Yabancı (L’Étranger) romanı yayımlanalı 84 yıl olmuş, halen dünyanın en çok okunan kitaplarından biri. Türkiye’de Can Yayınları, Ayça Sezen çevirisiyle Yabancı’nın 87’nci baskısını yapmış durumda.
Dünya edebiyatında Yabancı, “hayata bakış açımızı” değiştiren kitaplardan biri olarak kabul ediliyor. Ve elbette unutulmayan başlangıç cümlesi sıkça alıntılanıyor:
“Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
Yabancı bir yas kitabı olarak okunabilir miydi? Bu kez öyle oldu. Son günlerin popüler kitabı Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını okurken, yas konusuna bir de Yabancı ile bakmak gerektiğini düşündüm. Çünkü Hasine Şen Karadeniz çevirisi ile Metis Yayınları’ndan çıkan Bahçıvan ve Ölüm, şunu fark etmemi sağladı:
Son yıllarda yas üzerine ne çok konuşuyoruz, yasın nasıl tutulması üzerine ne çok kafa yoruyoruz. Terapiler, yas danışmanları, aşamalar, süreler, “normal” ve “anormal” yas tanımları… Acı, giderek öğrenilmesi gereken bir beceriye, hatta performansa dönüşüyor.
Hal böyle olunca yas tutmayı reddeden, sessizliğiyle rahatsız eden Meursault’yu hatırladım. Yabancı’yı yeniden okumam gerekti. Bahçıvan ve Ölüm üzerine yazmak istediğim yazıyı daha sonraya erteleyerek yas, sessizlik ve adalet üzerine düşünmek için Meursault’nun peşine takıldım.
Empati kurmanın zor olduğu bir karakter
Yabancı’yı sanki ilk kez okuyormuş gibi rahatsız olduğumu, yine Meursault ile empati kurmakta zorlandığımı söylemem gerek.
Kabul edelim ki hayatı sorgulatan, bakış açımızı sarsan kitaplar ya zihnimizde bir kıvılcım çakar, aydınlanmamızı sağlar ya da bizi karanlığına çekerek sorular içinde kıvranmamıza neden olur. Yabancı ikinci türden bir roman.
Camus, daha giriş cümlesi ile bizi Meursault’nun huzursuzluğuna ortak ediyor ve roman boyunca rahatsız etmeyi sürdürüyor.
Yabancı’nın konusunu hızlıca hatırlatmak isterim: Roman, Fransız sömürgesi Cezayir’de yaşayan Meursault’nun annesinin ölüm haberini almasıyla başlıyor. Meursault, annesinin ölümüne karşı ne üzüntü ne de yas belirtisi gösterir; ağlamaz, sarsılmaz.
Cenazeden sonra Meursault, sıradan hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Ertesi gün denize gidiyor, Marie’yle tanışıyor. Marie’nin duygusal yakınlaşma çabalarına karşılık Meursault kayıtsız; evlenmek isteyip istemediği sorulduğunda “fark etmez” diyor. Onun için aşk, gelecek planları ya da toplumsal beklentiler anlam taşımıyor.
Meursault’nun hayatı duyusal hazlara dayanıyor; güneşin sıcaklığı, denizin serinliği gibi… Duygularını isimlendirmiyor; yalnızca hissettiği anı yaşıyor. Bu tavır, toplumun “normal” kabul ettiği ahlaki ve duygusal kodlarla ciddi bir çatışma yaratıyor.
Anlamdan yoksun bir cinayet!
İkinci bölümde Meursault, komşusu Raymond’un karıştığı bir aile içi şiddet meselesine istemeden dahil oluyor. Bir gün deniz kenarında, Raymond’un daha önce kavga ettiği bir Arap’la karşılaşıyor. Meursault, neredeyse bilinçsiz bir refleksle silahı ateşliyor ve Arap’ı öldürüyor.
Camus’nun bir isim kullanmak yerine Arap (hatta grup olduklarında Araplar) demesi tartışmalı bir mesele olsa da bu yazının konusu değil. Bazıları bunun sömürgeci bakışın içselleştirilmiş bir sonucu olduğunu söylüyor. Bense Camus’nün, Meursault’nun bakış açısını bilinçli olarak sorunlu kurduğunu düşünüyorum.
Zaten romandaki cinayet ne öfke ne intikam ne de nefret duygusuyla işlenmiş değil. Meursault’nun kendi ifadesiyle her şey “güneş yüzünden.” Bu sahne, Camus’nün absürd düşüncesinin somutlaştığı an diyebiliriz.
Anlamsız bir evrende, anlamdan yoksun bir eylem… Ne planlanmış bir kötülük ne de bastırılmış bir nefret… Sadece olmuş bir şey.
Haliyle Meursault’nun söylemi politik bir alegori bile olabilir.
Cinayeti değil de yas süreci yargılamak
Cinayetin ardından Meursault tutuklanıyor, hapse giriyor. Kırılma anı cinayet sanılsa da romanın asıl kırılma noktası mahkeme süreci. Mahkemede Meursault, işlediği cinayetten çok, annesinin cenazesindeki tavırları nedeniyle yargılanıyor.
