</p>
<p>İnsanın dünyayı nasıl bildiğine bakalım. Çünkü insanın bu dünyadaki serüveni, bir bakıma bilme biçimlerinin de tarihidir. Epistemoloji dediğimiz o devasa külliyat, yalnızca dış dünyayı nasıl kavradığımızın değil, kendimizi nasıl eksilttiğimizin de kaydı gibidir. Sahi, biz dünyayı gerçekten nasıl biliyoruz? Akılla, duyularla, deneyimle yoksa akıl ile duyuların ötesine geçen o kadim anlama yolumuz sezgiyle mi?</p>
<p>Modern dünya genellikle ölçülebilir olanı referans alır. Veriyle konuşmayı, sayıyla düşünmeyi, kanıtla ilerlemeyi haklı olarak önemser. Fakat insanın bilme biçimlerini yalnızca bunlara indirgediğimizde başka şeyleri kaybederiz: iç sıkışmasını, vicdanı, sezgiyi, sızıyı. Oysa insan kimi zaman bir şeyin yanlış olduğunu veriyle değil, doğrudan doğruya içinin daralmasıyla anlar. Bir bakış, bir suskunluk; annenin derinden gelen hüznünün yüzünde oluşturduğu çizgi; çocuğun gözlerinin büyümesinde somutlaşan korku; işçinin, emeğiyle aldığı ücret arasındaki asimetrinin yarattığı anlamsızlık yorgunluğu bize bir hakikati gösterir. Bu, her zaman kavrama dönüşmez ama insanın derinlerinde hissettiği hakikatin sezgisel bilgisidir.</p>
<p>Anaksagoras’ın “nous” kavramı tam da burada yolumuzu aydınlatabilir. Nous, evrenin düzenleyici ilkesi olarak aklı yüceltirken aynı zamanda insanın görünenin ötesine geçebilme, hakikati kavrayabilme yetisini de imler. Bugün “aklın sezginin kavrayışının ötesine geçen ürünü” olan “noesis” dediğimiz o bütüncül kavrayıştan ne kadar uzağız?  Sezgiyi teolojinin ya da ezoterizmin loş koridorlarına terk edip yalnızca disipline edilmiş, hesap yapan, sınıflandıran ve yöneten bir zihne itibar ettiğimizden beri hayatı da eksiltiyor olabilir miyiz?</p>
<p>Aklın kendisi üzerine düşünmek bile bunu gösterir. Arapça kökenli “akıl”, devenin çölde karşılaşacağı engelleri, bağı ve tutmayı imler. Batı dillerindeki “reason” neden-sonuç ilişkisine, gerekçeye, açıklamaya dayanır. Türkçedeki “us” ise sağduyuya, ölçülülüğe ve bir tür içsel dengeye kapı aralar. Ne var ki bugün akıl dediğimiz şey çoğu zaman bu zengin çağrışımlardan koparak yalnızca hesaplayan, çıkaran, optimize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Sorun aklın kendisi değil; aklın canlılığı, sezgiyi ve vicdanı dışarıda bırakan araçsal bir forma indirgenmesidir. Böyle bir akıl, canlılığın o ayrıkotu kadar inatçı ve arzu dolu doğasını denklemin dışına itmeye çalışır.</p>
<h3>Berfo Ana</h3>
<p>İnsan; arzuları, korkuları, merakı, sezgileri, başkasıyla bağ kurabilme olanakları ile dünyaya gelir. Her canlı ayrıkotudur. Canlı olan şey yolunu bulur; bastırılsa da, üzerine beton da atılsa, hiç bakım verilmese de doğanın döngüsüne uygun biçimde her seferinde yeniden çıkar. Fakat çağımız insanı, canlılığını büyütmek yerine çoğu zaman onu bastırmayı öğreniyor. Modernleştikçe, teknolojiyi geliştirdikçe ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sanırken canlılıktan gelen en temel hayati duyularımız zayıflıyor. Başarı, statü, performans, hız ve rekabet; insanın hissetme kapasitesini aşındırıyor. Daha çok bilen ama daha az hisseden bir varlığa dönüşüyoruz. Belki de bugün en büyük krizlerden biri, rahatsız olabilme kapasitemizin aşınmasıdır.</p>
<p>Galatasaray Meydanı’nda yıllarca çocuklarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’ni düşünelim. Berfo Ana’yı hatırlayalım.</p>
<p>Devletin en üst makamları söz vermesine karşın Berfo Ana, Cemal’inin kemiklerine sarılamadan göçüp gitti bu dünyadan. Burada mesele politikayı aşıyor. Bir annenin yas hakkından söz ediyoruz.</p>
<p>Bir annenin evladının kemiklerine sarılma ihtiyacından. İnsanlığın sınandığı yer tam da burasıdır. Bir annenin sızısını duymadan nasıl insan kalabiliriz? Nasıl hâlâ canlı olduğumuzu iddia edebiliriz? Canlılığın sorumluluğunu almayan aklın, ortalama bir hesap makinesinden ya da olup biteni kayıt altına alan kameradan farkı nedir?</p>
<h3>Partizan ilişkiler</h3>
<p>Rakamlar bağırıyor: Dünyada ve özellikle Türkiye’de servetin belirli ellerde toplanması her geçen gün daha görünür hale <a href="https://t24.com.tr/ekonomi/ultra-zenginler-kulubu-buyuyor-turkiyede-30-milyon-dolar-uzeri-serveti-olanlarin-sayisi-son-bes-yilda-iki-kat-artti,1319972?_t=1778831893307" target="_blank" rel="noopener">geliyor</a>.</p>
<p>Yoksulluk sınırının 100 bin TL’yi aştığı, açlık sınırının ise iki asgari ücrete dayandığı bir iklimde; bir işçinin aylık emeği, tek bir akşam yemeği hesabına sığabiliyor. İşverenin, çalışanına bir ay boyunca reva gördüğü ücreti bir gecede harcarken yediği lokmanın boğazına düğümlenmemesi, bir başarı hikâyesi değil, insanlığın tel tel dökülüşüdür. Ekranlarda katledilen çocukların <a href="https://bianet.org/haber/iranda-minab-okul-saldirisinda-olen-cocuklar-icin-cenaze-toreni-317302" target="_blank" rel="noopener">haberi</a> ile bu şatafatlı sofraların görüntüsü saniyeler içinde yer değiştirirken, bu yıkımın failleri başka yerlerde madalyalar ve sahte gülümsemelerle onurlandırılmaya devam ediyor. Tüm bu olup bitenlerin ortasında hayat “olağan” akışıyla sürse de sormak sorumluluğumuzdur: Tanığı olduğumuz bu tablo gerçekten içimize siniyor mu?</p>
<p>Aynı soruyu, daha yüksek sesle, hakkı olmadığı halde nepotik veya partizan ilişkilerle kadro alanlara, kamu kaynaklarını kendi çevresine aktaranlara, ihaleleri ortak yaşamın imkânı değil kişisel servet biriktirme aracı olarak görenlere, kamu arazilerini çeteleşmiş ilişkilerle talan edenlere, usulsüzlüklerle servetine servet katanlara da sorabiliriz: Yaptığınızın farkında değil misiniz? Peki biz yani Hayat farkında değil mi? Gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Burada mesele hukuksuzluğu aşar; insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişkiyi de sarsar: kişi, eylemiyle araçlaşarak nesneleşir, yüzünü kaybeder. Haksızlığa tanık olup susmak başka, o haksızlığın doğrudan öznesi olmak bambaşka bir şeydir.</p>
<p>Tanık olanın vicdanı kireçlenir; fail olanın ise kendini aklama mekanizması çalışmaya başlar. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben yapmasam başkası yapacak” gibi cümleler, insanın kendisine söylediği en kullanışlı yalanlardır. Ama soru hâlâ yerinde, hiçbir yere kıpırdamadan orada öylece durur: Başkasının hakkı, emeği, toprağı, geleceği üzerinden kurulan bir hayat gerçekten insanın içine sinebilir mi?</p>
