Yapay Zekânın Politik İnşası serimizin bu bölümünde, Nick Srnicek’in Silicon Empires: The Fight for the Future of AI kitabından uyarlanmış “How AI Companies Got Caught Up in US Military Efforts” başlıklı yazısını Diyar Saraçoğlu’nun çevirisiyle sizlerle paylaşıyoruz. Srnicek, ABD’de yapay zekâ şirketlerinin “askerî kullanım” konusundaki ortak tutumunun kısa sürede nasıl çözüldüğünü ve savunma sektörüyle kurulan ortaklıkların nasıl normalleştiğini incelerken, bu dönüşümün yalnızca ilke değişiklikleriyle açıklanamayacağını; model maliyetleri, savunma ihalelerinin çekim gücü ve neoliberal küreselleşmeden jeopolitik rekabete kayışla birlikte devlet-teknoloji ilişkisinin giderek ABD’nin “ulusal güvenlik” ekseninde yeniden kurulmasıyla bağlantılı olduğunu ileri sürüyor. Srnicek’in analizi, ABD’nin teknolojiden yalnızca faydalanmakla kalmayıp, onu her daim emperyalist idealleri doğrultusunda şekillendirdiği gerçeğini gözden kaçırıyor olsa da; son yıllarda bu ilişkinin biçiminde yaşanan köklü değişimi tarif etmek açısından son derece isabetli görünüyor.

Yapay Zekânın Politik İnşası
2024’ün başında Anthropic, Google, Meta ve OpenAI, yapay zekâ araçlarının askerî amaçlarla kullanılmasına karşı ortak bir tutumdaydı. Ancak sonraki 12 ay içinde bir şey değişti.
Ocak ayında OpenAI, yapay zekânın “askerî ve savaş” amaçlarıyla kullanımını yasaklayan hükmünü sessizce geri çekti. Kısa süre sonra Pentagon’la “bir dizi proje” üzerinde çalıştığı haberleştirildi. Kasım ayında, Donald Trump’ın yeniden ABD başkanı seçildiği hafta Meta, ABD’nin ve seçilmiş bazı müttefiklerin Llama’yı savunma amaçlarıyla kullanabileceğini duyurdu. Birkaç gün sonra Anthropic de modellerinin ordu tarafından kullanılmasına izin vereceğini açıkladı ve savunma firması Palantir’le ortaklık kurduğunu ilan etti. Yıl biterken OpenAI, savunma girişimi Anduril’le kendi ortaklığını duyurdu. Son olarak 2025 Şubat’ında Google, yapay zekâ ilkelerini insanlara zarar verebilecek silahların ve teknolojilerin geliştirilmesine ve kullanımına izin verecek şekilde değiştirdi. Tek bir yıl içinde, yapay genel zekânın varoluşsal risklerine ilişkin kaygılar neredeyse ortadan kaybolmuş, yapay zekânın askerî kullanımı ise normalleşmişti.
Bu değişimin bir kısmı, bu modelleri inşa etmenin gerektirdiği muazzam maliyetlerle ilgili. Genel amaçlı teknolojiler (diğer GPT’ler) üzerine araştırmalar, yaygınlaşma sorunlarını aşmanın bir yolu olarak savunma sektörünün önemini sık sık vurgulamıştır. İktisatçı David J. Teece’in 2018’de yazdığı gibi, “GPT’ler, ABD Savunma Bakanlığı’nın erken dönem transistör ve mikroişlemci satın alımlarında olduğu gibi büyük, talepkâr ve gelir yaratan bir uygulama sektörü olduğunda daha hızlı gelişir.” Savunma ihalelerinin yumuşak bütçe kısıtlarına sahip olması ve uzun vadeli bir yapıda ilerlemesi, üstelik başarı ölçütlerinin çoğu zaman belirsiz kalması, orduyu yeni teknolojiler için son derece cazip bir müşteri hâline getiriyor. Özellikle yapay zekâ girişimlerinin büyük ve sabırlı yatırımları güvenceye alma ihtiyacı düşünüldüğünde, askerî finansmana yöneliş belki de kaçınılmazdı. Ancak bu durum, dönüşümün hızını ve önde gelen bütün Amerikan yapay zekâ araştırma laboratuvarlarının aynı yönde hareket etmiş olmasını tek başına açıklamıyor.