Savcı, onun ağlamamış olmasını, ertesi gün sinemaya gitmesini, annesini sevmediğini ima ederek bir “canavar” portresi çiziyor. Yani Meursault bir katil olduğu için değil, duygusal normlara uymadığı için cezalandırılmak isteniyor.
Meursault savunma yapmıyor, pişmanlık göstermiyor, kendini açıklamaya çalışmıyor. Bu sessizlik, onu daha da suçlu hâle getiriyor.
Bundan sonrasını okura bırakarak; Yabancı’nın bireyin toplumla, ahlakla ve anlam arayışıyla çatışması üzerine uzun uzun düşündürdüğünü hatırlatayım. Şüphesiz Meursault, bir anti-kahraman olarak, 20. yüzyıl insanının varoluşsal yalnızlığını temsil ediyor. Akla da şu soruyu düşürüyor: Kabul gören normlara göre davranmamak insanı suçlu yapar mı?
Camus’nün anlatımındaki en çarpıcı tercihlerden biri, okura ahlaki bir rehber sunmaması. Meursault’nun duygusuzluğu açıklanmıyor, gerekçelendirilmiyor; yalnızca eylemler aktarılıyor.
‘Absürd’e rağmen hayatı seçmek…
Bu yalınlık, kesinlikle psikolojik çözümlemeden bilinçli bir kaçış. Yazar, okurla karakter arasına girmiyor; onu yönlendirmiyor. Bu noktada Yabancı, bireyle toplum arasındaki gerilimi keskin bir biçimde görünür kılıyor: Toplum, yalnızca ne yaptığımızı değil, nasıl hissetmemiz gerektiğini de belirliyor.
Meursault’nun suçu, hissetmediği duyguları taklit etmeyi reddetmesi. Hatta bir şeyler hissettiğinde bile (romanın sonlarında annesini düşünmesi ve empati yapması) bunu kimseyle paylaşmayacak olması. Bu son sahne, yazarın okura en radikal jesti olabilir.
Camus’nün “absürd” olarak adlandırdığı durum tam da burada beliriyor aslında: Meursault’nun yaşadığı farkındalık, hayatın anlamsızlığına rağmen ona sırt çevirmemekle ilgili. Saçmaya rağmen yaşamayı seçmek, Camus için bir başkaldırı biçimi…
Tüm bu düşüncelerin eşliğinde bugün Yabancı’yı okurken yalnızca Meursault’nun kayıtsızlığı değil; bile isteye acı çektirilen ama yas tutmasına izin verilmeyenler de akla geliyor. Öldürülen kadınların ardından susmak zorunda bırakılan anneler, kayıp çocukların akıbetini öğrenemeden yıllarca bekleyen babalar, acısını haykırmadığı için unutulup gidenler…
Günümüzde acınızı gösterme, yasınızı duyurma meselesi çetrefilli bir konu… Camus’nün Meursault’su, yas tutmayı reddettiği için mahkûm edilmişti; bugün ise bazı insanlar yaslarını duyuramadıkları için yok sayılıyor.
Ne zaman sosyal medyaya göz atacak olsak sonsuz bir yas sürecine mahkum edilmiş insanların seslerini duyurma çabasına tanıklık ediyoruz. Pek çok anne, baba, kardeş, arkadaş sosyal medyadan adalet arayışı içinde, çünkü susarlarsa hemen unutulacaklar, biliyorlar. Rojin için adalet arayan Ömer Kabaiş, “lütfen kızımı unutturmayın” diyen Yeşim Akbaş’ın ailesi, 6 yıldır kızlarını arayan Gülistan Doku’nun ailesi, ikizi Ayşe Tokyaz’ın yasını hakkıyla tutabilmek için önce adil yargı isteyen Esra ve daha niceleri…
Maalesef yas günümüzde çoğu zaman özel bir hak değil, kamusal bir izin meselesine dönüşmüş durumda. Ne kadar ağlanacağına, ne zaman susulacağına, ne zaman “normal”e dönüleceğine başkaları karar veriyor. Size de yasınızla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek düşüyor.
Oysa bazı acılar sessizce yaşanıyor, bazı acılar haykırılsa bile onca gürültünün arasında duyulmuyor. Haykırılamayan, dile getirilemeyen -getirilse bile duyulmayan acıya- daha ‘az gerçek’ diyebilir miyiz?
Yabancı, yasın bir duygu olmaktan çıkıp bir ölçüte dönüştüğü yere götürüyor bizi. Bugün bu romanı, kimin acısının duyulduğunu, kimin yasının tanındığını ve kimin sessizliğinin yargılandığını düşünerek yeniden okumak mümkün. Camus’nün metni, her çağın kendine özgü absürdünü yorumlamamıza olarak veriyor. Yabancı, bizden bir de bu gözle okunmayı talep ediyor.
Belki de Camus’nün yazdığı gibi: “Her şey doğru, hiçbir şey doğru değil!”
(NK/EMK)