<p>Yunan mitolojisinde Orestes’in peşini bırakmayan Erinysleri hatırlayalım. Erinysler, yalnızca bir suçun ardından gelen öç tanrıçaları ya da cadıları değildir; evrendeki düzenin, doğa yasalarının ve bozulmuş adaletin bekçileri olarak tanrı ya da insan ayırt etmeksizin hak sınırını aşanın peşine düşerler. Orestes annesini öldürdükten sonra yalnızca dışsal bir cezayla değil, içsel bir takiple de karşı karşıya kalır. Erinysler bu anlamda insanın işlediği suçun, döktüğü kanın, bozduğu adaletin ve kirlettiği dünyanın içinde yankılanan sestir.</p>
<p>Hukuki dosya kapanabilir, tanıklar susabilir, kayıtlar silinebilir, alkışlar yükselebilir; ama insanın kendi eylemiyle kurduğu etik ilişki kolay kolay kapanmaz. Kriminolojide kimi faillerin yıllar sonra çoktan kapanmış dosyalarda itirafa yönelmesi hak ve adalet duygusunun tümüyle susturulamadığını gösteren bir işaret olarak yorumlanabilir. İnsan, içine sinmeyen bir şeyi yediğinde nasıl kusarsa, ruhunu kirleten haksızlık da bir yerden sızar. Bastırılır, gerekçelendirilir, “herkes yapıyor”, “sistem böyle” denir; ama soru Erinyslerin amansız takibi gibi orada durur: Gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Tanıklık, bizi sorumluluğa çağırır. İngilizcedeki “responsibility” sözcüğünü ikiye ayırarak düşünelim: response ve ability. Yanıt ve yeti. Sorumluluk, en yalın haliyle, yanıt verebilme kapasitesidir. Latince “respondere” de yanıt vermek, karşılık vermek anlamına gelir. O halde sorumluluk, tanık olduğumuz şey karşısında yanıt verebilme yetimizi kaybetmemektir.</p>
<p>Peki bizim bu yetimize ne oldu, kireçlendi mi? Sürekli maruz kaldığımız görüntüler, haberler, krizler, cinayetler, yoksulluklar ve felaketler karşısında içimiz neden artık eskisi kadar sarsılmıyor? İnsan nasıl olur da çocukların ölümüne, annelerin yasına, işçilerin yoksulluğuna, hukukun askıya alınmasına, hayatların çalınmasına, aşağılanmaya ve eşitsizliğe bu kadar alışabilir? Belki de mesele tam olarak budur: İnsan yalnızca zulüm üretmez; zulme alışır da.</p>
<p>Sahi, birileri çocukların ölümüne alkış tutarken, rejimlerle insanları ayırma yetisinden yoksunlaştığında, acının tarafını değil kimliklerin tarafını tuttuğunda, hâlâ düşünebilen varlıklar olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Tanıklıklarımız bizden yanıt beklerken, genellikle suskunluğun, taraf olmanın ya da konforumuzun güvenli kıyısına çekilmemizi nasıl açıklayabiliriz?</p>
<p>Bu soru yalnızca haksızlığın faillerine değil; izleyen, susan, alışan, yorulan, korkan, bazen kendi konforuna çekilen hepimize yöneliktir. Çünkü insanlık tarihi kuşkusuz haksızlıklarla dolu. Ama aynı zamanda vicdanın, dayanışmanın ve hakikat arayışının da tarihidir. Bu yüzden bugün asıl mesele yalnızca neye karşı olduğumuz değil; neyi referans aldığımızdır.</p>
<p>Arşimet’in söylediği gibi: “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Peki bizim dayanak noktamız ne? Başarı, kariyer, görünürlük, güç, borsa endeksleri ya da hadsizce övündüğümüz unvanlar, projeler, mülkler, hesaplar, statüler olabilir mi? Bunların üzerine hayat inşa edebilir miyiz? Hadi dürüst olalım. Hayatlarımızı üzerine kurduğumuz şeylerin hangisi gerçekten insanı ayakta tutabilecek kadar sahici?</p>
<p>“Hakikat özgürleştirir” denir. Önce hakikati perdesizce görelim. İnsanın iyileşmesinin yolu, hastalığını inkâr etmesinden değil; onunla yüzleşmesinden geçer. İsa Peygamber’e atfedilen “İlaç, hastalığın olduğu yerdedir” sözünü hatırlayabiliriz. Bizim hastalığımız belki de hak ve adaleti yalnızca hukuki birer terim sanmamızda. Oysa hak ve adalet, birer değer olmak yanında duygudur da. Kaynağı canlılık olan insiyaki ihtiyaçlardır. Susuzluk, açlık, sevilme ve güven ihtiyacı gibi yaşamsaldırlar.</p>
<p>Bir çocuğun ağlamasına kayıtsız kalamamak, annenin yasını hissedebilmek, bir başkasının aşağılanması karşısında içimizin sıkışması… Bunlar ideolojik refleksler değil; insan olmanın en temel belirtileridir. Bunlar kaybolduğunda geriye yalnızca akıllı, hesap yapan, kendini güvenceye almaya çalışan ama giderek maneviyat dünyası çoraklaşan ruhsuz bir varlık kalır.</p>
<p>Şimdi dürüstçe soralım: Memnun musunuz? Tüm bu denklem, tanıklıklar, dilsizlik gerçekten içinize siniyor mu?</p>
<p>Bu soruyu sorup ortada öylece bırakamayız. Çünkü insan yalnızca rahatsız olmakla kalmayıp rahatsızlığını yanıt vermeye tercüme ederek dönüştürebilen bir varlıktır. İçimize sinmeyen şey karşısında ne yapacağız? Asıl soru belki de budur.</p>
<h3>Hesap sorma cesareti</h3>
<p>Burada örgütlenme bir ilaç olarak belirir. Örgütlenme, yalnızca parti, dernek ya da kurum çatısı altında bir araya gelmek değildir. Örgütlenme, insanın kendi rahatsızlığını başkalarının rahatsızlığıyla buluşturabilmesidir. Tek başına hissedilen sızı çoğu zaman içe çöker; birlikte hissedilen acı ise dile, talebe, hatırlamaya ve nihayetinde eyleme dönüşür. Çünkü tanıklık yalnızca iç dünyamızda yankılanan bir duygu olarak kaldığında zamanla kireçlenir. Ama başkalarıyla paylaşıldığında sorumluluğa dönüşür.</p>
<p>Hesap sormak tam da burada anlam kazanır. Hesap sormak bağırmak, linç etmek ya da intikam almak değildir. Hesap sormak, en yalın haliyle, “Yaptığının farkındayım ve bunu onaylamıyorum” diyebilme <a href="https://aposto.com/s/hesap-sormanin-etik-ve-politik-anlami-bir-hayat-ne-zaman" target="_blank" rel="noopener">cesaretidir</a>. Bu cümle, insanın kendisini ciddiye almasının başlangıcıdır. Çünkü haksızlık karşısında susmak, olup biteni kabullenmeye indirgenemez; aynı zamanda kendi özsaygımızdan da yavaş yavaş vazgeçmektir.</p>
<p>Bu nedenle “yapacak bir şey yok”, “kabullenmek dışında çare yok”, “kader işte”, “böyle gelmiş böyle gider” gibi ifadeler çoğu zaman gerçekçilik değil; insanın kendi yanıt verme kapasitesinden kaçmak için sığındığı kötü bir inançtır. Elbette her şeyi tek başımıza değiştiremeyiz. Sorunlar nasıl kolektif bilincin ürünü ise çözümleri de öyle. Bir şeyi tek başımıza değiştiremiyor oluşumuz, o şeye yanıt veremeyeceğimiz anlamına gelmez.</p>
