Louis Althusser, Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş başlığıyla yayımlanan ve hayli ironik metninde felsefenin “profesyonel filozoflarla”, yaşamın kıyısından geçenlerle, şiddet üretenlerle ve şiddeti akıl zeminine oturtanlarla sorular üreterek ve onlara verilecek yanıtlardan yenilerini türeterek mücadeleye, hatta kavgaya girişmek olduğunu söylemişti. İşin garip tarafı, Althusser’in bu tarifini tam da eleştirdiği çağdaşlarından bazıları, yine eleştirdiği filozoflara atıflar yaparak övgüye boğmuştu.
Althusser’den seneler evvel Witold Gombrowicz, bir kenara aldığı ve ölümünden sonra 1971’de eşi Rita Gombrowicz’in çabasıyla yayımlanan notlarında (Altı Saat On Beş Dakikada Felsefe Dersleri), zihnimizde uyanan sorulara yanıt aramakla hayat bulan felsefedeki en önemli sorunu “akıllandıkça aptallaşmak” diye belirlemişti. Üstelik Gombrowicz, bunu Immanuel Kant’ın “erginleşme” ve “erginleşememe” kavramlaştırmasına bağlamadığı gibi Aydınlanma felsefesine sağlam eleştiriler de getiriyordu.
Aydınlanma felsefesinin hayal kırıklığı yaratan liberalizm fikrini ortaya atan lokomotif düşünürler Immanuel Kant, John Locke ve David Hume, aynı zamanda ırk ayrımcılığının, “keşif” adı altında düzenlenen yağma seyahatlerinin ya bizzat faili ya da destekçisiydi. Dahası, köleliğin dal budak salmasında ve ticarileşmesinde, gerek fikirleriyle gerek eylemleriyle önemli katkıları olmuştu bu isimlerin. Başka bir deyişle, “ilerleme”, “hümanizm” ve “özgürlük” şemsiyesi altında ayrımcılığın ve şiddetin hem fikren hem de eylem babında sistematikleştirilmesinde önemli katkıları vardı. Gombrowicz ve Althusser gibi isimlerin, “profesyonel filozof” ve “akıllandıkça aptallaşmak” diyerek kıyasıya eleştiriler sıralamasının nedeni, bu kurulu düzeni ve onun felsefî altyapısını, kendisini “efendi” sananların “köle” gibi gördüğü karşısındakilere dayattığı yaşama ve düşünme biçiminin büyük bir çoğunluk tarafından sorgulanmamasıydı.
Bahsi geçen liberal aydınlanma, özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında şiddete ve ayrımcılığa eşik atlatmada kullanışlı hâle getirilirken yoğun eleştiri almıştı. Hız ve tüketim odaklı zamanımızda ise bilginin ve bilgi-olmayanın ayrıştırılıp yorumlanması bağlamında Aydınlanma’yı yeniden düşünmek daha çok önem kazandı. Marina Garcés buraya gönderme yapıp el artırarak kaleme aldığı Yeni Radikal Aydınlanma’da düşünmeyi, soruyu ve sorgulamayı önce silikleştiren, ardından yok etmeye koyulan sistemin eleştirisine girişerek kuşkuyu diri tutmaktan bahsediyor ve felsefenin akademi sınırları dışına çıkarılma zorunluluğunu vurguluyor.
‘Aydınlanmış cehalet’
Garcés, zamanımızdaki açık ve örtük şiddetin, despotizmin ve sıradanlaştırılan nobranlığın, Aydınlanma karşıtlığı ve onun felsefî temellerine bir saldırı diye nitelendiğini hatırlatıyor. Bu saldırıya uğrayanların, “idealize edilen bir geçmişe” özlem duyduğunu ve yükselen Batı karşıtlığı nedeniyle büyük bir korkuya kapıldığını anımsatıyor. Bahsettiği saldırının eğitim, bilgi ve bilim alerjisiyle daha ileri seviyeye taşındığı bir ortamın tasvirini yapıyor. Söz konusu tasvirde “her şeyi bilen” (Gerçekten öyle mi ya da bu mümkün mü?) ve “bilgiye kolaylıkla ulaşan” (Acaba ulaşılanın ne kadarı bilgi?) insanın sinikliğine, Aydınlanma’nın öncüsü filozoflardan Kant’a atıf yaparak bir parantez açıyor: “Kant, ünlü denemesi ‘Aydınlanma Nedir?’de ‘insanın kendi kendini soktuğu ergin olmama durumu’ndan bahseder. Bugün söz konusu olan ise böyle ergin olmama durumu değil, her dakika sinik bir şekilde işine gelene inanmaya ya da inanmış numarası yapmaya hevesli bir yetişkinler –daha doğrusu bunaklar– toplumu. Medya buna hakikat sonrası diyor. Ancak bu terim de ‘retropyacı’ çünkü hakikati ardımızda, daha iyi bir geçmişte bıraktığımızı ima ediyor. Geçmişte daha çok ya da daha az hakikat bulamayız. Her çağda bizi baskı altına alan safdillilikle mücadele etmenin farklı yolları vardır sadece. Kendi çağımızdaki safdillilik sistemine karşı kendimize özgü bir mücadele yolu bulmamız gerekiyor. Bugünkü iktidarsızlığımızın, aczimizin bir adı var: Aydınlamış cehalet. Her şeyi biliyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz.”
