Maksim Osipov ilginç bir isim; hekim ve yazar. Özellikle Sovyet Rusya’nın dağılmasının ardından hem Moskova’da hem de kırsalda görev yaptığı sırada karşılaştıklarından hareketle kaleme aldığı metinlerde, Rusların 1991 öncesi ve sonrası ülkelerine ve yaşama bakışına odaklanıyor. Başka bir deyişle kent sokaklarındaki ve taşradaki insanın, eski ve yeni Rusya’nın kesişiminde yer aldığını anlatıyor hikâyelerinde. Mutsuzları, iktidardakilere yaranmaya uğraşanları, tedirginlikle yaşamaya çalışanları ve kendine yeni bir yol çizmek isteyenleri karşımıza çıkardığı tiyatro oyunlarında, novellalarında ve öykülerinde Osipov, hem okuru hem de karakterleri yollara düşürüyor. Bu seyahatlerde, Rusya’da kalmak ve ülkeden kurtulmak isteyenlerle de arafta sıkışanlarla da yüzleşiyoruz. Zenginleşenler de zengin olma hayali kuranlar da bu gruplara dâhil. 1991 sonrası politik, kültürel ve ekonomik gelgitlerle mücadele ederken geçmişle hesaplaşanlar ve dertlerini birbirine açanlar da…
Osipov’un metinlerinde dikkat çeken bir başka şey, kent ve şehirdekilerin “taşra” diye kestirip attığı kırsal arasındaki gerilim ve ikilemler. Yazar, kırsaldakilerin şehirlilere yaşama daha yalın yaklaştığını, problemlere daha hızlı ve basit çözümler buluşunu da katıyor öykülerine. Bununla birlikte şehirden kırsala, “taşra”dan kente bakarken yüzeyselliğin çekimine kapılan, günübirlik dar politik çembere sıkışan, sorunlarını çözsün diye kurtarıcılar bekleyen ve rekabet akımına kapılıp nereden geldiğini unutan karakterlere de rastlıyoruz hikâyelerde. Kısacası Osipov’un öykülerinde, eski ve yeni Rusya’nın politik, ekonomik, toplumsal ve psikolojik karşılaştırmalar söz konusu.
Osipov eski ve yeni Rusya’yı anlatmayı Büyük Fırsatlar’da da sürdürüyor. Gerek ülkede kalan gerek topraklarını terk eden karakterlerin karşımıza çıktığı öykülerde, yine sokaktaki insanın ağzından değişime ayak uydurma ve gücü ölçüsünde ona direnme gerilimini ana izlek hâline getiriyor yazar.
Geçmiş ile bugün gerilimi
Osipov; içine doğduğu, bildiği ve hakkında her daim yeni bir şey öğrendiği memleketinin insanlarına ve onların dünyayı kavrayışına ilişkin kalem oynatıp gerçeklik ile kurmaca sınırında gezindiği metinler kotarırken hem gözlemciliğini hem de yazarlığını konuşturuyor. Rusya’da kalanların mutsuzluğunu, tedirginliğini ve yerini yurdunu terk etmeme huzurunu, ülkeden gidenlerin sürgündeymiş hissine kapılışını aynı potada eritiyor.