<p>İnsan sonsuz cevap verme kapasitesine sahip etik bir varlıktır. Bir şeye tanıklık eder, onu adlandırır, başkasına anlatır, hatırlar, kayıt altına alır, bir araya gelir, talep eder, itiraz eder, dayanışır, sorar, tekrar sorar, tekrar tekrar sorar. Bütün bunlar minik adımlar, hatta sıklıkla ihmal edilebilir tepkiler olarak görülür ama hayatın etik dokusu tam da bu küçük yanıtlarla örülür.</p>
<p>Belki de bugün en büyük tehlike çaresizlik değil; hislerimizin kireçlenmesidir. İnsan, acıya alıştığında değil; acıya alıştığını fark etmediğinde kaybolur. İçine sinmeyen şeyleri normal saymaya başladığında yalnızca politik değil, yaşamsal bir eşiği de geçer.</p>
<p>O halde mesele, içimize sinmeyen hayatı yalnızca teşhis etmek değil; ona yanıt verecek bağlar kurmaktır. Kendimize, birbirimize ve kuşkusuz hayata karşı sorumluluğumuz burada başlar. Rahatsızlığımızı içimizde taşıdığımız bir yük olmaktan çıkarıp ortak dile, hafızaya ve iradeye dönüştürebildiğimiz yerde insan olma olanağımızı gerçeklemiş oluruz.</p>
<p>Gelin, yalnızca düşünerek değil, hissederek de hareket edelim. Çünkü ilaç, tam da sızının olduğu yerdedir. Belki de bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey tam olarak budur: Rahatsız olabilmek, rahatsız olmakla kalmayıp içimize sinmeyen her ne ise bunu birlikte cevap verebilme gücüne dönüştürmek.</p>
<p>(MVB/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Pusulanızdan öperim]]></title><link>https://bianet.org/yazi/pusulanizdan-operim-319652</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/15/pusulanizdan-operim.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/pusulanizdan-operim-319652</guid><description><![CDATA[Seçim günü sabah kalktım. Güzelce giyindim. Kıpkırmızı rujumu sürdüm. Tedarik sıkıntısı olmasın diye ruju cebime attım. Sandık mahalline gittim.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Genel seçimlerin öncesi ve sonrasında siyaset kurumu bizlerle epeyce eğlenmişti. Sandalye kapmaca, oturup kalkmama, kalkıp oturamama, videolar, klipler, şakalar derken seçimlerin bitmesiyle fırtınadan sağ çıkıp kıyıya vurmuşa döndük.</p>
<p>Siyaset durumu hemen fark etti, “Eğlencenin ucunu kaçırdık, kitleyi küstürdük, gördün mü” dedi ve derhal yeni oyuncaklar peyda oldu. Başta ilgilenmiyormuş gibi yapsak da yan gözle yeni oyuncaklara bakmaktan da geri duramadık. Öyleydi böyleydi derken geneli bitmiş seçimlerin yereli geldi.</p>
<p>Genel seçimlerin yorgunluğunu üzerinden atıp yeni oyuncakların cazibesine kapılanlar aldı yürüdü. Taze coşkular filizlendi yüreklerde. Bir kere daha sandık başlarında görevler alındı.</p>
<p>Müşahitlik, sandık odası, katı, kenarı vazifeleri üstlenildi. “Neden küsmemeliyiz” konulu mesajlar gönderildi. Derken seçim günü geldi çattı. Ben hiçbir görev almadım. “Görev ister miyim acaba?” diye arayanların kalbini kırmamak için epey çabaladım. </p>
<p>Seçim günü sabah kalktım. Güzelce giyindim. Kıpkırmızı rujumu sürdüm. Tedarik sıkıntısı olmasın diye ruju cebime attım. Sandık mahalline gittim.</p>
<p>Çarşaf gibi pusulaları tutup tutup neresine denk geldiğine bakmadan uzun uzun öptüm. Pusulalar uzun ve çok olduğundan arada rujumu tazeledim. Eksik kalanları da öptüm. Zarfın ağzını kapattım, ama zarfı öpücükle mühürlemedim. İstedim ki seçime hevesi kalanlar, zarf açıldığında oyları sayarken küçük sürprizimle karşılaşsınlar. Hafif bir tebessümüne vesile olduysa ne mutlu bana.</p>
<p>Gelelim işin diğer yanına. Öpücüklü pusulamla seçim mevzuatı bakımından “geçersiz” oy kullanmış oldum. Anketçilerin istatistiklerine göre hem geçersiz hem kararsız sayıldım. Onlar başka türlü diyebilir; ben seçmeme hakkımı kullandım. Sandığa gittim, boş oy atmadım. Sadece verdikleri mührü pusulaya basmadım o kadar. Beni kararsızlar arasında saymakta ısrar eden olursa kırıcı olabilirim. Kararlı şekilde menüyü reddettim.</p>
<p>Neyse, dönelim o güne. Pusulaları öpücüklere boğup sandık mahallini terk ettim. Gidip güzel bir kahvaltı yaptım. Akşama kadar kitap okudum. Önceden karar verdiğim için yayın yasağı bittiğinde de haberlere bakmadım. Telefonun internet bağlantısını da kestim. Eski filmler bulup izledim, uyukladım. Seçmeyi, seçilmeyi unutmuş tatlı bir pazar akşamı yaşıyordum ki haber almama hakkını kullanmakta ısrarcı arkadaşım aradı.</p>
<p>Normalde ben onu zorla haberdar ettiğimden bana haber verebileceğinden şüphe etmeden telefonu açtım. Haberlere bakıp bakmadığımı, sordu. “Bakmıyorum tabii, sen haklıymışsın arkadaşım” dedim. “Aç, televizyonu aç!” dedi. Önce yüreğim sıkıştı, çok kötü şeyler olduğunu sandım. Meğer çok kötü şeyler olmamış. Olan oldu deyip internete de bağlandım. Sosyal medyayı kurcalamaya başladım.</p>
<p>Yazanlar kendilerini bilir, adlarını rumuzlarını hatırlamıyorum. Okuduğumdan beri aklıma geldikçe güldüğüm iki paylaşıma denk geldim.</p>
<p>İlki, Adıyaman’ı CHP’nin kazandığını “Gavs and Roses” diyerek duyuran o neşeli mesaj. İkincisi Afyon, Kütahya ve Uşak belediyelerindeki değişimi “CHP bu üç ili en son büyük taarruzda aldı” diyerek yorumlayan mesaj. Her ebattaki ekrandan coşku, neşe akıyordu. Ancak siyaset kendisiyle ilgilenmeyen kitle sevmez, neşeli bir halktan hiç hoşlanmaz. O nedenle arada geçen zamanda olan biten malum. </p>
<p>Bütün bunlar bünyede hafif bıkkınlık, merkezi sinir sisteminde ısınma, omuz boyun bölgesinde kulunçlu tutukluluk falan yapıyor. Ben de Dilberay’a katılmaya karar verdim; “Zorunda mıyım?” Değilim ayol!</p>
<p>Kendisiyle meşgul bu menüyü beğenmediğimi, sunulanı seçmeyeceğimi, her türlü pusulaya öpücükler konduracağımı şimdiden ilan ediyorum. </p>
<p>(ÖE/EMK)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 16 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Anadili kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz"]]></title><link>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/anadil-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/anadili-kullanilmadikca-korelir-ama-ortadan-kalkmaz-319443</guid><description><![CDATA[Yönetmen Ali Kemal Çınar, “Valahî”de bedensel bir belirti gibi başlayan karın gurultusunu, bastırılmış bir anadilin geri dönüşüne dönüştürüyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Ali Kemal Çınar, son yıllarda Kürt sineması içinde geliştirdiği özgün anlatı diliyle öne çıkan yönetmenlerden biri. Çınar, uzun yıllardır Diyarbakır'da üretimlerini sürdürüyor. Daha önce "Gênco", "Arada", "Gizli" (Veşartî) ve "Geceden Önce" (Beriya Şevê) gibi filmlere imza atan yönetmen, Kürt sinemasında dil meselesini ele alış biçimiyle de farklı bir yerde duruyor.</p>