Son birkaç yıl, kapitalist rekabetin manzarasını dramatik biçimde değiştirdi: Neoliberal serbest piyasa ideallerinin yön verdiği bir düzenden, jeopolitik kaygıların kuşattığı bir düzene geçildi. Neoliberalizmden jeopolitiğe bu kayışı anlamak için, devletler ile onların büyük teknoloji şirketleri arasındaki ilişkileri kavramak gerekir. Bu tür devlet-kapitalist ilişkileri, emperyalizmin önceki biçimlenmelerinde de merkezîydi: Lenin, kendi döneminin emperyalizmini ünlü biçimde tekelci sermaye ile büyük güçlerin birleşmesi olarak tarif etmişti. Bu ilişkiler 20. yüzyıl boyunca da etkisini sürdürdü. Son yirmi-otuz yılda ise bu ilişki, dijital teknolojinin inovasyon, büyüme ve devlet gücündeki rolüne dair teknoloji seçkinleri ile siyasi seçkinler arasında geniş bir mutabakat biçimini aldı.
Ne var ki son yıllarda seçkin gruplar arasındaki bu çıkar uyumu çözülmeye başladı. Özellikle 2010’larda ivme kazanan ve birbiriyle örtüşen bir dizi süreç bu düzeni dağıttı; geriye hem ABD’de hem de Çin’de muhtemel yeni düzenlemelerin parçaları kaldı.
Silikon Vadisi Mutabakatı
2010’ların ortalarına kadar ABD, “Silikon Vadisi Mutabakatı” denebilecek bir anlayışın egemenliği altındaydı. Bu dönemde hem siyasi seçkinler hem de teknoloji seçkinleri arasında; teknolojinin dünyadaki rolü, bu teknolojinin serpilip gelişmesi için nelerin gerektiği, sözde “Amerikan değerlerini” nasıl temsil ettiği ve teknoloji sektöründe sermaye birikiminin hangi koşullara dayandığı konusunda geniş bir mutabakat vardı. Hem teknoloji seçkinleri hem de siyasi müessese için küreselleşmiş iletişim, sermaye, veri ve teknoloji kendi çıkarlarına hizmet ediyordu.
Silikon Vadisi Mutabakatı, hem teknoloji hem de siyaset seçkinlerine cazip geliyordu; çünkü teknolojinin, Amerikan liderliğinde sınırların silikleştiği bir ticaret ve veri dünyası kurabilecek kapasitesine duyulan inanca dayanıyordu. Teknoloji sektörü (en azından başlangıçta) devletin katı jeopolitik gerçekçiliğine kıyasla daha ütopyacı dürtüler taşıyor olsa da, her iki taraf da ortak projelerinin aynı araçlarla hayata geçirilebileceğini görebiliyordu.
Pratikte bu, teknoloji sektörüne geniş bir hareket alanı tanınması anlamına geldi. Düzenlemeler ya dikkat çekici biçimde yoktu ya da manidar bir biçimde kolaylaştırıcıydı. Serbestleştirme (deregülasyon) elbette genel neoliberal dönemin temel unsurlarındandı ancak bu durum, mevcut düzenleyici kategorileri bulandırma ve yerleşik kuralları “bozma” kapasitesine sahip teknoloji şirketleri için özellikle geçerliydi. Federal düzeyde kapsamlı bir mahremiyet yasasının bulunmaması veya gig ekonomisindeki işçilerin statüsüne ilişkin kayda değer bir adım atılmaması, dijital firmaların diledikleri gibi davranmasına izin verme konusundaki bu genel istekliliğin göstergeleridir. Başkan Bill Clinton döneminde Küresel Elektronik Ticaret Çerçevesi, uluslararası ilişkiler profesörü Henry Farrell’in ifadesiyle, dijital ekonomiyi “vergilendirmek ya da düzenlemek isteyen politika yapıcıları caydırmayı” başaran politikalar ortaya koydu ve bunun yerine gönüllü, sektör liderliğindeki düzenlemelere yöneldi. Buradaki temel inanç -ki bugün de etkisini sürdürmektedir- herhangi bir düzenlemenin inovasyonun ve ABD teknolojisi ile gücünün genişlemesinin önüne engel koyacağıydı.
