Raflardan elime aldığım romana bakıyorum; İsminden ve konusundan dolayı okumaya hazır mıyım diye içimden geçiriyorum. Rafa kaldırıyorum, tekrar elime alıyorum… Sonra bir cesaret başlıyorum, satırların arasına karışmaya… Romanın ismi Bul Beni Anne. 2023 Fakir Baykurt Roman Ödülü’ne layık görülmüş; gazeteci-yazar Dursaliye Şahan tarafından kaleme alınmış.
Roman, köklerini bulamayan tüm canlara satırlarıyla okuyucuya seslenerek başlıyor. Kök üzerine düşünmeye dalıyorum. Hepimiz bir toprak parçası üzerinde yaşıyoruz. Köklenebilmek, köklenip ağaç olabilmek ya da bahçe oluşturabilmek için toprağa ihtiyacımız var. Peki bu toprak bakımsızsa, kuruysa, sulanmıyor ve bir köşeye bırakılmışsa…
Nasıl kök verebilir, değil mi? Aylarca, yıllarca ziyaret edilmeyen mezarlıklar misali… Toprağın üstünde hep ayrık otları oluşur. Yabani diye sınıflandırılır bu otlar. Dikenli, öfkeli, mutsuz, kırgın ve yalnız… Romanda bu noktada yaşanmış bir hayat öyküsünden ilham alıyor ve kusurlu dünyanın çatlaklarını okuyucunun vicdanına edebiyatın imkanlarıyla tanıklık ederek anlatıyor.
Cemil, cami avlusuna bırakılmış bir bebek… Bilirsiniz, bir söz vardır: “Annenin doyuramadığını dünya doyuramaz.” Melanie Klein’ın “nesne ilişkileri” olarak tanımladığı bir teorisi var; bebeğin anne memesiyle kurduğu ilişkinin hayatımızdaki belirleyiciliğini anlatır. Anne memesinden koparılıp bir cami avlusuna bırakılan, oradan da devlet yurduna götürülmesini anlatan, romanda: satırlar arasında dolaşırken yoğun yalnızlık teması ile karşılaşıyorsunuz.
Cemil, köklenebileceği bir toprağa ihtiyaç duyuyor, satırlar boyunca.. Bu ihtiyacını gideremedikçe de bahçesindeki kökler yeşermiyor. Yine de bebeklikten yetişkinliğe uzanan süreçte yaşadığı acılara ve yalnızlığa dayanmasını, hayata tutunmasını sağlayan bir umudu var. Annesini bulma umudu, karakteri yaşama bağlıyor. Hep duyduğu bir melodi var.. “Anne sesi” .. Bu ses, onu yaşama bağlıyor.
Spinoza’nın dediği gibi, “bu dünyaya inanmak için nedenlere ihtiyacımız var.” Ancak Cemil, yaşama tutunmak için annesini bulmaya umut bağlasa da orada da takılıp kalıyor. Bir koridorda ilerleyip bir odaya girip pencere açmak yerine, hep o koridorda duran bir karakter, Cemil. Ama bir gün, Hızır gibi eski öğretmeni çıkar karşısına; onun sayesinde bahçesini temizlemeye başlar… Ancak bu umut, romanda toplumsal gerçekçilikten uzak durmaz, romantize edilmez; kırılgandır, geçicidir ve sürekli tehdit altındadır.
Deleuze, “Gerçek; bir fabrikada, okulda, kışlada, hapishanede, polis karakolunda yaşanandır.” der. Yetiştirme yurtlarında yaşananlar, kimsesizliğin ağırlığıyla hastanelerde karşılaşılan ihmal ve ihlaller, evsiz kalmak ve sokakta yaşamaya uzanan olaylar bütününde karakterin hissettiği “korku” duygusu romanın merkezinde yer alır. Hor görülen, sürekli aşağılanan, onu dünyaya getiren insanlar tarafından terk edilmiş birinde cesaret nasıl oluşabilir? Satırlar boyunca Cemil, sokaklarda ve parklarda hayata tutunmaya çalışır. Yanındaki yoldaşı ise Duman’dır. Roman, hayvanların insanlarla kurduğu dostluğu; insanın insanı ötekileştirirken hayvanların hiçbir duvar örmeden dost olabilmesini de çok güzel işler.