<p>Çınar’ın son filmi "Valahî" de bu hattın devamı niteliğinde. Oyuncu kadrosunda Kerem Fırtına, Hichi Demi, Lîsa Çalan ve Mehtap Yıldırım’ın yer aldığı film, Baran adlı karakterin peşini bırakmayan bir karın gurultusunu merkezine alıyor. Ancak film ilerledikçe bu gurultu fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkıyor, bastırılmış bir anadilin metaforuna dönüşüyor.</p>
<p>Gündelik hayatın içindeki absürt durumları gerçeklikten kopmadan anlatan Çınar’la "Valahî" üzerine konuştuk.</p>
<h3>"Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı anlatabilirim"</h3>
<p><strong>Sizin sinemanız Amed’in sokaklarından, bir apartman dairesinin oturma odasından veya bir tamirhaneden filizleniyor. “Gênco”da uçamayan bir süper kahramanı, “Valahî”de Kürtçe konuşan bir karın gurultusunu izledik. Gündelik hayatın sıradanlığını fantastik olanla bu kadar organik biçimde nasıl yan yana getiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Elias Canetti, Kafka için "gerçeküstünün gerçekçi yazarı" der. Kafka, en gerçek dışı olayı bile anlatırken olayın ayaklarının yere basmasını sağlar. Bir absürt olayın içinde ya da rüyada olmanın kendisinden çok, olayın kendisine odaklanmamızı ister. Gregor Samsa devcileyin bir böceğe dönüştüğünde hâlâ işe nasıl gidebileceğini veya ağzıyla kapı kolunu nasıl çevirebileceğini düşünür; hiçbir zaman gerçek denilen o zeminden kopmaz.</p>
<p>Kafka’nın bu yöntemi beni derinden etkiledi. Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı hiç korkmadan anlatabileceğimi biliyorum. Gündelik detayların bu absürt ya da fantastik dünyayı kurmakta ne kadar güçlü bir araç olduğunu fark ettiğim gibi, aynı detayların bu olağan dışılığı dengeleyebileceğinin de ayırdına vardım. Bundan dolayı, yan yana gelmesi zor gibi görünen kavramların rahatlıkla bir arada bulunabildiği hikâyeler anlatmayı deniyorum.</p>
<h3>"Bastırdığı dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır"</h3>
<p><strong>"Valahî"de karakterimiz Baran’ın bitmek bilmeyen karın gurultusunun peşinden gidiyoruz. Bu gurultu, film ilerledikçe tıbbi bir semptomdan çok, bastırılmış bir anadilin bedensel bir haykırışı gibi duyulmaya başlıyor. Anadiliyle zihinsel düzeyde bağ kuramayan ama bu boşluğu bedensel olarak bir gurultuyla hisseden Baran üzerinden bize ne anlatmak istediniz?</strong></p>
<p>Korku, heyecan, sevinç ve üzüntü anlarında bedenimizin nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordur. Anadili de benim için bedensel bir reflekstir. Kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz; er geç bir noktada geri döner. Baran da hayatının hassas bir döneminde karın gurultusuyla karşılaşır. Bu gurultu, onun huzursuzluğunun sonucu olduğu kadar bir şeyleri anlaması için de bir sebep olur. Hayatı boyunca bastırdığı, hiç düşünmediği dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-29.png" alt="">
<figcaption>Ali Kemal Çınar</figcaption>
</figure>
<p><strong>Filmde Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği o gürültüyü sonradan geri istemesi çok çarpıcı bir kırılma noktası. Boşluk yerine rahatsız edici bir sesi tercih etmek, kimlik arayışının neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Baran, o güne kadar hiç dert etmediği anadilinin farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra artık onu görmezden gelemeyeceğini de anlıyor. Sesin varlığı onu rahatsız edecek olsa da onsuz artık var olamayacağını, tamamlanamayacağını biliyor. Bu bilme ya da bilmeme hâli, Baran’ın karakterini oluşturan asıl şey. Terste kaldığını düşünmesi de, hayata dâhil olmadığını görmesi de bundan kaynaklanıyor.</p>
<p>Bu boşluk hâlini yaşamaktansa mücadele etmesi gerektiğini düşünüyor; sesi de bundan dolayı tekrar istiyor. Eğer bir kimliği oluşacaksa bunun bu arayıştan geçmesi gerektiğine, anlık da olsa, karar veriyor. Onda, mücadele etmeden kendisi olamayacağına dair bir hissiyat oluşuyor.</p>
<h3>"Kürtçe oldukça hareketli bir organizmaya sahip"</h3>
<p><strong>Kürt sinemasında dil genelde politik bir kimlik beyanıdır. Ancak siz “Arada” ve “Valahî” filmlerinde dili yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, kimlik, hafıza ve bastırılma deneyimiyle ilişkili bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Karakterleriniz bazen anlıyor ama konuşamıyor, bazen bedeni konuşuyor ama kendisi anlamıyor. Dilin bu arada kalma hâlini sinemanızın merkezine yerleştirmenizin sebebi nedir?</strong></p>
<p>"Arada" ve "Valahî" doğrudan dille ilgili olsa da aslında diğer filmlerimin de dille ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinema yapma biçimim, dili kurgulamak ve biçimlendirmekten geçiyor. Oyuncu seçiminden sette kullanılan dile, hatta o dilin doğru kullanımına kadar bütün süreç bu çabanın sonucunda ortaya çıkıyor. Herhangi bir filmimde dile dair yanlış bir kullanım bile filmin tartışma alanına dâhil olabiliyor.</p>
<p>Kürtçe, standartlaşma süreci devam eden oldukça hareketli bir organizma olduğundan tartışmaya ve müdahaleye açık bir hâlde. Kürt sinemacılar olarak yaptığımız her filmin, dilin tartışma alanına öyle ya da böyle girmesi kaçınılmaz. Belki de bu yüzden doğrudan dille ilgili filmler yapmak bana diğer filmlerimden çok da farklı gelmiyor.</p>
<figure class="image align-center"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/valahi-film-gosterimi-2026416161844c041212cb2f34680ba5d0117bdc755e3-1.jpg" alt="">
<figcaption>Valahî film afişi</figcaption>
</figure>
<p><strong>"Valahî"den sonra Ali Kemal Çınar sineması nereye evrilecek? Sizi yine bedensel ve dilsel çıkmazların içinde mi göreceğiz?</strong></p>
