Akıl, değirmen taşına benzer; öğütecek bir şey bulamazsa kendini öğütmeye başlar.
Bu cümleyi ne zaman hatırlasam, aklıma geceler gelir. Herkes uyuduğunda, şehir yavaşladığında, ışıklar birer birer söndüğünde… Zihin o zaman çalışmaya başlar. Gün içinde fark etmediğim ayrıntılar, söylenmiş bir söz, yüzümde asılı kalmış bir ifade, yarım kalmış bir konuşma… Hepsi sırayla gelir. Aynı cümleleri tekrar ederim. Aynı ihtimalleri yinelerim.
O an anlarım: İnsan bazen hayatın kendisinden değil, hayat üzerine durmadan düşündüğü şeylerden yorulur.
Zihin boş durmaz, düşünür. Ama düşüncenin bir yönü yoksa, kendi etrafında döner. Küçük bir kaygı büyür, küçük bir kırgınlık katılaşır. İnsan, bir başkasına değil; kendi içinde kurduğu cümlelere yenilir. Sorun düşünmek değildir. Sorun, düşüncenin istikametsiz kalmasıdır.
Günlük hayatın içinde bunun sayısız örneğini görüyorum. Bir fikir ne kadar sık tekrarlanırsa, o kadar doğruymuş gibi geliyor. Bir söz ne kadar yüksek sesle söylenirse, o kadar haklı sanılıyor. Oysa tekrar, hakikat değildir. Yüksek ses, doğruluğun ölçüsü değildir. Ama zihnin boşluğunda yankılanan her şey bir süre sonra yerleşiyor.
Belki de bu yüzden insanın kendine sorması gereken en zor soru şudur: “Bu düşünce gerçekten bana mı ait?” bu soruyu sormak kolay değildir. Çünkü düşünce çoğu zaman bize aitmiş gibi gelir. Oysa çoğu zaman başkalarından devraldığımız cümleleri taşırız. Farkında olmadan, alışkanlıkla, sorgulamadan.
Çocukluğumu düşündüğümde bunun izlerini görürüm. Evde söylenen sözler, gösterilen tepkiler, susulan anlar… Hepsi zihnime kaydolmuş. Adaletin nasıl kurulduğunu, haksızlık karşısında ne yapılacağını, bir hata olduğunda nasıl davranılacağını önce orada öğrenmişim. Sonra büyümüşüm; ama o ilk kayıtlar silinmemiş.
Bir çocuğun sürekli eleştirildiğini gördüğümde içim sıkılır. Çünkü bilirim, o çocuk bir süre sonra susmayı öğrenir. Yanlış yapmaktan korkar. Öte yandan hiç sınır görmemiş bir çocukta da başka bir eksiklik büyür. Her isteğini hak sanır. Ölçüyü tanımaz. Demek ki insan hem sevgiye hem de sınıra muhtaçtır. Sevgi kök salar; sınır yön verir.
Bu küçük dengeler yalnız ev içinde kalmaz. Topluma taşınır. Evde adalet gören bir insan, dışarıda da adalet arar. Evde korku öğrenen ise ya susar ya da korkuyu yeniden üretir. İnsan ilişkileri, büyük yapıların temelini oluşturur.
Tarih kitaplarını karıştırdığımda bunu daha geniş ölçekte görürüm. Büyük çöküşler bir günde olmaz. Önce küçük aşınmalar başlar. Adalet zayıflar, güven azalır, insanlar birbirine mesafelenir. Güç yerinde durur belki ama içi boşalır. Son darbeyi dışarıdan gelenler vurur; ama yıkım daha önce başlamıştır.
İnsan zihni de böyledir. Kendini sorgulamayan bir akıl zamanla kendi doğrularının içine kapanır. Sophokles’in “Oidipus”unu ilk okuduğumda yalnız bir trajedi görmüştüm. Şimdi başka bir şey görüyorum: Gerçeği arayan ama kendine dönmekte geciken bir insan. Oidipus’un en büyük körlüğü gözleri değil, kendini soruşturmamış olmasıdır. İnsan başkasını yargılarken hızlıdır; kendine gelince yavaşlar.
Oysa düşüncenin olgunluğu burada başlar. “Yanılıyor olabilirim,” diyebildiğimiz yerde. Kendimizi de sorunun bir parçası olarak görebildiğimiz yerde.
Zamanla deneyimleyerek şunu daha iyi anladım: Zihin boşluk kaldırmaz. Eğer içine merhamet koymazsak, sertlik dolar. Eğer ölçü koymazsak, aşırılık büyür. Eğer farklı seslere kulak vermezsek, düşünce daralır.
Akıl ile özdeşleştirdiğim değirmen taşı dönmeye devam eder; çünkü düşünmekten vazgeçemeyiz. Ancak artık biliyorum ki mesele taşın dönmesi değil, içine ne koyduğumuzdur. Eğer o taşın içine adalet, merhamet ve sorgulama koyar; düşüncelerimizi ilim ve bilimle beslersek, sağlam bir akıl, güçlü bir karakter ve köklü bir medeniyet inşa edebiliriz. Fakat onu boş bırakır ya da saplantılarla doldurursak, aynı taş bu kez insanın iç dünyasını ve kurduğu hayatı öğütür. Çünkü insan, en çok kendi yönsüz düşüncesine yenilir.
(YSE/NÖ)






.jpg)