Geçen düzenlemelerin büyük kısmı ise dijital firmaların genişlemesini kolaylaştırmaya dönüktü. Örneğin 1996 tarihli İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. maddesi, teknoloji firmalarının çevrimiçi alanlarında görünen içerikler bakımından sınırlı sorumluluk taşımasını yasaya bağladı. Bu, diğer yayıncılarla keskin bir tezat oluşturuyordu. Sonuç olarak “mahkemeler bu standardı uyguladıklarında, hizmet sağlayıcılara karşı açılan iftira, ihmal, konut ayrımcılığı ve siber takip gibi çeşitli davaları reddetmiştir.” 230. Madde ayrıca içerik denetimi etrafındaki konularda teknoloji şirketlerine önemli bir kontrol alanı tanıdı; hizmetlerinde neyin uygun olup olmadığına fiilen onların karar vermesini sağladı.
Yurtdışında ise Silikon Vadisi Mutabakatı, ABD devletinin diğer ülkeleri Amerikan dijital teknoloji şirketlerine zarar verebilecek politikalardan vazgeçirmeye çalışması anlamına geliyordu. Fransa platform devlerine yüzde 3’lük bir vergi önerdiğinde ABD misilleme olarak yüzde 100 gümrük tarifesi tehdidinde bulundu. Fransa sonunda yine de uygulamaya geçti.
Uluslararası ticaret kurallarını teknoloji şirketlerinin suretinde şekillendirme çabaları da öne çıktı. ABD-Meksika-Kanada Anlaşması ve ABD-Japonya Dijital Ticaret Anlaşması gibi yakın dönemde imzalanan bazı ticaret anlaşmaları, içlerinde 230. Madde’nin hukuki korumalarıyla paralel hükümler barındırıyordu. 1990’ların yasasındaki o eskimiş dili tekrar eden “etkileşimli bilgisayar hizmetleri” maddeleri, dijital firmaların Amerika’da sahip olduğu hukuki korumaları başka ülkelere yaymayı hedefledi. Bunun etkisi; hesap verebilirliğe, davalara ve diğer hukuki meydan okumalara karşı korumanın önemli ölçüde genişlemesi oldu. Ülkeler direniyor olsa da Trump’ın ilk döneminde bu ticaret anlaşmaları, gelecekte dijital ticaretin nasıl görünmesi gerektiğine dair “altın standartlar” olarak sunuluyordu.
Önemli bir nokta şu ki, ekonomik ve dijital küreselleşme etrafında şekillenen Silikon Vadisi Mutabakatı bu dönemde Çin’e doğru da genişledi. Ne var ki Amerikan sermayesinin her kesimi Çin’le ekonomik ilişkilerin açılmasından memnun değildi ve özellikle 2000’lerde bu, Amerikan kapitalizminin farklı unsurları arasında temel bir gerilim hattı oluşturdu. Üreticiler ucuz Çinli rakiplerin iç pazara girmesine isteksizdi; örgütlü emek ise işlerin Çin’e taşeronlaştırılmasına karşı çıktı. ABD devletinin ulusal güvenlik kanadı da Çin devletinin potansiyel jeopolitik gücüne ilişkin kaygılarını sürdürüyordu. Ancak ABD’nin Çin’e dönük politikasının yönünü belirleyen asıl güç mücadelesinde bu gruplar, Çin’i ucuz emek kaynağı olarak gören finans sermayesi, platform sermayesi ve büyük üreticilerden oluşan koalisyon karşısında geri planda kaldı.