<p>Doğrusu “Valahî"den önce başladığım bir filmim vardı; önce onu bitirmekle uğraşacağım. "Valahî"den önce başlamasına rağmen ondan sonra çıkacağı için sinemamın nasıl evrileceği konusu da tartışmaya açık. Büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle ilerleyeceğimi düşündüğüm için, sinemamda köklü bir dönüşüm olmayacak gibi geliyor.</p>
<p>(ZA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA["Ev Yapımı Eylem": Cumartesi Anneleri’ne karşı kaldırımdan bakmak]]></title><link>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/haber/2026/05/08/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/haber/ev-yapimi-eylem-cumartesi-annelerine-karsi-kaldirimdan-bakmak-319459</guid><description><![CDATA[Şık sofralar, kısır tabakları, gündelik sohbetler… Ama masanın altında bir beden var. “Ev Yapımı Eylem”, politik acıyla steril hayatların çarpışmasını seyircinin gözlerinin içine bakarak anlatıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>“Ev Yapımı Eylem” olur mu? Eğer işin içinde kadınlar varsa elbette olur. Hem de bir tiyatroya dönüşür, üstelik ev konforunda.</p>
<p>Geçen hafta sonu, (3 Mayıs Pazar) İstinye’de bir evde sahnelenen bir okuma tiyatrosuna davet edildiğimde aklımdan geçen tam da buydu.</p>
<p>Kayıplarını arayan ve faillerin yargılanması için her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri’ni izleyen üç kadın, onlardan esinlenerek kendi eylemlerini yapmaya karar veriyor. Evde!</p>
<p>Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu üç kadının ne ekonomik konumları ne de hayata bakışları Cumartesi Anneleri’yle pek örtüşüyor. Ancak tam da bu “alakası olmayan” halleriyle, zengin ya da yoksul fark etmeksizin kadın olmanın vicdanı nasıl harekete geçirdiğini görünür kılıyorlar.</p>
<p>Oyunun en dikkat çeken anlarından biri ise kadınların politik bilinç ile konfor arasındaki sıkışmışlığını açığa çıkaran repliklerde ortaya çıkıyor. “Velev ki politiğiz kimse bilmiyor ki” diyor kadınlardan biri, bir diğeri ise “Bir günde heval olsun demediniz, nankörler” sözleriyle hem sınıfsal mesafeyi hem de dayanışma dilini hicvediyor. “Ev tipi cezaevine hayır” ve “Beraber sıkılıyoruz biz bu evlerde” replikleri ise oyunun absürt mizahının altında büyüyen politik sıkışmışlık hissini izleyene hissettiriyor. </p>
<p>“Ev Yapımı Eylem” adlı absürt, feminist oyun okumasını Şenay Tanrıvermiş yaptı yönetmenliğini ise Pervin Bağdat yaptı. Oyuncular, Özlem Saraç, Bensu Orhunöz, Ayfer Dönmez.</p>
<p>Tanrıvermiş, “Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu” diyor, ekliyor: “Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım.”</p>
<p>Önce, <strong>Şenay Tanrıvermiş </strong>anlatıyor. </p>
<h3>“Planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz”</h3>
<p><strong>Oyunda yüksek gelirli, konforlu hayatlar yaşayan üç kadının Cumartesi Anneleri’ne bakışını izliyoruz. Bu sınıfsal mesafeyi mizah üzerinden kurma fikri nasıl ortaya çıktı? </strong></p>
<p>Bu kadınların vicdan azaplarından dram çıkarsaydım, onları aklamış olacaktım ve buna hakkım yok tabii ki. Mizah, özellikle çuvaldızı kendine batırarak yapıldığında, hem daha dürüst hem de basit ve direkt olmana izin veriyor. </p>
<p>Bir de benim kalemim hep mizaha kayar zaten çünkü kendimi ‘uzman’ gibi kurulmuş yazarken yakaladığımda utanırım biraz. </p>
<p>Türkiye’de zorla kaybetmeler ve Cumartesi Anneleri gibi ağır bir hakikat söz konusuyken seyirciyi güldürmek sizin için ne kadar riskliydi? Yazarken “fazla hafifletme” korkusu yaşadınız mı? </p>
<p>Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu. </p>
<p>Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım. Tarifi imkânsız bir acı üzerine yapılan pek çok çalışmanın samimiyetine bile inanmıyorum. Bu trajedi üzerinden kendimizi sağaltma hakkımız da asla yok! Ama “ama nasıl bilerek yalnız bırakıyoruz, inkâr ediyoruz ve planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz” kısmında bir yüzleşme istedim. </p>
<h3>“Kendilerinden kaçıyorlar”</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/tempimageik4iae.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Oyunda karakterlerin kimi cümlelerine gülerken aslında onların gerçekliğine de tanık oluyoruz. Sizce seyirci en çok neye gülüyor: karakterlerin ikiyüzlülüğüne mi, çaresizliğine mi, yoksa kendi sınıfsal benzerliklerine mi? </strong></p>
<p>Seyirci bir yere kadar gülse de, sonunda kendine yakalanıyor. İzleyenlerin genellikle keyfi kaçıyor ve ‘sert bir tokat’, ‘iyi bir dayak’ ya da ‘ya aslında ben de böyleyim ama ne yapabilirim ki’ gibi açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor. </p>
<p><strong>“Onlar yıllarca oturuyor, tutuklanmadılar; bizi tutuklular gibi...” gibi cümleler oyundaki sınıfsal körlüğü çok görünür kılıyor. Bu replikleri yazarken gerçek hayattan ne kadar beslendiniz? </strong></p>
<p>Bu replikleri sosyo-kültürel bilinci yüksek ancak sindirilmiş, atıllığı kabullenmiş, özellikle ‘eğitimli’ kesimden gözlemlerle yazdım. Ben sessizliğin ipliğini pazara çıkarmak için durumu abarttım ama bence akıllı, mantıklı özürler icat edenler çok daha kötüsünü söylemiş oluyorlar. </p>
<p><strong>Oyunda kadın karakterlerin politikayla kurduğu ilişki bir tür “vicdan konforu” gibi görünüyor. Sizce orta-üst sınıfın eylemsellik biçimleri gerçekten değişti mi, yoksa sadece dili mi değişti? </strong></p>
<p>Bence tamamen değişti. Hem eylemsellik hem de dil değişti. Yenilenen dili olağanüstü yaratıcı, umutlu ve dürüst buluyorum ama katılımı çok zayıf, ne yazık ki.</p>
<p><strong>Oyundaki kadınların birbirleriyle konuşurken sık sık kendi ayrıcalıklarını ifşa etmeleri dikkat çekiyor. Siz bu karakterleri yargılayarak mı yazdınız, anlayarak mı? </strong></p>
<p>Karakterlerime bir ölçüde hak veriyorum ama onların hapsoldukları ve ayrıcalık zannettikleri zaafları ve kalıp yargıları da ifşa etmeyi tercih ediyorum. Kapitalizm ve patriyarkal düzenin içinde kadının en estetik şekilde yok oluşu bir varoluşa dönüştü. Bu yüzden kendilerinden de kaçıyorlar ve elde sadece ayrıcalıklar kalıyor. </p>
<p><strong>Oyunun adı olan “Ev Yapımı Eylem” sizce bugün muhalefetin steril, kontrollü ve güvenli alanlara sıkışmasına dair de bir gönderme mi? </strong></p>