Yaptığı bu atıfla zamanımızın zihinsel yıkıntıları arasında dolaşırken Garcés’in yüzleştiği gerçeklerden biri, ilerleme ve geleceğin daha iyi olacağı fikrine dayanan modernite ile sürekli “şimdi” diyen postmodernitenin arzuladıkları başarıya ulaşamamış olması. Bir başka gerçek ise insanların çatışarak ve bilgi zemininden uzaklaşarak hayatta kalmaya çabalaması. Bunlara eklenen narsisizm, her şeyin şahsileştirilmesi, kişilerin kendilerini “zekâ” projelerine bırakması, sloganların ve yüzeyselliğin çekimine kapılması da cabası.
Sürdürülemez şimdiye eleştiriler
Geçmiş ile birlikte, bugünün ve hatta geleceğin tüketilmesi, “uygarlığın” yıkımı gibi bir endişe doğururken insanı “ilerleme” fikrinden soğutuyor Garcés’e göre. Diğer bir ifadeyle geleceksizlik kaygısı yaratıyor. Kapitalizme emniyet sübabı olarak üretilen “sürdürülebilir kalkınma” ve “sürdürülebilirlik” gürültüsü içinde, sorgulamamız gereken hayatî bir konuya dikkat çekiyor yazar: “Tarih harekete geçmiş olsa bile bizim bir geleceğimiz yok hâlâ. Değişen, şimdiki zamanla ilişkimiz: Sonsuza dek sürmesi beklenen şimdi, dayanıksız bir şeye dönüştü. Kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez bir şey artık. Böylece her şeyin kökten değişebileceği veya her şeyin kesin olarak sona erebileceği, eli kulağında bir tehlike zamanına doğru hızla ilerliyoruz. Gelmesi beklenenin bir vahiy mi, yoksa felaket mi içerdiğini anlamak kolay değil. Kıyamet hayranlığı siyasi, estetik ve bilimsel ortamlara hâkim durumda.”
“İyi yaşam” vaadinin ve “yaşanabilir hayat” ideallerinin sekteye uğraması, Garcés’e göre hem antropolojik hem de zihinsel bir çöküşü tetiklemekle kalmıyor; tüketimciliğin, kapitalizmin ve ekonomik büyümenin üzerindeki şüphe bulutlarını enikonu artırıyor. Neoliberalizm ise bu gidişatı sorgulamaya ve eleştirmeye karşı sıkı tedbirler alıp kişiyi kendisiyle meşgul olmaya zorlayacak ve çizdiği sınırların dışına çıkmasını engelleyecek yeni çitler çekerek mevcut düzeni korumak için “çözümler” üretse de “kalkınma”, “sürdürülebilirlik” ve “büyüme” gibi kavramların ve eylemlerin tartışılmasının önüne geçemedi. Fakat bu tartışmayı yürütenlerin önemli bir bölümünün nefesi tıkandı. Bahsi geçen durumu perçinleyen ise Garcés’in Svetlana Aleksiyeviç’ten ödünç aldığı cümleyle açıklanabilir: “Bildiklerimiz artık bilgisizliğimize dair bir bilgiyle sınırlı.”
Garcés’in ifadesiyle Aleksiyeviç’in bu cümlesi, bir yandan mevcut durumu betimliyor diğer yandan zamanımızda ısrarla öne çıkarılan zihinsel hımbıllığı eleştirel düşünmeyle aşmak için bir kapı aralıyor. Yazar, o kapıdan eleştirel okumaya muhtaç bir öneriyle geçebileceğimizi söylüyor: “Safdilliliğe karşı radikal bir mücadele anlamına gelen Aydınlanma projesinin güncellenmesini öneriyorum. Aydınlanma mirasını, Avrupa’nın dünyayı sömürgeleştirip biçimlendirdiği modernleşme projesinin felaketi üzerinden devraldık. Bugün bu projenin ve yol açtığı sonuçların eleştirisi, Avrupa’nın içinde ve dışında modernleşme projesine bir işgal, bir dayatma olarak maruz kalan bütün insan ve insandışı kültürler ve yaşam biçimleriyle el ele sürdürülmeli ve geliştirilmelidir. Bunu hep birlikte yapmalıyız çünkü modernleşme programı ortak dünyamızın sınırlarını tehlikeye atıyor. Ancak bu eleştiri, tam da ilerleme dogmasının ve ona denk düşen safdillilik biçimlerinin eleştirisi olduğu için bizi bir kez daha proje değil de tutum; dogmalara ve onlardan çıkar sağlayan güçlere bir meydan okuma olarak Aydınlanma’nın köklerine götürecektir.”
