Sinema tarihi, toplumların karşılaştığı kolektif travmaları, zorlukları veya korkuları canavarlar üzerinden anlatmayı sever. Ryan Coogler’ın 2025 yapımı Sinners (Günahkârlar) filmi de böyle bir filmdir. Film, bir “vampir” filmidir. Fakat Coogler, vampir mitini alışılagelmiş ezber anlatımlardan ya da ucuz korku efektlerinden sıyırıp çok daha derin, politik ve kanlı bir zemine çekiyor. Elbette bunu yapan ilk kişi değildir, fakat güncel manada dikkate değer filmler kategorisinde yerini alacaktır. Film, bizi 1930’ların Jim Crow yasalarıyla boğulan Mississippi’sine götürürken, esas amaç olarak geçmişi değil; ezilen halkların bugününü de anlatmak olduğunu saklamıyor.
Sinners, ikiz kardeşler Elijah Smoke ve Elias Stack’in hikayesidir. Kardeşler, ırkçılığın hüküm sürdüğü bir dünyada, kendi siyah toplulukları için bir müzikli eğlence kulübü (popüler adları ile “Juke Joint”) inşa etmeye çalışırlar. Bu mekân, dışarıdaki beyaz “teröründen” yalıtılmış, siyahların kendi müzikleriyle nefes alabildiği, "beyaz adamın" kurallarının geçmediği bir özgürlük alanıdır. Bu özgürlük “tırnak içinde” bir özgürlüktür demeye gerek yok sanırım. Çünkü akşama kadar en ağır kölelik şartları altında çalıştıktan sonra sığınılan anlık ve farklı bir evrendir bu mekanlar. Filmin ilk yarısında çok reel bir 1930 anlatısı varken, filmin ikinci yarısında, birden hikâye bildiğimiz dünyadan çıkarak ‘vampirlere’ açılır. Kısa süreli aranılan tatmin ve huzur, kasabaya musallat olan kadim bir kötülükle yani vampirlerle bozulur. Ve hikâye ilerledikçe şu netleşir izleyicide: Bu hikâye, kesinlikle bir korku filmi değil, aksine korku olgusunu ana zemin yapan; sömürgecilik, ırkçılık ve kültürel hafızanın silinmesine karşı bir başkaldırı manifestosudur.
Bir iki durumun daha altını çizmek gerekiyor. Coogler’ın vampirleri, sadece kan emen fantastik yaratıklar değil; onlar adeta tarihin ölü eli, kurumsal ırkçılığın ve sömürgeciliğin cisimleşmiş halidir. Filmde vampirler, bir mekâna girebilmek için "davet edilmeye" ihtiyaç duyarlar ki bu, sömürgeciliğin yerel işbirlikçilere ve rıza üretimine duyduğu ihtiyacın mükemmel bir metaforudur. Onların amacı sadece öldürmek değildir; kurbanlarını dönüştürmek, asimile etmek ve onları tek tip bir cemaat/yapının içine sokmaktır.
Bir diğer dikkat çekici anlatı "Blues" müziğidir. Blues müziği, filme ruhunu veren en güçlü direniş biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bilindiği üzere Blues, siyah halkın kölelik tarlalarından taşıdığı, acıyı ve umudu harmanlayan keder şarkıları geleneğidir. Filmde Blues, o kadar saf bir yaşam enerjisi taşır ki, yaşamla ölüm arasındaki perdeyi delip geçer ve vampirleri saklandıkları yerden çıkarır. Vampirler yani sömürgeciler/ırkçılar, bu müziğin yarattığı yaşam enerjisine açtırlar; onu çalmak, içini boşaltmak ve kendi steril ölümsüzlükleri için tüketmek isterler. Ki birçok sahnede bu çok iyi ifade edilmiş. İşte Sinners, siyah bedenlerinin, emeklerinin ve kültürünün nasıl bir enerji kaynağı gibi sömürüldüğünü bu korku estetiğiyle anlatıyor. Emilen bir halk ve onların yaşamıdır. Vampirler ise, bunu yapan kurumsal devlettir, şiddetle var olan ırkçı topluluklardır.