<p>Tabii ki! Bizim için oyunun içeriği mekan olarak ‘ev’ ile örtüştü ve form-içerik birbirini destekledi. Ancak genel olarak en özel alanların, mahremiyetin hatta rüyalarımızın dahi kontrollü olduğu bir dünyadayız. Kendi telefonumuzun bizi dinlediğini düşündüğümüz bir çağda sıkıştığımızı da ifade edemiyoruz. </p>
<p><strong>Oyunu nerelerde izleyebileceğiz? </strong></p>
<p>Önümüzdeki sezon evlere misafir olmayı ve misafir etmeyi düşünüyoruz. </p>
<h3>“İnce bir çizgi üzerinde yürüdük”</h3>
<p>Şimdi oyunun yönetmeni <strong>Pervin Bağdat</strong> anlatıyor.</p>
<p><strong><em>“</em>Ev Yapımı Eylem” gibi mizah ile politik acıyı aynı anda taşıyan bir metni sahnelemek yönetmen olarak sizi en çok hangi açıdan zorladı? </strong></p>
<p>Ben kendimi hep neşeli mutsuz olarak tanımlarım;Hopalıyım ve kültürel olarak da  ironi ve mizahla büyüdüm diyebilirim. metin böyle olmasa da acıyı mizahla  hafifletmenin yollarını arardım çünkü acı gerçeğin bu yolla, izleyenin defansa  geçmesine fırsat vermeden içine sızdığını düşünüyorum.</p>
<p>Ama en çok dikkat ettiğim şey, mizah unsurlarının karikatüre dönüştürmemek , politik olarak çok hassas olduğum bu konuyla alakalı sistem, insan eleştirisini yaparken alay edip dalga geçiyormuşuz  hissi uyandırmamaktı. Çok ince bir çizgi üzerinde yürüdük; dönüp sürekli sağlamasını  yapmak durumunda kaldım.</p>
<p><strong>Oyunda görünürde çok “konforlu” bir dünya var ama alttan alta büyük bir vicdani gerilim akıyor. Sahneleme dilinde bu çatışmayı nasıl kurdunuz? </strong></p>
<p>Şık bir sofra, iyi dekore edilmiş bir ev, gündelik sohbetler, çaylar, kısırlar... Her şey  güvenli ve steril görünüyor. Ama o konforun altında sürekli bastırılan bir huzursuzluk  var; suçluluk duygusu var .Hatta metinde gün için toplaşan bu kadınların oturduğu masanın altında beyaz bir çarşafa sarılmış bir beden var; oyun boyunca kemikleri  sesler çıkarıyor; dışardan kayıpların sesleri duyuluyor..</p>
<p>Hiçbir şey bilmeyen insanla  değil bilip de Susan, eyleme geçemeyen, tavır alamayan insanlar benim kavgam, onlara kızgınım, kırgınım.</p>
<p>Bilip de susmak kötülüğe ortak olmaktır. Yazar bu vicdan  sorgulamasını çok güzel yazmış zaten ama ben sahnelerken kadınların aslında o neşeli  hallerinin altındaki korkunun ,bencilliğin, empati yoksunluğunun altını çizerek  eleştirimi yaptım.</p>
<p>Bunu da en acı cümleleri çok farkında olarak söyletirken birden  kendi dünyalarının güzelliğine, kendilerine odaklanmalarını sağlayıp kontarst yaratmaya çalıştım.</p>
<figure class="image"><img src="https://static.bianet.org/2026/05/aysun.jpeg" alt="">
<figcaption><strong><em>*Şenay Tanrıvermiş ve Pervin Bağdat</em></strong></figcaption>
</figure>
<p><strong>Okuma tiyatrosu biçimini tercih etmeniz, seyircinin hayal gücüne daha fazla alan açıyor. Sizce bu format oyunun politik tarafını daha mı görünür kılıyor? </strong></p>
<p>Bizim yaptığımız sahnelenmiş okuma tiyatrosu formundaki bu oyun biçimi gereği  sahnedeki süsü azaltıyor. Dekorun, büyük efektlerin ya da ışığın gücüne sırtınızı  yaslayamıyorsunuz. Geriye söz, beden ve seyircinin hayal gücü kalıyor. Bu da politik  metinlerde çok güçlü bir alan açıyor bence. Seyirci eksik bırakılan boşlukları kendi  hafızasıyla dolduruyor.</p>
<p>Özellikle bugün sürekli görüntü bombardımanı altında  yaşarken, bazen sadece bir cümleyi duymanın etkisi çok daha sarsıcı olabiliyor. Ayrıca  oyunu bir evin içinde oynamak da bu hissi büyütüyor. Seyirci artık güvenli bir  mesafeden izlemiyor; o konuşmaların tam ortasında oturuyor. Oyunda Cumartesi  Anneleri doğrudan merkezde görünmese de onların acısı sürekli hissediliyor.</p>
<p>Oyun  başlamadan önce seyirciye masanın altında bir beden olduğunu söylüyoruz; kayıpları temsil eden masanın altındaki o bedenden gelen sesleri ve dışardan gelen kayıp evlatların seslerini ,kenarda oturan yazar okuyor; seyircinin göz bebeğini görürken bu  çarpışmalar çok etkileyici bir paylaşım anı yaratıyor. O zaman işte bir cümle önce  kahkahayla gülen o insanların o anda göğüslerine oturan vicdan sorgulamasını göz  göze, sessizce konuşmuş oluyoruz.</p>
<p>Oyun bitince iyi hissetmiyoruz ama biraz iyi hissetmesek de birbirimizi anlamaya ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için bu oyun ve seçtiğimiz bu yol benim için çok önemliydi.</p>
<p>(EMK/NÖ) </p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir konserden fazlası: Ragon Bal]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-konserden-fazlasi-ragon-bal-319466</guid><description><![CDATA[Ragon Bal’ın Kadıköy Sahne konseri yalnızca bir müzik gecesi değildi, Kuzey Kafkas diasporasının ortak ses hafızasının, bir anlığına da olsa, görünür ve duyulur olduğu bir karşılaşmaydı.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Bir konser izlediğimi söylemek eksik kalır. Daha çok, uzun zamandır evlerin içinde, düğünlerde, derneklerde, eski kasetlerde, YouTube kayıtlarında, aile büyüklerinin mırıldanmalarında dolaşan bir hafızanın sahneye çıkışına tanıklıktı bu.</p>
<p>Ragon Bal, 7 Mayıs’ta Kadıköy Sahne’ye çıktığında salonda yalnızca bir müzik grubunu bekleyen dinleyiciler yoktu. Çocukluğundan beri Kuzey Kafkas ezgilerine aşina olan ya da o ezgileri çoğu zaman parçalı, kesik, eksik bağlamlarda duymuş insanlar vardı.</p>
<p>Bir Çerkes olarak anadilimde müzik dinlemek, çocukluğumdan beri kulağımda yer etmiş tınıları canlı duymak heyecan vericiydi. Üstelik bu heyecan yalnız bana ait değildi. Adigeler, Abhazlar, Osetler, Kabardeyler… Kuzey Kafkasya’nın farklı halklarından insanlar aynı amaçla, benzer bir heyecanla oradaydı.</p>
<p>Kimimiz dili biliyor, kimimiz yalnızca birkaç kelimeyi tanıyordu; kimimiz melodiyi çocukluğundan hatırlıyor, kimimiz ritmi bedeniyle taşıyordu. Ama hemen herkesin yüzünde ortak bir ifade vardı: Tanıdık bir şeyi yeniden bulmanın sevinci.</p>
<p>Ragon Bal, Osetya’dan yola çıkan bir grup. Jineps onları <em>“Kafkasya’nın farklı halklarına ait kadim ezgileri modern bir yaklaşımla bir araya getiren”</em> bir grup olarak anlatıyor.</p>
<p>Osetya’dan Çerkesya’ya, Abhazya’dan Çeçenya’ya uzanan daha geniş bir Kuzey Kafkas müzikal hafızasını çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.</p>