1990’ların sonlarına gelindiğinde ABD politikası, Çin’i kapitalist sisteme dâhil etme hedefiyle belirgin biçimde Çin’e “açılma” yönüne döndü. 1998’de Clinton, Tiananmen Meydanı olaylarının bastırılmasından bu yana Çin’e giden ilk ABD başkanı oldu; bu ziyaret, insan hakları kaygıları karşısında ekonomik çıkarların ağırlık kazandığını gösteriyordu. Kısa süre sonra iki ülke arasında bir ticaret anlaşması imzalandı ve ABD, Çin’in DTÖ’ye üyeliğinin önünü açtı.
Asıl önemli nokta, bu hamleleri destekleyen Amerikan sermaye kesimlerinin olası jeopolitik krizlerde aynı zamanda kritik bir tampon rolü oynamasıydı. Siyaset iktisatçısı Ho-fung Hung, Clash of Empires kitabında bu kesimlerin 1996 Tayvan füze krizi, 1999’da ABD’nin Belgrad’daki Çin büyükelçiliğini bombalaması ve 2001’de Güney Çin Denizi üzerinde bir ABD casus uçağı ile Çin savaş uçağı arasındaki çatışma gibi krizlerin hızlı ve uzlaşmacı biçimde çözüme bağlanmasına katkı sunduğunu yazar. Başka bir deyişle ABD sermayesi, barışın korunmasında ve büyüyen ekonomik bütünleşmenin sürdürülmesinde önemli bir rol oynadı.
Önde gelen teknoloji şirketleri açısından Çin’le ilişkileri açık tutmak başlıca önceliklerden biriydi. Apple gibi şirketler, ürünlerini üretmek için düşük ücretli Çin emeğine büyük ölçüde bağımlı hâle geldi. Çin orta gelirli bir ülkeye dönüştükçe, dev tüketici pazarının cazibesi de büyüdü; birçok şirket pazara giriş için Çin devletinin koşullarını kabul etmeye razı oldu.
ABD platform sermayesi ile Çin ekonomisi arasındaki bağlar kişisel düzeylere kadar uzandı. Çeşitli teknoloji seçkinleri Çin liderliğinin gözüne girmeye çalıştı. Özellikle çarpıcı bir örnekte Mark Zuckerberg Çince öğrendi, Xi’nin konuşmalar kitabını okuduğunu ilan etti ve Xi ile bir görüşmesinde, ondan doğmamış kızına onursal bir Çin adı vermesini istediği (Xi bu isteği reddetti) bildirildi. Platform sermayesinin Çin’in entegrasyonunu desteklemesi, “Silikon Vadisi Mutabakatı”nın önemli mihenk taşlarından biriydi.
Dolayısıyla 2000’ler ve 2010’ların büyük bölümünde süren mutabakatın temelinde, platform sermayesi ile devlet arasındaki çıkarların geniş ölçüde örtüşmesi vardı. Dijital teknolojilerin desteklediği kapitalist piyasalardan müteşekkil bir küreselleşmenin önemi konusunda bir mutabakat oluşmuştu. Hem devlet hem de platform şirketleri, asgari düzenleme ile azami inovasyonun el ele gittiğine inanıyordu.
Bu dönem boyunca ekonomik çıkarlar belirleyiciydi. Ulusal güvenlik kaygıları ikinci plana itildi; çoğu kez ticaretin büyümesinin bu sorunları da halledeceği düşünüldü. Teröre Karşı Savaş, sert söylemine rağmen hiçbir zaman “varoluşsal” bir tehdit olarak görülmedi; ekonomik küreselleşmeyi aksatacak bir çatışma sayılmadı. Ekonomik çıkarların merkeziliği ve teknoloji sektörünün artan gücü, onları fiilen sürücü koltuğuna oturttu; toplumun ve ekonominin gidişatını belirleyen aktörler hâline getirdi.