Başka bir felsefe arayışı
Bilgiye ve yaşama gönderme yaptığı Radikal Aydınlanma yorumuyla Garcés, hemen her şeyin incelenmesini ve eleştirilmesini savunuyor. Bunun da günümüzde örselenen özgürlüğe denk geldiğini belirtiyor. Bu noktada Radikal Aydınlanma’ya bir çerçeve çiziyor: “Radikal Aydınlanma hayale kapılmış değil, mücadeleci bir akım ve Spinoza’dan, Marx’a, hatta Nietzsche’ye kadar kendilerini adadıkları şey, insanlığı sürekli olarak ezip aşağılayan her şeye karşı insanlığın geliştirilmesidir.”
Garcés’in çizdiği bu çerçevenin anlamı, Aydınlanma filozoflarının bazen gizliden bazen açıktan savunduğu indirgemeciliğin yanı sıra kültürel kulluğu veya köleliği kabul etmemekle de ilgili. Öte yandan, çağımızın belirleyicisi olan çok şey bilmemize rağmen fazla bir şey yapmamakla; “hem aydın hem de cahil olmak”la hesaplaşma manasına da geliyor. Yazarın tam bu anda verdiği yapay zekâ örneği dikkat çekici: “Yapay zekâ, devredilmiş bir zekâdır. endişe verici olan, bu zekânın bir makine, bakteri, parçacık veya herhangi bir cihaz tarafından uygulanması değil. Esas kaygı, bu sürecin ‘sorun’suz, dolayısıyla ‘düşünce’siz yürütülmesidir. Yapay zekâ, veri biriktirerek öğrenebilir ve kendini düzeltebilir. Bugün kendini eğitmek, kendini düzeltmek anlamına gelmeye başladı. Ama yapay zekâ kendini sorgulayamaz, âdil yargılamaya tabi tutamaz. Çünkü ‘sorun’suzdur, ‘mesele’sizdir, eleştirel değildir. Akıllı bir dünyada aptal insanlar: İşte mükemmel ütopya.”
Garcés, sadece devredilmiş ya da yapay zekâya değil, yaşamın ve gezegenin tüketimine de Radikal aydınlanma bağlamında kafa yoruyor. Bunu felaketçilik çerçevesinde değil, “sınırları parçalayarak yeni sınırlar oluşturma” ve “her şeyi yapmak isterken her şeyin sonunu getirme” babında yorumluyor. Bir bakıma ölçüsüzlüğe ve pervasızlığa atıf yapıyor. Diğer bir deyişle felsefî altyapısı çok önce oluşturulmuş sömürgeciliğe, yağmacılığa, Avrupamerkezci taşralaştırma harekâtına, farklı zamanlarda çeşitli biçimlerde boy gösteren köleleştirmeye ya da efendilik taslamaya karşı çıkabilmenin yollarını aramaya davet ediyor hepimizi. Sonra da bunun gerçekleştirilmesi için bir öneri getiriyor: “Üniversitede felsefe öğretmek sözde uzmanlar yetiştirmek ve öğrencileri araştırma uzmanlıklarını gösterebileceği ‘paper’lar yazmak üzere eğitmek midir, yoksa başka bir şey mi? İlk seçenek, felsefe yapma kisvesi altında felsefeden vazgeçmek anlamına gelir. İkinci seçenek ise akıntıya karşı ve ‘gözlerden uzakta’ zorlu bir görevi üstlenmeyi gerektirir.”
Garcés’in Yeni Radikal Aydınlanma’sını, yer yer Aydınlanma eleştirisi yer yer de zamanımızın çözümlemesinin bulunduğu bir inceleme gibi okuyabiliriz. Yazar, kitabıyla ve ortaya koyduğu fikirlerle, özellikle Aydınlanma filozoflarının düştüğü hatayı tekrarlamayıp “Nasıl felsefe yapmalıyız?” diye sormuyor. Aksi yoldan giderek “Nasıl felsefe yapılmaz?” sorusundan hareket ederek çağımızın hayatî sorunlarını anlamaya, olup biteni eleştirmeye ve yeni fikirler üretmeye uğraşıyor. Eleştiri rotasını izleyerek felsefeyi dersliklerin ve akademinin dışına taşırmaktan bahsediyor. Bu da yeni bir felsefe yapma yoluna denk geliyor: “Foucault’nun Nietzsche’yi izleyerek önerdiği sağaltıcı düşünce anlayışından ziyade, dünyayı yeniden yaratabilecek bir düşünme tarzı geliştirmemiz gerek. Tükenmiş bir gezegen için tamamlanmamış bir felsefe: Her türden sağaltıcı felsefeye rehberlik eden iyi hayat ya da ‘buen vivir’, bugün insanlığın kendi yaşam koşullarını tahrip ederek kendini de yok etme ihtimali olduğuyla yüzleşmek zorunda. Yalnızca insanlığın temel soruları (Nasıl yaşamalı?, Nasıl düşünmeli?, Nasıl hareket etmeli?) üzerine bir öğrenme topluluğu olarak düşünmeye güvenmekle kalmayıp Batı geleneğinin bir parçası olmamış ve küreselleşme dediğimiz küresel egemenlik alanını şekillendirmemiş başka düşünme biçimlerine de güvenmek demektir bu.”
(AB/VC)