<p>Adlarının anlamı da bunu yansıtıyor: “Ragon” Osetçede “eski/kadim” anlamına geliyor; “Bal” ise “band/grup” karşılığı olarak seçilmiş. Güncel kadroda Tamu Berozti, Sarmat Qırgatı, Kazbek Guatsatı ve Adelina Kotaytı var.</p>
<p>Konser duyurularında grubun Kuzey Kafkasya’nın mitolojik hikâyelerini ve mistik tınılarını modern sahneyle buluşturduğu yazıyordu. Ama salondaki deneyim, tanıtım cümlelerinden daha fazlasıydı. Çünkü Ragon Bal’ın müziği yalnızca “etnik” bir unsur olarak tüketilebilecek bir alan açmıyor; dinleyeni kolay bir folklor nostaljisine hapsetmeden, geleneksel olanla bugünün arasında güçlü bir köprü kuruyor.</p>
<p>Bu yüzden sahnede duyduğumuz şey ne yalnızca geçmişti ne de bütünüyle bugüne aitti. İkisinin arasında, diasporada yaşayan halkların çok iyi bildiği o ara yerde duruyordu.</p>
<p>Diaspora biraz da böyle bir yer değil mi zaten? Ne bütünüyle kopuş ne bütünüyle devamlılık. Bir dilin evde kalması, bir melodinin düğünde canlanması, bir dansın bedende sürmesi, bir kelimenin unutulup başka bir kelimeyle geri dönmesi…</p>
<p>Kimi zaman kültür dediğimiz şey, büyük anlatılardan çok bu küçük kalıntılarla yaşamaya devam ediyor. Ragon Bal’ın sahnesi bana en çok bunu düşündürdü. Hafıza bazen bir arşivde değil, bir ritimde saklanıyor.</p>
<p>Keza Ragon Bal müziğini bitirdiğinde bu kez izleyiciler için açıldı sahne. Ceug başladı. Müzik bedene geçti. Ragon Bal bir alan açtı, salondakiler o alanı kendi bedenleriyle doldurdu. Gece dansla tamamladı.</p>
<p>Ragon Bal bize yalnızca Osetya’dan sesler getirmedi. Daha geniş, daha parçalı, ama hâlâ birbirini tanıyan bir Kuzey Kafkas hafızasını sahneye taşıdı.</p>
<p>Bir konser düşünün, sahnede dört müzisyen var, ama duyulan şey dört kişiden çok daha büyük. Dağılmış ailelerin, yarım kalmış dillerin, unutulmamış melodilerin, düğünlerde öğrenilmiş ritimlerin, adını koymakta zorlandığımız aidiyetlerin sesi.</p>
<p>Ragon Bal bu akşam (9 Mayıs) Ankara’da Ostim Teknik Üniversitesi Konferans Salonu’nda, 10 Mayıs’ta da İzmit’te Old Trend Restoran’da sahne alacacak.</p>
<p>Yazıyı bitirirken grubun <a href="https://jinepsgazetesi.com/2026/05/kadim-olanin-yeni-yorumu-ragon-bal/" target="_blank" rel="noopener">Jineps Gazetesi’ndeki röportajını buraya tıklayarak</a> okumanızı da tavsiye ederim. Ayrıca <a href="https://open.spotify.com/intl-tr/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?si=teTZlxlYTfq0cXo28ivySA" target="_blank" rel="noopener">Spotify’dan</a> dinleyebilirsiniz.</p>
<p><iframe style="border-radius: 12px;" src="https://open.spotify.com/embed/artist/2kYL1kFEONqbsOC0crJv1L?utm_source=generator" width="100%" height="352" frameborder="0" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" allowfullscreen="allowfullscreen" loading="lazy" data-testid="embed-iframe"></iframe></p>
<p>(HA/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Bir mektubun izinde: Telekli Sincap ve türler arası bağ]]></title><link>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/bir-mektuptan-fazlasi-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag.jpg'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/bir-mektubun-izinde-telekli-sincap-ve-turler-arasi-bag-319460</guid><description><![CDATA[“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, çocuklara ekoloji ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açıyor.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>Telekli Sincap yuvasında dinlenirken “Postaaa!” diye bir ses duyar. Postacı Güvercin, Telekli’ye uzak bir akrabasından kısacık bir mektup getirmiştir. Telekli mektuba çok şaşırır çünkü böyle bir akrabası ya da tanıdığı yoktur. Kunduz’a Ördek’e ve başkalarına da aynı mektuptan geldiğini görünce orman sakinleri birilerinin onları kandırdığından şüphelenirler.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Peki mektupları yazan kim olabilir?</em></p>
<p>“Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası”, Doğan Gündüz’ün Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıkan “Telekli Sincap” serisinin son kitabı olarak Mart 2026’da yayımlandı. </p>
<p>Meryem Tanrıkulu tarafından resimlenen kitap, 3-8 yaş aralığındaki okur ya da dinleyicilere hitap ederken yalnızca bir çocuk anlatısı kurmuyor, aynı zamanda insanmerkezci dünya dışındaki bir ilişkisellik ihtimalini de tartışmaya açıyor.</p>
<p>Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü’nde lisans, Paris’teki Conservatoire National des Arts et Metiers’de teknoloji tarihi alanında yüksek lisans eğitimi alan Gündüz, Telekli’nin yeni macerasında çocuk edebiyatını pedagojik bir araç olmanın ötesine taşıyor. </p>
<p>Hikâye; sincap, kunduz, ördek, yılan ve ornitorenk gibi birbirinden farklı ve güzel hayvanları aynı heyecan etrafında ve aynı anlatı evreninde buluştururken, türler arasındaki farkları hiyerarşik bir düzleme yerleştirmiyor. Aksine, bütün canlıların birbiriyle “uzaktan akraba” olduğu fikri üzerinden, doğayla kurulan ilişkinin tahakküm değil karşılaşma ve müştereklik üzerinden düşünülmesini öneriyor.</p>
<p>Bu yönüyle kitap, çocuklara “hayvan sevgisi” aşılayan didaktik bir metin olmanın ötesine geçerek, birlikte yaşama fikrini daha doğrudan bir çerçevede yeniden kuruyor.</p>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/adsiz-tasarim-2026-05-08t152516-824.jpg" alt=""></p>
<h3>Nesne değil, özneler</h3>
<p>Bu sayede hayvanlar kitapta kendi hafızaları, kaygıları, alışkanlıkları ve yaşam biçimleri olan öznel varlıklar olarak resmediliyor.</p>
<p>Tanrıkulu’nun çizimleri, söz konusu anlatıyı tamamlayan önemli bir katman oluşturuyor. İncelikli, sakin ve ayrıntılı illüstrasyonlar hayvanlarla kurulan ilişkiyi korku ya da sahiplenme üzerinden değil; merak, yakınlık ve eşitlik hissi üzerinden şekillendiriyor. Kitabın görsel dünyası, doğayı başlı başına yaşayan bir alan olarak kuruyor.</p>