Mutabakatın çözülüşü
Bugün platformlar ile devletler arasındaki tablo bambaşka. Jeopolitik kaygılar artık her politika yapıcının zihninde büyük yer tutuyor; üstelik sermayedarların yatırım kararlarını da giderek daha fazla etkiliyor. Bu dönüşümün en dikkat çekici yanlarından biri, Silikon Vadisi sermayesinin yeni bir kesiminin ortaya çıkması ve Amerikan teknoloji seçkinleri arasında dünya görüşlerinin ayrışması.
Bir yanda, küreselleşmiş dijital kapitalizmden faydalanmayı sürdüren güçlü bir teknoloji şirketleri grubu var. Bu Büyük Teknoloji firmaları toplumsal olarak liberal, iktisaden neoliberal bir çizgide duruyor. Sterilize edilmiş bir kimlik siyaseti biçimini benimsemeye ne kadar isteklilerse, küresel genişlemelerini kolaylaştırmak için devleti kullanmaya da o kadar istekliler. Bugün de küreselci bir vizyonu koruyorlar çünkü güçleri ve iş modelleri; malların, hizmetlerin ve verinin serbest ticaretine dayanan neoliberal bir dünyaya büyük ölçüde bağlı. Aynı zamanda Büyük Teknoloji şirketleri de son on yılda bir dönüşüm geçirdi: Yurt dışındaki çıkarlarının savunucusu olarak devlete giderek daha fazla yaslanıyorlar, giderek daha fazla ulusal güvenlik devletinin parçası hâline geliyorlar ve tabandaki çalışanlarının liberal ve sol tutumlarına karşı kesin bir tavır alıyorlar.
Öte yanda ise, etkisi giderek artan ve yeni öne çıkan bir teknoloji sağı var. Büyük Teknoloji’nin daha ortodoks ve daha yekpare neoliberal çizgisinin aksine, bu kümelenme birbiriyle rekabet eden çok sayıda radikal ideoloji ve fikri barındırıyor; liberteryen “ağ devleti” ütopyalarından tekno-monarşist tasavvurlara ve açıkça öjenist görüşlere kadar uzanan bir hat söz konusu. Bu küme Silikon Vadisi dünyasında her zaman belli ölçülerde vardı, ancak son yıllara kadar büyük ölçüde geri planda kalmıştı. Büyük Teknoloji’nin önemli bir kısmı geleneksel olarak sıkı biçimde Demokratlara yakınken, bu grup en başından beri çoğu zaman açıkça Trump yanlısı oldu. Peter Thiel, 2016’da Trump’ı destekleyen ilk büyük teknoloji seçkiniydi. Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise Trump’a bağış yaptığı için Meta’dan kovulduğunu söyledi (Meta bu iddiayı reddediyor). Trump’ın yükselişinden yararlanmalarının ötesinde, bu grubun yeni kazandığı görünürlük daha geniş değişimleri de yansıtıyor: dünya çapında aşırı sağın yükselişi, teknoloji işçilerine yönelik yönetim baskısının sertleşmesi ve hem Trump hem de Biden yönetimlerinde görülen geniş post-neoliberal kayış.
Jeopolitik rekabetin yükselişi, aynı zamanda ele geçirilmeyi bekleyen siyasi dikkatin, risk sermayesi fonlarının ve Kongre bütçelerinin büyümesi anlamına geldi. Dünyayı şirket altyapıları üzerinden birbirine bağlamaya dayanan eski neoliberal fikirler, yerini uzlaştırılamaz bir büyük güç çatışması tasavvuruna bıraktı. Daha neoliberal grup, ya işlerinin küresel ölçekte yayılmasından ciddi kazanç sağlıyor ya da büyük ölçüde ihracata dayanıyor. Buna karşılık yeni teknoloji sağı, çoğu zaman ABD hükümetini başlıca müşteri olarak görüyor ve güvenlik gerekçeleriyle üretimi yeniden ülke içine çekme arzusunu öne çıkarıyor.