Karakterlerin biribiriyle tartıştığı meselelerin başında, 1991 öncesi ve sonrası “özgürlük” geliyor: Sovyet Rusya mı, yoksa çözülmenin ardından kurulan yeni ülkeler mi daha özgür? Diğer bir ifadeyle hangisindeki insanlar özgür diye nitelenebilir? Bu sorulara yanıt ararken SSCB’yi özleyip özlemediğini merak eden karakterlerle de karşılaşıyoruz. Bir başka sorgulama ise değişimin ve dönüşümün getirdikleriyle ilgili. Buna, yitip giden hayaller eşlik ediyor. Dolayısıyla konuşmalara uzak ve yakın geçmiş karşılaştırması, tarih ve bugün kıyası da dâhil oluyor. Söz konusu tartışmanın tarafları, kentten “taşraya” baktığında kırsalı ve kırsaldan bakınca şehri kavramakta zorlanan doktorlar, ülkeden uzaklara göçenler, sevdiklerinin hatıralarıyla yaşayanlar, akademisyenler ve sıradan bir yaşamı tercih edenler… Aynı kişiler, Rusya’nın Doğu’da mı, yoksa Batı’da mı yer aldığını da tartışıyor. Doğu’nun ve Batı’nın ne olup olmadığını da…
Eski Rusya’daki başarıları hatırlayanlar, 1991 sonrası dönem ile yeni Rusya’yı bu bağlamda da karşılaştırıyor. Satranç şampiyonlarını, yazarları ve sporcuları anıyorlar. Kalanlar da gidenler de bu figürleri es geçmiyor. Bazıları ise oraları süratle kat edip “geçmiş yok, gelecek de öyle; sadece olan şey var, şimdi, şu an” diyor. Onlar zamana ve âna tutunuyor; dillerinden ve tarihten böyle kaçtığını sanıyor fakat bunlar olmadan düşünemediklerini fark ediyor hepsi. Yüzler, bedenler ve hatta isimler değişiyor ama hatıralar ve onları şekillendiren geçmiş öylece kalıyor. Osipov, işte bu insanların ülkelerinin geçmişiyle ve şimdisiyle nasıl var olduğunu anlama gayretini, değişen yaşama ve düzene ayak uydurma çabasını anlatıyor öykülerinde. Hepsinin farklı yöntemleri var; bazıları çareyi kaçmakta buluyor bazıları ise kaçamasa da geçmişi unutmayı yeğliyor. Bir kısmı ise o geçmişin tam orta yerinde yaşayarak olup bitene yetişmeye çalışıyor. Başka bir deyişle karakterlerin büyük çoğunluğu, hem bugünün bir şekilde içinde hem de geçmişin gölgesinde.
“İnsan yaşadığını duyumsamak istiyor”
Osipov (ve karakterler), 2000’lerden Sovyet Rusya dönemine baktığında, o zamanlar saygın ve eğlenceli görünen şeylerden bazılarının sonradan hayli absürt olduğunu fark ediyor. Bir hekim karakterin anlattığı anekdot buna örnek: “Bizleri, tıpçıları yani seksenlerin başında halkın acısını temsil etmek üzere yok Kosıgin’miş, yok Suslov’muş, yok Mareşal Greçko’ymuş –kronolojisini çoktan unuttum, karıştırıyorum herifçioğullarını– cenaze törenlerine sürerlerdi. Yalnız o vakitler bütün bunlar –doğrusunu söylemek lazım– eğlenceliydi de: Diğer yurttaşlar soğuktu sıcaktı demeden Lenin Bulvarı’nın iki yanına sıralanıp bayrak sallarken –Gustav Husak gelmiş, ne şeref, ne mutluluk– bizler Şopen ya da Çaykovski melodileri altında Sendika Sarayı Kolonlu Salon’da on beş dakika asık suratlarımızla dikilirdik. Sonra serbest!”
Bahsi geçen doktor gibi başka karakterler de geçmişin absürtlükleriyle yüzleşiyor, mutlu anları hatırlıyor ve uzun yıllar kendilerine söylendiğini sonradan kavradığı yalanları anımsıyor. Bununla beraber inandıkları ve inanmak istedikleri yalanlar, yaşamlarında ve ilişkilerinde kapıldıkları sahteliklerle hesaplaşanlar da çıkıyor önümüze. Onlardan biri, “insan yaşadığını duyumsamak istiyor, yemek, içmek ve sohbet etmek lazım” diyor. Karmaşık geçmişi layıkıyla hatırlayan olup olmadığını merak edenlerden biri de soruyor: “SSCB’de elde ettiğimiz hayat tecrübesi yalnızca ve yalnızca SSCB’de yaşamak içindi; evet, kendimiz hakkında olsun, başkaları hakkında olsun çok fazla abes şey öğrenmiştik ama bütün bunlar, bu bilgiler ne işimize yarayacaktı ki?”
SSCB dönemi kadar, kendi yaşamlarını ve ilişkilerini de sorguluyor bu karakterler. Zihinleri, yeni Rusya ve yeni dünya gibi hayli gürültülü.
Osipov, yeni Rusya’dan Sovyet Rusya’ya, insanlardan ülkeye ve ülkeden insanlara doğru uzanan köprüler kuruyor öykülerinde. Bu köprüler, aynı zamanda değişen ruh hâllerini ve dönemden döneme farklılaşan yaşama bakışı da kaybolan ve yeşeren umutları da yansıtıyor. Böylece yazar, Büyük Fırsatlar’daki öykülerde, günün götürdükleri ve getirdikleri ile bunları anlamlandırmaya uğraşanlarla karşılaştırıyor bizi.
Büyük Fırsatlar, Maksim Osipov, Çeviren: Eyüp Karakuş, Yapı Kredi Yayınları, 218 s.
(AB/VC)