<p>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası, çocuk edebiyatının sınırlarını genişleten ve çocuklara ekoloji, türler arası ilişkiler ve hayvanlar üzerine incelikli bir düşünme alanı açan çağdaş örneklerden biri olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Kitap, özellikle sokakta yaşayan hayvanların neredeyse her gün hedef gösterildiği, birlikte yaşadığımız hayvanlara nasıl hitap edeceğimizin dahi tartışma konusu hâline getirildiği ve bize dikte edildiği bir dönemde, hayvanları gezegenin neresinde konumlandırdığımızı yeniden düşünmeye davet ediyor. </p>
<div class="box-15">
<h3>Künye</h3>
<p><img src="https://static.bianet.org/2026/05/telekli-sincapin-uzaktan-akrabasi-kapak-pelikan-copy.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Telekli Sincap’ın Uzaktan Akrabası</strong><br><strong>Yazar</strong>: Doğan Gündüz<br><strong>Resimleyen</strong>: Meryem Tanrıkulu<br><strong>Kategori</strong>: Doğan Kardeş, Resimli Öykü<br><strong>Yaş</strong>: 3-8<br><strong>YKY’de ilk baskı tarihi</strong>: Mart 2026</p>
</div>
<p>(TY/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item><item><title><![CDATA[Sahteysen çık ortaya]]></title><link>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</link><media:content medium='image' type='image/jpeg' url='https://static.bianet.org/yazi/2026/05/08/sahteysen-cik-ortaya.png'/><guid isPermaLink='true'>https://bianet.org/yazi/sahteysen-cik-ortaya-319438</guid><description><![CDATA[Televizyonlarda görünmeyen ama alemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılması bile aile bütçesini sarsabilir.]]></description><content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta, dolandırılma listelerinin üst sıralarına yerleşmemiz nedeniyle "sahte olan avukat mı acaba?" diye sormuştum. Sevdiğim bir büyüğüm, "Akıl verme, araç ver." diye yazmış. Sahte avukatı gerçeğinden ayırt etme kiti istemiş. İlk anda, "Ondan kolay ne var ayol?" dedim. Sonra düşünmeye başladım. Hangi emarelere bakmak lazım? Avukatın gerçek mi, sahte mi olduğunu nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>"Avukatlar baro levhasına kayıtlıdır, adı orada yoksa sahtedir." desem meseleyi çözmüş olur muyum? Olmam, çünkü sahteciler o kadar mahir ki o levhalara bakıp isim seçip insanları arıyorlar. Sonra o ismin sahibi olan avukat da dolandırılanlarla birlikte adını kullananların peşine düşmek zorunda kalıyor. Yani sorunumuz bu yolla çözülemiyor.</p>
<p>Televizyonlarda hemen her konuda görüşlerini toplumla paylaşan, isimlerinin altında "hukukçu" yazan avukatları düşünelim örneğin. Ben o avukatlardan hiçbirini adliyede gördüğümü hatırlamıyorum. Gerçi kimi avukatlar öyledir. Adliyeye gitmiyor diye avukattan sayılmayacak değiller elbette. Onların gerçek olup olmadığını anlamaya uğraşmaya bile gerek yok. Televizyonda görünüp de sahte olan olur mu? Olmaz! Sorun bu örnekle de çözülemedi.</p>
<p>Kimi avukatların haddinden fazla işi olur. Bu avukatların bürolarında çok fazla avukat ve kâtip çalışır. Bu kâtipler genelde çok fiyakalı olur. Özellikle icra dosyalarıyla haşır neşir olanların beceri katsayıları çok yüksektir. Edaları, konuşmaları, hâlleri bir başkadır; girdikleri ortama uyumları olağandışıdır. Kendi hâlinde bir avukatla yan yana oturtsan, "gerçek avukat hangisi" anketini en az 70’e 30 ile alırlar. Özetle sorun doğrudan gözlemle de çözülemedi.</p>
<p>Televizyonlarda görünmeyen ama âlemde çok ünlü olan avukatlar vardır bir de. Bu avukatların bürolarında fiziki ve dijital kuyruklar olur. Kendilerinin yüzlerini görebilmek pek kolay değildir. Bizzat görüşmeye katılmaları bile aile bütçesini sarsabilir. Bu kişilerin sahteliğinden şüphe edilmez elbette. Onlar avukattır, o kadar. Bilen bilir, gerisi de önemli değildir. Dizi ve film senaryolarına konu olanlar genelde onlardır. İlginç bir biçimde başarılıdırlar. Sahtecilik gibi ufak tefek işlere bulaşmazlar. İhtiyaç duymazlar.</p>
<p>Akademisyen avukatlar vardır mesela. Duruşmalarda kürsüde, derste konuşur gibi anlatmak isterler meseleyi. Hâkimden "Kısa kesin." uyarısı gelince, "Sizleri de bizler yetiştirdik." demeye kalkarlar. Hâkim, önündeki dosyaya bakarak kafasını sallar. Salondaki avukatlar da duygusal olarak hâkimin yanında hizalanır. Çünkü akademik bilgi ile memleketin hukuki ortalamasını toplayıp ikiye bölünce eksi bakiye verdiğinden, “Uyulmayacaksa, gerçek değilse niye öğrettiniz?” diye ünlemeye hazır bir kitle vardır artık duruşma salonunda. Nihayetinde sahte hoca yoksa onlardan da sahte avukat çıkmaz.</p>
<p>Bir de hâkim/savcı emeklisi olup "Avukatlık da yapmadan şu hayattan gitmeyeyim." diyenler var. Laf aramızda, avukatlar arasında en çok diş gıcırdatanlar onlardır. Yazabildikleri her yere eski unvanlarını yazarlar. Önceki mesleklerini icra ederken avukatlara ne kadar haksızlık ettiklerini fark ettiklerini anlatırlar. Kürsüdeyken geçen hayatlarında gördükleri ilginç olayları paylaşmayı pek severler. Onların da sahtecilikle işi olmaz ama avukatlıktan ne anladıkları kısmı biraz belirsizdir.</p>
<p>Gelelim adliyelere giden, duruşma salonlarında bekleyen, baro odalarında vakit geçiren "normal avukatlara. Kimdir "normal" derseniz, "işinde gücünde" deyip kısa kesebiliriz. Şimdi biz bu "normal" avukatlara bakarak değerlendirmemizi yapalım. Bir kere "normal" avukatlar o telefonlardakiler gibi aşırı hızlı konuşmaz. Kimin adına aradığını, yani müvekkilinin kim olduğunu söyler ki işte bu, kilit nokta olabilir. Bir de avukatların "çok konuşur" diye adı çıkmıştır. Nihayetinde birileri adına konuşurlar, evet. Ama sanılanın aksine daha çok dinlerler; anlamak için soru sorarlar. O telefondaki aşırı zinde, aşırı özgüvenli, kafası hiç dağılmayan, ne diyeceğini unutmayanlara benzemezler.</p>
<p>Özetle, "avukatım" diye arayan olursa ilk önce kimin adına aradığını söylemesi gerekir. Söylemediyse şüphelenin. Avukat niye aradığını söyler. Karşı taraf meseleyi tam anlamanıza izin vermiyorsa araya girerek durmadan soru sorun. Bürosunun adresini isteyin; adını tekrar sorun, meselenin ne olduğunu tekrar anlattırın, mahkemesini ve dosya numarasını sorun. Hasılı, "gerçek" avukat görünce ne kadar soru soruyorsanız o kadar soru sorun.</p>
<p>Bana sorulan soruya gelecek olursak, "Gerçek olamayacak kadar iyi gibi geliyorsa mutlaka şüphelenin." diye yanıtlarsak başımız ağrımaz sanırım.</p>
<p>(ÖE/NÖ)</p>]]></content:encoded><pubDate>Sat, 09 May 2026 00:00:00 +0300</pubDate></item></channel></rss>