Teknoloji gücünün bu yeni rekabetçi merkezinin yükselişi, mutabakat döneminin bittiği anlamına geliyor. Onun yerini artık Amerikan teknolojisi ile Amerikan devletinin nasıl birlikte çalışacağına dair bir hegemonya mücadelesi aldı. En büyük çekişme noktalarından ikisi, teknoloji seçkinleri ile siyasi seçkinlerin hangi amaçlarla birlikte hareket edeceği ve bunun uluslararası düzene dair nasıl bir vizyonu içerdiğidir.
İlk noktada yeni teknoloji sağı, devlet-teknoloji kompleksinin dijital pazarların liberal genişlemesi etrafında değil, jeopolitik rakipler karşısında ulusu güvenceye alma hedefi etrafında dönüşmesi gerektiğini öne sürüyor. Yeni teknoloji sağı için bunun en belirgin örnekleri, yerleşik savunma yüklenicilerinin yerini almayı hedefleyen yükselen savunma teknolojisi girişimleri. Bahisler büyük: Pentagon 21. yüzyılın ilk yirmi yılında 14 trilyon doların üzerinde harcama yaptı; bunun yaklaşık üçte biri yalnızca en büyük beş yükleniciye gitti.
Bu yerleşik aktörlere karşı yeni askerî-endüstriyel kompleks, daha çevik bir startup grubunun daha hızlı ve daha uyarlanabilir yenilik sunacağını vaat ediyor. Risk sermayedarları da büyük ölçüde bu yeni tekno-milliyetçi bakış açısına uyum sağlamış durumda. Sektörün son derece yoğunlaşmış yapısı düşünüldüğünde, Andreessen Horowitz ve General Catalyst gibi önde gelen firmalardan gelen sinyaller özellikle etkili oldu. Yeni yatırım fonları kuruluyor ve savunma sanayileşmesine yönelmek gerektiğini savunan, giderek büyüyen ve sesini yükselten bir risk sermayedarları grubu ortaya çıkıyor. Teknoloji sektörünün tabandaki çalışanları arasında da bir kültür değişiminin başladığına dair erken işaretler var. Bir zamanlar oldukça liberal olan bu alanda, orduyla yapılan sözleşmelere karşı daha önceki protestoları Amerikan karşıtı bir bakışın belirtisi olarak görüp reddeden çalışanların sayısı artıyor.

Küreselleşmiş vizyonlarını korumakla birlikte, Büyük Teknoloji kesimi de dünya genelinde ulusal güvenlik kurumlarıyla daha yakın ilişkiler kurmaya giderek daha fazla yöneldi. Özellikle Amazon, fiilen ordunun vazgeçilmez altyapılarından biri hâline geldi: 2013’te CIA ve diğer ABD istihbarat kurumlarıyla bulut bilişim anlaşmaları imzaladı, 2020’de bir anlaşma daha yaptı, 2021’de NSA ile 10 milyar dolarlık bir sözleşme imzaladı ve 2024’te ABD Ordusu’yla yeni bir sözleşmeye gitti. Ancak bu yalnızca Amazon’la sınırlı değil; bulut bilişim devlerinin tamamı güvenlik kurumları, hatta geleneksel askerî-endüstriyel devler için bile özel altyapılar geliştirdi.
