Bu ülkede annelik fazlasıyla yakıcıdır.
Hiçbir anne, evladının toprağa verilişine tanıklık etmeyi düşünemez bile. Ondan da zoru, yitirdiği çocuğunun mezarını dahi görememektir. Derler ya, dağın taşın başına gelmesin; hiçbir anne evlat acısıyla sınanmasın. Topraklarımız bu konuda mahirdir, zamansız evlat kaybeden annelerin yaslı yürekleriyle doludur. Bir de mezar taşı bile olmayan anneler vardır.
Fakat bir anne var ki, bütün ülke onu tanıdı; Yüksel Güran, haksız ithamlarla vebal altına sokuldu.
Yüksel anne, çocuğunun cansız bedeninin bulunduğu günden beri dört duvar arasında. Ne evladının mezarını görebilmiş ne de yasını tutabildi.

Narin'e hakikat borcumuz var: Olaylar nasıl Güran ailesinin aleyhine döndü?
Hani inançlı insanların deyimiyle:
“Gözünle görmediğine, kulağınla işitmediğine; tanığı ve kanıtı olmayan söylentilere inanıp vebal alma.”
Ne yazık ki bütün bir ülke, hiç düşünmeden medya tarafından uydurulan senaryolara 6 çocuk annesi, doğru düzgün Türkçe bilmeyen; muhafazakâr, gelenekçi bir kadını mesnetsiz iftiralarla itham etti. Hiç düşünmediler bu kadının koskoca bir ailesi, boyunca oğulları ve küçük çocukları var diye. Bu konuda kadın örgütleri de sus pus oldu. Oysa hassasiyetleri oldukça yüksek. Özellikle Diyarbakır gibi insan hakları mücadelesinde öncü bir şehirde.
Evet, Yüksel Güran’ın çığlıklarını kimse duymadı, kimse hakikati de görmek istemedi. Herkes inanmak ve duymak istediklerine inandı.
Üstelik “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde, bir ailenin medya linciyle paramparça edilişine de tanıklık ettik bu dosyada.
Bu dosyada sorular cevaplardan fazladır. Olayın nasıl gerçekleştiği hâlâ netlik kazanmadı. Kim tarafından, hangi koşullarda, ne amaçla yapıldığı sis perdesiyle örtülü. En önemlisi de “neden” sorusu bütün ağırlığıyla ortada duruyor. Bir anne için bu soru cevapsız kaldığında, verilen her hüküm vicdanlarda eksik kalır.
Bir düşünün: Bir anne, kendi çocuğunun katili olmakla suçlanıyor. Oysa biliyoruz ki bir annenin çocuğunu öldürme olasılığı son derece düşüktür; bunun için çok güçlü, açık ve tartışmasız bir motivasyon gerekir. Bu dosyada ise böyle bir motivasyon hâlâ net değil.
Anneliği bilen herkes şunu bilir: Bir anne, çocuğunu korumak için kendinden vazgeçer. Aç kalır, uykusuz kalır, susar; ama çocuğuna zarar gelmesine razı olmaz. Elbette dünyada her şey mümkündür; tarihte istisnai örnekler vardır. Ancak tam da bu yüzden, bir anneyi evladının katili olmakla suçlamak sıradan bir iddia değildir. Olağanüstü bir suçlama, olağanüstü derecede açık ve ikna edici deliller gerektirir.
Buna rağmen medya tarafından üretilen senaryolar sorgulanmadan kabul edildi.
Yüksel Güran, mahkeme heyetinin karşısına bile elleri kelepçeli çıkarıldı. Sanki suçüstü yakalanmış, sanki azılı bir katilmiş gibi. Bu bir güvenlik tedbiri değil, açıkça bir algı inşasıydı. Böyle bir ortamda adil yargılamadan söz etmek mümkün müdür?
Oysa defalarca olay gününü en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı.
Çok sıradan bir gündü.
Güneşle birlikte uyanmıştı.
On sekiz yaşındaki oğlu Malatya’dan gelmişti.
Çocuklar bir aradaydı.
Bir de düğün telaşları vardı.
Yeminler ediyordu mahkeme heyetine:
O gün Narin, Kur’an kursuna gitmeden önce, ona ve abisine sarılmıştı.
Bu, son görüşü olmuştu.
“Narin bir daha eve dönmedi” diye acı acı anlatıyordu ama nafileydi; kalemi çoktan kırılmıştı.
Bugün hâlâ kararı verenler dahi annenin suça nasıl, ne şekilde iştirak ettiğini bilmiyor. Çünkü ortada buna ilişkin tek bir delil yok.
Ah, ne acıdır bu!
Çocuğunu kaybetmenin üzerine bir de bundan sorumlu tutulmak.
Bu nasıl bir vicdansızlıktır?
Sahi, bu kadınla empati kuran tek bir kişi oldu mu?
Bir yandan biricik kızını kaybetmiş bir anne…
Diğer yandan da kızının katili olmakla suçlanan aynı anne…
Yetmedi, iffetine de dil uzatılmıştı.
Bir annenin davranışlarını değerlendirirken yalnızca dosya klasörlerine değil, insan doğasına da bakmak gerekir. Annelik refleksi, biyolojik ve duygusal olarak en güçlü bağlardan biridir. Bu bağın kopması için yalnızca şüphe değil; açık, çelişkisiz ve tartışmasız bir gerçeklik gerekir. Aksi hâlde yargılanan yalnızca bir kişi değil, anneliğin kendisi olur.
Tam da bu nedenle, bu dava yalnızca adli bir dosya değildir. Toplumun adalet duygusunu, kadınlara ve annelere bakışını, “kesin” denilen yargıların ne kadar sağlam temellere dayandığını da sınayan bir süreçtir.
Belki de bu yüzden ikna olamıyorum.
Bir anne gözüyle baktığımda taşlar yerine oturmuyor.
Ve Yüksel annenin sorusu hâlâ havada duruyor:
“Ben neden buradayım?”
Eğer bugün bu anne adil biçimde yargılansaydı ve somut, maddi delillerle suçu sabit olsaydı; söylenecek tek bir sözümüz olmazdı.
Ve adalet dediğimiz şey, tam da burada başlar: İkna olmadan hüküm vermemekte.
(LMB/EMK)


