6 Şubat 2023, saat 04.17… O andan bugüne, 6 Şubat 2026 saat 04.17’ye kadar tam üç yıl geçti: 1096 gün, yaklaşık 26 bin saat. Bu süre, Antakya’da ve depremden etkilenen kentlerde yaşayanlar için yalnızca takvimsel bir zaman aralığı değil; her anı yıkımla, kayıpla ve belirsizlikle örülmüş uzun bir yas hâli.
Peki bu üç yılda ne oldu? Daha doğrusu, yasını tutanlara ve yası tutulan şehre ne yapıldı?
Depremin hemen ardından, 24 Şubat 2023’te yayımlanan 126 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, afet bölgesindeki yeniden yapılandırma sürecinin hukuki çerçevesini çiziyordu. O günlerde birçok kişi, bu metni dikkatle okumanın yalnızca teknik bir zorunluluk değil, aynı zamanda kentin geleceğine dair bir sorumluluk olduğunu vurguladı. Aradan geçen zaman bu uyarıların ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Enkaz altındaki hayatların sesi duyulmadı; yıkım görünür kaldı, yaralar ise kabuk bağlamadı.
Geride kalan üç yıl boyunca, kararnamede öngörülen pek çok düzenleme ya gecikmeli biçimde uygulandı ya da hiç hayata geçirilmedi. Yeniden inşa sürecindeki aksaklıklar, yalnızca binaları değil, kentin bütünlüklü yapısını ve gündelik yaşamı da zedeledi. Kimi mahallelerde enkaz hâlâ tam anlamıyla kaldırılmadı; kimi alanlarda ise plansız yıkımlar ve fiilî talan, kentin hafızasını geri dönülmez biçimde tahrip etti.
Koruma planı neyi koruyor?
Bu istisna rejiminin Antakya’daki en somut tezahürlerinden biri, deprem sonrasında gündeme gelen koruma amaçlı uygulama imar planı oldu. 307 hektarlık bir alanı kapsayan plan, ilk olarak 11 Haziran 2024’te askıya çıkarıldı; daha sonra yapılan bir revizyonun ardından 22 Ocak 2025’te ikinci kez askıya çıkarıldı.
Antakya’da koruma amaçlı imar planı bugün, kentin tarihini koruyan bir çerçeveden çok, insanların hayatlarını askıya alan bir belirsizlik alanı olarak deneyimleniyor. Sanılanın aksine bu plan, bir “koruma boşluğu”na değil; korumanın nasıl tanımlandığına ve kimin lehine işlediğine dair derin bir soruna işaret ediyor.
Planın ilanı, depremden sağ çıkmış mahalleler için bir güvence üretmedi; aksine hasarsız ya da az hasarlı evlerde yaşayanlar dahi, evlerinin geleceğine dair yanıt alamaz hâle geldi. Onarım yapılamayan, ruhsat alınamayan; ne zaman ve nasıl müdahale edileceği bilinmeyen yapılar, kentin kendisi gibi beklemeye zorlandı. “Koruma” bu bağlamda, yaşayan bir hafızayı sürdürmenin değil, mekânı dondurarak boşaltmanın adı hâline geldi.
Antakya’da bugün sorun, koruma planının yokluğu değil; kimin korunacağına dair sözün yerel halktan alınmış olmasıdır. Bu nedenle plan, yıkımı durdurmak yerine, yersiz-yurtsuzlaştırmayı zamana yayarak derinleştiren bir araca dönüştü.
Mağdurların hikâyeleri büyük ölçüde görünmez kaldı. Evlerini kaybedenler hâlâ geçici barınma alanlarında tutunmaya çalışıyor; işyerlerini yitirenler borç sarmalının içinde yaşam mücadelesi veriyor. Yardım ve destek mekanizmaları ise çoğu zaman yetersiz, parçalı ve bürokratik engellerle dolu. Bu tablo, kentin yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da bir yas içinde olduğunu gösteriyor. Ancak bu yas, sorumlulukların askıya alındığı, hatta zamanla unutulmaya terk edilen bir hâl alıyor.
Deprem kendi başına fail değildir
“Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler.” –Aristoteles, Politika
Antakya gibi tarihsel olarak çok katmanlı kentlerde bu çeşitlilik yalnızca demografik bir olgu değil; mekâna, hafızaya ve birlikte yaşama pratiklerine sinmiş bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Deprem ve sonrasında izlenen politikalar, bu çokluğu yalnızca dağıtmadı; onu yersiz-yurtsuzlaştırdı.
Deprem, literatürde açık biçimde bir yersiz-yurtsuzlaşma (displacement) durumu olarak tanımlanır. Depremler, seller ve diğer afetler insanların evlerini kaybetmesine, yaşadıkları mekânlardan kopmasına ve güvenli barınma alanlarına erişememesine yol açar. Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Afet, kendi başına fail midir?
Yersiz-yurtsuzluk bir durumdur: Afetin doğrudan sonucudur.
Yersiz-yurtsuzlaştırma ise bir süreçtir: Devletin, piyasanın, politik tercihlerin ya da savaş gibi insan eliyle kurulan mekanizmaların sonucunda ortaya çıkar.
Deprem kendi başına fail değildir. Ancak sonrasında yaşanan ihmaller, kentsel yoksullaştırma, dışlayıcı yeniden inşa politikaları, konteyner ve çadır alanlarının kalıcı barınma biçimlerine dönüşmesi, zayıf kamu kapasitesi ve rant odaklı planlama, doğal bir afeti toplumsal bir yersiz-yurtsuzlaştırma sürecine dönüştürür.
Bu süreç yalnızca mekânsal değildir; aynı zamanda duygusal ve kültürel bir kopuş yaratır. Antakya’da deprem, insanların sadece evlerini yıkmadı. Mahalleler, komşuluk ilişkileri, gündelik pratikler ve mekâna bağlı kimlikler de enkaz altında kaldı. Tarihsel aidiyet duygusu, kolektif hafıza ve birlikte yaşama deneyimi ciddi biçimde zedelendi. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, yalnızca bir barınma krizi değil; aidiyetin ve hafızanın yersiz-yurtsuzlaşmasıdır.
6 Şubat 2026
Bugün Antakya’nın içinde bulunduğu durum, 2023 Şubat’ında yaşanan depremlerin çok ötesindedir; bu tablo, uzun bir ihmaller zincirinin son halkasıdır. Deprem bu coğrafya için bir ihtimal değil, bilinen bir gerçekti. Buna rağmen yıllar boyunca depreme dayanıksız, plansız ve eşitsiz bir kentleşme sürdürüldü.
Depremden önce de Antakya’da altyapı sorunları kronikti: Yollar eksikti, su kesintileri yaşanıyordu, kentin merkezinde günler süren elektrik kesintileri olağandı. Bu şehir uzun süre yönetilemedi; bugün de benzer bir yönetimsizlik hâli devam ediyor. Tarihiyle, doğasıyla ve çok katmanlı toplumsal yapısıyla görmezden gelinen Antakya, depremle birlikte yalnız bırakılmadı; adeta enkazın altında tutuldu.
Bugün yas, sadece kayıplar için tutulmuyor. Aynı zamanda geri dönmeyen bir kent hayatı, onarılmayan bir hafıza ve ertelenen adalet için tutuluyor.
(SB/VC)