Para akışlarının ötesinde personel akışları da var. Teknoloji şirketleri ile ordu arasında işleyen güçlü “döner kapılar”, iki taraf arasında daha sıkı ve daha bütünleşik ağlar kurulmasını sağlıyor. Amazon, Microsoft ve Google bu pratiği uzun süredir sürdürüyor. OpenAI ise 2024’te eski bir NSA yetkilisi olan Paul M. Nakasone’u yönetim kuruluna atayarak bu kervana katıldı. Dünyada çatışmalar ortaya çıktıkça Büyük Teknoloji şirketleri giderek daha aktif katılımcılar hâline geliyor; Ukrayna hükümetinin verilerini güvence altına almaktan Gazze’de İsrail’in savaşına altyapı sağlamaya kadar uzanan örnekler bunun parçası. 21. yüzyılın ulusal güvenlik devleti, giderek Büyük Teknoloji’nin sahip olduğu ve işlettiği altyapı üzerine inşa ediliyor; bu da dijital devleri yeni bir askerî-endüstriyel komplekse bağlayıp iç içe geçiriyor.
Bu tablo, teknoloji-devlet ilişkisinde ikinci büyük kaymayı da gündeme getiriyor: uluslararası düzene dair vizyonların değişmesi. Tekno-milliyetçiliğe artan desteğin yanında, Çin’i frenlemeyi hedefleyen ulusal güvenlik çıkarları son yıllarda adeta serbest bırakıldı. ABD; gümrük tarifeleri, yatırım incelemesi, ihracat kontrolleri ve benzeri araçları devreye sokarak neoliberal küreselleşme ve serbest ticaret döneminden kesin biçimde uzaklaştı.
Çin rekabeti tehdidine dair söylem, bazı teknoloji şirketleri tarafından düzenlemeye direnmek için bir silah gibi kullanıldı. Büyük yapay zekâ girişimleri de yakın zamanda ABD ile Çin arasında sıfır toplamlı bir mücadele anlatısını yaymaya başladı. Sam Altman, yapay zekâ konusunda Çin’le konuşup etkileşim kurma gereğini vurguladığı bir noktadan, The Washington Post’ta yapay zekânın geleceğinin “benzer düşünen ülkelerden oluşan ABD liderliğindeki bir koalisyonun” elinde olması gerektiğini savunduğu bir noktaya savruldu.
Benzer şekilde Anthropic CEO’su Dario Amodei, ABD ile Çin arasındaki yapay zekâ yarışının tehlikelerinden endişe duyduğu bir noktadan, demokratik ve otoriter ülkeler arasında bir ayrım olduğunu ve demokrasilerin yapay zekâ mücadelesini kazanması gerektiğini ısrarla savunduğu bir noktaya geldi. Buna karşılık, hiper ölçekli yapay zekâ firmaları ve yarı iletken şirketleri jeopolitik gerilimleri körüklemekten büyük ölçüde imtina etti. Küresel ayak izlerine ve daha neoliberal bir dünya arzularına yaraşır şekilde; bunun yerine malların, hizmetlerin ve verinin serbest akışına dayalı bir dünyayı savunmayı sürdürüyorlar.
Bütün bunlar, “Silikon Vadisi Mutabakatı”nın büyük ölçüde çöktüğünü yansıtıyor. Bir zamanlar Amerikan devleti ile platform sermayesinin ortak hedefi ticaret ve teknoloji üzerinden küreselleşmiş bir dünyayken, bugün bu düzenin tekno-milliyetçi bir biçimde parçalandığına tanık oluyoruz. Silikon Vadisi’nin belli belirsiz toplumsal liberal unsurları saldırı altında ve yerlerini ise hükümet sözleşmeleri vasıtasıyla devletle hizalanan ve dünyayı iki kutuplu gören, giderek daha saldırgan bir sağ kanat alıyor. Dönemimiz, bir yanda neoliberal küreselleşme, diğer yanda küresel düzene dair Maniheist vizyonlar arasındaki rekabet hâlindeki hegemonik görüşlerle tanımlanıyor ve bizim acilen alternatiflere ihtiyacımız var. Gelecek ise kesinleşmiş olmaktan çok uzak.
(NS/DS/VC)


