Zor duygular, hayatla yaptığımız bir anlaşma gibidir. Kitabın her satırında bu zor duygular, insanın karşısına bir ayna bırakır. Olay örgüsünde “Hırsız” lafını duyunca neden Cemil’in bütün organları tek tek harekete geçmiştir? Çünkü Cemil ötekidir. Suçlu olma potansiyeli en yüksek kabul edilen kişidir. Toplumun ona atfettiği budur.
Annesi, babası kimdir? Köklerini, geçmişini bilmemektedir. Aslında bir kökü vardır ama tek bildiği cami avlusuna bırakılmasıdır. Kendini ifade edebilecek kendine ve yaşama duyduğu bir güven yoktur. Cami avlusuna terk edilmeden de bu duyguların hissettirildiği milyonlarca çocuk ruh var. Bu nedenle milyonlarca insan psikiyatrik ilaçlarla hayata tutunmaya çalışıyor.

Cemil, olay örgüsünde mutlu bir aile yaşamını merak eder. Tolstoy’un Anna Karenina’da söylediği gibi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Aile özlemi ve sevgi ihtiyacı tüm zihnini ele geçirir. Yurttan sonra ne yapacağı ise önünde kocaman bir soru işareti gibi durmaktadır; fakat Cemil, bu soruyu sevgi eksikliği içinde ancak sonradan fark edebilir.
“Ama o agresif hâllerinin altında duygusal, kırılgan, kompleksleri olan bir çocuk olduğunu da görüyordum. Çoğumuz gibi o da çok masumdu.
Feleğin sillesini küçük yaşta yiyenlerdendi. Hayata ve insanlara güvenini kaybetmiş, yurtta kalmayanlara karşı önyargılı ve öfkeliydi.”
“Şefkate, ilgiye, sevgiye o kadar muhtaçtım ki…”
Cemil’in “alternatifsizliği”, modern toplumun en acımasız gerçeklerinden biriydi. Alternatifi olmayan insanlar çoğu zaman seçtikleri için değil, mecbur bırakıldıkları için yaşarlar. Bir çatıya razı olmak, bir parkta sabahlamak, bir yurdu terk etmek zorunda kalmak gibi…
Bunlar tercih değil, hayatta kalma refleksleridir. Önüne ne sunulursa yapmak zorundadır. Yeter ki bir çatısı olsun. Ama o çatı bile Cemil’e fazla görülür; parklarda yaşamaya devam etmek zorunda kalır. Oysa Cemil, cami avlusundan devletin yurduna yerleştirilmemiş miydi?
“Çocukluğumda ve gençliğimde toplum bana sürekli suçluluk duygusu hissettirdi. Başıma gelen bütün kötülüklerin, yaşadığım sefil hayatın, en sıradan aksiliklerin bile sorumlusu kendimmişim gibi hissediyordum. Yalnız kalmayan, kimsesizliğin ne olduğunu bilmeyen bizi anlamıyordu. Buna bizi dünyaya getiren anne babalarımız da dahildi. Zaten bizi yurda bırakarak en büyük kötülüğü onlar yapmamış mıydı? Yurtlar, annesine ve babasına düşman çocuklarla doluydu. Benim gibi terk edilenler ise nedense annelerinin azize olduğuna inanıyordu.”
Korku içinde, baskıyla ve şiddetle atılmıştı Cemil’in köklerindeki tohumlar. Cesaretin ne demek olduğunu bilmiyordu.
