Türkiye Belediyeler Birliği’nde yine, yeni, yeniden başkanlık seçimi yapıldı. Seçim için Ankara’ya gelmiş siyah plakalıların Atatürk Bulvarına üç sıra park etmeleri nedeniyle tümüne en kalbi duygularımı fırlatıp devam ettim. Adliyede işim uzun sürmedi, çok sevindim.
Hava güzelken iki adım yürüyeyim dedim. Cezaevleri işyurtları mağazasının önündeki kuyruğu görünce hiç düşünmeden binanın iki cephesi uzunluğundaki kuyruğa katıştım. Ne için beklediğimi çözebilmek için algımı açtım, etrafı taradım. Yumurta kuyruğuna girmişim.
Peşinen söyleyeyim, kuyrukta cezaevinde emek sömürüsü olduğuna dair en ufak bir tartışma yoktu. Kuyrukta kavgaya neden olabilecek mesele ikinci tur yumurta almak için sıraya girenlerdi. Benim arkamda bekleyen güler yüzlü kadının da elinde bir otuzluk yumurta paketi vardı.
Yemenisinin ucunu ağzının kenarına almış gülümserken bir yandan da derdini anlatmak için “Erişte yapacağım” dedi. Kışlık hazırlığından anlamadığım için “Kaç yumurta gidiyor?” dedim. O benim ona inanmadığımı sandı, oysa gerçekten merak etmiştim. Ama kuyruktaki beraber ve solo homurtular “Bir tur almışsın, neden milletin hakkını yiyorsun! Hayret bir şey yani” ve benzeri nidalarla yoğunlaşmaya başladı. O arada kadın birden yok oldu.
Sıramız ilerlerken bir baktık, ışık görünce renklenen gözlük camları, ayna makas yardımıyla düzeltilmiş bıyıkları ve tepkisiz suratıyla bekleyen erkek şahsın da elinde bir otuzlu paket var! Homurtumuzu alıp hop diye ona döndük.
Başladık kime söylediğimiz belli olmadan ortaya ortaya saymaya. “Milletin hakkını yemek bu kadar kolay işte!”, “İnsan biraz edep eder cık cık” derken sanki karşıt görüş söylüyormuş gibi yapıp aslında inceden laf atanlar başladı. “Efendim sonuçta herkesin bakış açısı serbesttir, öyle isterse öyle yapar, ne var bunda?”, “Hak yemiyor ki sırada bekliyor işte, kalırsa bir tane daha alır, ne olmuş yani”.
Sırada bekleyenler deneyimli tabii, homurdanandan değil diğerinden korkacaksın. Niye? Çünkü karşı taraftan çakan seni asıl gaza getirendir. Uyma ona! Ama ben acemi olduğumdan çat diye tuzağa düştüm. “Herkes bir alırken ben iki alırım, kimse de laf edemez diye görüş mü olur?” demiş bulundum. Herkesle birlikte ben de tufaya düştüğümü anladım tabii, ama benim de huyum kurusun o andan sonra durma ihtimalim yok.
Herkesin havaya, ortaya, kıyıya söylenip durduklarını ucundan tutup muhataba yönelttim. Adamcağızın kolunu dürttüm, “Size söylüyorlar, belki siz de söylersiniz” dedim. Toprak doyunca suyu kusar, bizim hedefte hareket yok. Taş olsa çatlar, onun mimiği oynamıyor. “İlginç bir kişi, ama yöntemi iyiymiş aslında” dedim içimden.
Sıramız ilerliyor, artık yumurta kasaları görüş alanımıza girmiş ve bizim ekibe üç kişi kalmışken içerdeki ince kapı kapandı. Sıramız kaybolmasın, ayağının ucunu önce basan hak iddia eder nasıl olsa diye ana giriş kapısının önünde safları sıklaştırdık.
Otomatik kapı kafayı yedi, durmadan açılıp kapanıyor, ama umurumuzda değil. İçeride Şirinler köyü üniformasıyla çalışanların tamamı cezaevinde bulunan arkadaşlar. Arkada bir de “şef” var. Biz kapıda minik adımlarla dalgalandığımızdan kapıda bekleyen “Kasada sorun var, satışı durdurabilirler” demez mi? Ben birden yükseldim, “Bu kitle sizi yer kardeşim” dedim.
Arkadan şef “Abla bu adamlar cezaevinde kalıyor, sen kime ne diyorsun?” dedi. Ben yine duramadım tabii. “Dışarısı da pek güvenli değil, onu söylüyorum” diye el yükselttim. Kapıda bekleyenle göz göze gelip karşılıklı gülümsedik. Neyse o arada kasa çalıştı, sıra ilerledi.
Ben de kaptım bir otuzluk paket. Üstüne Adana Açık’tan gelen limon ile Elazığ Açık’tan gelen kuruyemiş aldım. Çıkışta bizim ekiple mimiksizi bir çay içmeye götürür yeniden sorarız diye umuyordum, ama olmadı. Darısı sonraki kuyruklara artık.
(ÖE/EMK)







