Ortadoğu’yu bugün anlamak, görünmez çelik tellerle birbirine bağlanmış devasa bir sarkaç mekanizmasını izlemeye benziyor. Haritanın güney ucunda, ıssız bir sahil şeridinden fırlatılan tek bir insansız hava aracı veya balistik füze, yüzlerce mil ötedeki ışıltılı bir başkentin havalimanını anında felce uğratabiliyor; Basra Körfezi'ndeki barut kokusu Kızıldeniz'in sularını dalgalandırabiliyor. Ortadoğu 101 böyle bir şey…
Artık sınırların içine hapsedilebilen, tek bir cephede başlayıp orada sönümlenen yalıtılmış krizler döneminin geride kaldığı genel bir kabul. Karşımızda duran tablo, birbirini besleyen, çatışma maliyetlerini diğer coğrafyalara aktaran ve güvenlik mimarisini kökten sarsan "bağlantılı savaşlar" çağıdır.
Bu yeni dönemin en somut çelişkisi, enerji damarlarının boğulduğu su yollarında arz ediyor. Küresel dikkat yıllarca Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlere kilitlenmişken, bugün Hürmüz ile Babülmendep Boğazı arasında iki uçlu bir deniz kıskacı oluşmuş durumda. Körfez’in doğusundaki abluka tehdidinden kaçmak ve petrol akışını güvenceye almak için çölü boydan boya aşıp Kızıldeniz kıyısındaki limanlara uzatılan boru hatları, batı kapısını tutan silahlı güçlerin doğrudan hedefi haline geliyor. Böylece uluslararası ticaret, yerleşik deniz hukukunun kurallarına göre değil; stratejik adaları, boğaz geçişlerini ve burunları kontrol eden devlet-dışı aktörlerin keyfi "geçiş rızasına" teslim oluyor. Resmi bir donanmaya ihtiyaç duymaksızın, dar su yollarını füzelerle denetleyen yapılar, küresel ticaretin üzerinde sessizce bir "geçiş kirası" düzeni kurmuş durumda.
Bu asimetrik mengene, bölgedeki geleneksel dış güvenlik kalkanını da derin bir açmaza sürüklüyor. On yıllardır dış süper güçlerin sağladığı askeri garantilere yaslanan başkentler, gökyüzünden yağan füzeler karşısında bu şemsiyenin sanıldığı kadar geçirimsiz olmadığını gördü. Dahası, yabancı üslerin varlığı bir koruma sağlamaktan ziyade, kriz anında ev sahibi ülkeleri doğrudan birer misilleme hedefine çeviriyor. Bu kırılganlık, bölge devletlerini kendi savunma paktlarını kurmaya (Riyad, Ankara ve İslamabad ekseninde şekillenen ortak güvenlik arayışları gibi) yöneltiyor. Ne var ki bu ittifak masasının üzerinde ortak bir caydırıcılık vaadi dursa da masanın altındaki hesaplar bütünüyle homojen değil. Biri kendi hayati enerji tesislerini ve sınırlarını korumayı birinci öncelik sayarken, diğeri nükleer hasmıyla olan hassas dengesini ve sınır komşusuyla ilişkilerini gözetmek, bir diğeri ise Suriye ve Irak sahasındaki kendi güvenlik sınırlarını ve diplomatik hareket serbestisini korumak zorunda. Dolayısıyla paktın varlığı, kriz patlak verdiğinde üyelerin otomatik olarak birbirinin yerine savaşa gireceğini garanti etmiyor. Mekke anlaşmasının esprisi de bu…
Diğer yanda ise ağır hava saldırılarına, suikastlara ve ekonomik tecrit hamlelerine karşı başka bir felsefe işliyor. Tahran merkezli stratejik akıl, zaferi cephede mutlak bir konvansiyonel üstünlük kurmakta değil; çatışmanın ekonomik, lojistik ve insani maliyetini tüm bölgeye yayarak rakiplerinin sabrını tüketmekte arıyor. Yıkıcı ambargoların rejimi içeriden çökerteceğini uman hesapların aksine, dış askeri tazyik toplumsal safları bayrak etrafında sıklaştırırken; geniş coğrafyaya yayılan vekil ağları enerji merkezlerini hedef alarak küresel piyasaları baskı altında tutmayı sürdürüyor.
Bu geniş resmin Levant ve Mezopotamya ayağında ise eski dengelerin dağılmasıyla yeni fay hatları açılıyor. Esad rejiminin çöküşünün ardından Suriye, sınırlarını güvenceye almak ve merkezi, işleyen bir ordu kurmak isteyen Türkiye ile komşusunun parçalanmış ve askeri açıdan zayıf kalmasını kırmızı çizgi sayan İsrail arasında sessiz bir bilek güreşine sahne oluyor. Adı konmamış gerilim sürmeye devam ediyor. Şam'ın harabeleri üzerinde bir yandan hava saldırılarıyla pistlerin kraterlere çevrildiği, diğer yandan aynı haftanın içinde kapalı kapılar ardında güvenlik müzakerelerinin yürütüldüğü tuhaf bir "hibrit çatışma" mantığı da yerleşmiş durumda. Benzer bir ikilem Irak'ta da yankılanıyor. Yabancı birliklerin çekilmesi resmi makamlarca bir egemenlik zaferi olarak kutlansa da devlet aygıtının içine girmeye bile cesaret edemediği kapalı askeri ceplerde kendi hiyerarşisini koruyan bağımsız silahlı gruplar, merkezi otoritenin sınırlarını acı bir şekilde hatırlatıyor.
Olası senaryolar tartıldığında, bölgenin ne topyekûn bir nükleer veya konvansiyonel kıyamete sürüklenmesi ne de birdenbire kalıcı bir barış limanına demirlemesi bekleniyor. En kuvvetli ihtimal; ticaret koridorlarının, boğazların ve hava sahalarının sürekli bir gerginlik ve karşılıklı yıpratma döngüsünde tutulduğu, çatışmanın sınırlarının hassas kırmızı çizgilerle kontrol edildiği bir belirsizlik rejiminin sürmesidir.
Son tahlilde Ortadoğu, kapının gerçek sahibi olmayanların kapıyı açık tutmak karşılığında tüm dünyaya bedel ödettiği bir kavşağa dönüşmüş dersek abartılı olmaz. Güvenliği sadece daha fazla silah, daha yüksek duvarlar veya yeni tampon bölgeler kurmakta arayan bu düzen, her adımda güvensizliğin alanını daha da genişletiyor. Bu işin sonu hayırlara nasıl vesile olacak bilmiyorum.