“Ailesiyle büyüyenlerle kıyaslanıyorduk okul sıralarında… Özellikle okullarda, onlardan beklenenleri kolayca bizden de bekliyorlardı. Onca can acıtıcı farkı görmezden geliyorlardı. Oysa birbirine uzak, yabancı iki topluluk gibiydik. Korku, bütün yeteneklerinizi ve motivasyonunuzu körelten kısır bir döngüdür. Üç yılın ardından tekrar yurda verildiğimde yürüyemiyordum. Yanlış uygulamalar, ihmaller vardı ama tam olarak ne olduğunu bilmiyordum; çünkü bana açıklama yapan kimse yoktu. Yeniden iftiraya uğradığım yurt, ikinci kez kaderimi belirleyen yer oldu. En çok nefret ettiğim ikinci yer… Ben hem sahipsiz hem de engelliydim. Her gittiğim mekânın en zayıf halkası oldum. Çok dayak yedim, çok ezildim ama şükrettiğim bir şey vardı: Tacize yeltenen olmamıştı. Yurtlardaki çocuklara ne istedikleri, ne hissettikleri sorulmaz. Hayalleri, ihtiyaçları sorulmaz.”
Dünya genelinde yaklaşık 150–153 milyon çocuk öksüz ya da kimsesiz kabul ediliyor. UNICEF verilerine göre dünya çapında evsiz ya da sokaklarda yaşayan çocuklara dair net bir küresel ölçüm yok; çünkü resmi veriler farklı kurumlar tarafından ayrı ayrı tutuluyor.[1] Ancak sivil toplum kuruluşlarının tahminlerine göre on milyonlarca çocuk evsizlik, sokakta yaşama ya da güvencesiz bakım deneyimiyle karşı karşıya. Uzmanlar, gerçek sayının daha yüksek olabileceğini ve nüfus sayımlarında görünmeyen birçok çocuğun kayıt dışı olduğunu vurguluyor. [2]
Sorunlar evrensel… Önce adalet değil; çünkü adalet karmaşık bir kavram. Önce vicdan… Neticede, kuş olsun insan olsun, kim olursa olsun; hikayenin sonunda tüm karakterler kalbine dönüyor, kalbinden özür diliyor ve ölüyor. Cemil’in annesi ve babası vicdanları rahat mı öldüler, sanmam. Dünya, hayal ettiğimiz ütopyaların yaşanabildiği bir yer değil.
Peki bu kusurlu dünyada bize düşen görev ne olabilir?
Bildiğimiz Dünyanın Sonu kitabında şöyle bir öneri bulunur:
"Kusurlu bir dünyada yaşarız; bu dünya her zaman kusurlu olacak ve bu yüzden her zaman adaletsizlikler barındıracaktır. Ama dünyayı daha adil, daha güzel kılabiliriz. Onu inşa etmemiz gerekir. Bunun için birlikte akıl yürütmeli ve bu bağlarla çalışıp meyve yetiştirmeyi denemeliyiz.”
Bazı çocukların bir aylık okul masrafı, bazı çocukların ise bir yıllık okul masrafına denk geliyor. Böyle sınıfsal ve acımasız bir dünyada, daha fazla “başarılı” insana değil; vicdanlı yeteneklere ihtiyacımız yok mu sizce?
Sonuç olarak Bul Beni Anne, kusurlu bir dünyada büyüyenlerin romanı. Daha fazla “başarılı” birey üretmeye odaklanan bir sisteme karşı, vicdanı, şefkati ve sorumluluğu hatırlatan bir metin. Okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Dursaliye Şahan,
Ayrık otlarını ayıklamak mı istiyoruz, yoksa toprağı iyileştirmek mi?
Ve belki de romanın asıl gücü tam burada yatıyor.
Cemil’e ve yüreğindeki toprak kurak, çatlak kalmış tüm çocuk ruhlara…
“size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
‘iyiyim’ diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.”
Birhan Keskin
(RYÇ/EMK)
[1] https://worldmetrics.org/orphan-statistics/
[2] https://www.theguardian.com/global-development-professionals-network/2017/may/03/how-can-you-leave-no-one-behind-when-millions-of-children-are-uncounted


.jpg)