Bu filmi izlerken aklıma Mazlum Doğan’ın 1980’lerde askeri mahkeme karşısında verdiği savunma geldi. Mississippi’nin o boğucu dünyasından, vahşetin dünyası olan Diyarbakır Cezaevi’ne geldiğimizde aslında değişen çok bir şey yoktur. Mazlum Doğan “Pek çok parti vardır, bunların her biri iktidara gelmek, hükümete gelmek çabası ve kavgası içerisindedir, ama hükümete gelebilmenin, iktidara gelebilmenin de değişik yolları, araçları vardır. Parti, ille kan dökülmesine taraftar değildir. Biz vampir değiliz ki, bizde insanız” diyor.
Bu cümle, basit bir savunma değil, ontolojik bir reddiyedir. Devletin ve egemen medyanın Kürt devrimcilerini "kan döken canavarlar", "bölücü teröristler" olarak şeytanlaştırdığı bir ortamda Mazlum Doğan, bu "canavarlaşma" anlatısını tersyüz etmek istemiştir. Doğan’ın "kim canavar, kim insan?" bağlamı, filmin alttan alta sorduğu bir sorudur. O, aslında vampir olanın yani kanla beslenenin, kendileri değil, halkların emeğini, dilini ve yaşamını sömüren sistemin ta kendisi olduğunun altını çizer. Sinners filmindeki siyah karakterlerin insan kalmak için verdikleri mücadele neyse, Mazlum Doğan’ın "insanlık" vurgusu da odur. Vampir, merhametsizdir, ölüdür ve sadece tüketir; oysa direnenler, yaşamı ve onuru savunurlar, savunmakla sorumludurlar.
Sinners filmindeki vampir alegorisine geri dönelim. Bu alegori, Kürt halkının yüzyıllardır yaşadığı deneyimle ürkütücü derecede benzeşmektedir. Filmde vampirlerin kurbanlarının "ruhunu hapsetmesi" ve onları arafta bırakması, sömürgeciliğin yarattığı "sosyal ölüm" kavramı üzerinden aşinayız. Kürt coğrafyasında devlet, tıpkı filmdeki vampir gibi, sadece bedeni değil, dili, hafızayı ve kültürü de "emmeye" çalıştı, çalışmaya devam ediyor.
Kürtçe şarkıların melodilerinin çalınıp Türkçe sözlerle "Türkleştirilmesi", filmdeki vampirlerin Blues müziğini çalıp içini boşaltmasından farksız değil. Sömürgeci, halkın yarattığı o canlı kültürel enerjiyi (kanı) ister ama o kültürü yaratan halkın kendisini (bedeni) reddeder. Zaten filmin bir yerinde “Beyazlar blues müziğini sever ama onu yapanları sevmez” diyor.
Filmin en can alıcı noktası, karakterlerin dış dünyadaki dehşetten kaçıp sığındıkları ve kendi kurallarını koydukları dinlenme/öznellik yaratım mekanıdır. Bu mekân, Kürtlerin son on yılda Rojava’da inşa etmeye çalıştıkları özgür yaşam projesinin sanatsal bir karşılığı gibidir. Rojava; kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve halkların bir arada yaşamı üzerine kurulu sistemiyle, Ortadoğu’nun kan gölüne dönmüş coğrafyasında bir "nefes alma alanı", bir özgürlük mekanıdır. Ancak vampirler, yaşam dolu bu alanlara tahammül edemezler. Birkaç gün önce Halep’in Kürt mahalleleri Şêxmeqsûd ve Eşrefiye’de yaşananlar, “Günahkarlar” filminin senaryosunun son derece somut olduğunu gösteriyor. Bu mahalleler, rejimin ve işbirlikçi çetelerin kuşatması altında, tıpkı filmdeki mekân gibi "aralıksız bir bombardımana" maruz kaldı. Buradaki kuşatma da bir vampirin kurbanını köşeye sıkıştırıp nefessiz bırakma stratejisidir, bir fark yoktur. Rejim ve İŞİD çetelerinin amacı, birçok ülkeden alınan destekle, o mahallede yeşeren “kendilik” arayışına, kendi şarkısını söyleyebilme cüretine saldırı ve susturmadır. Bu bağlamda konuyu yalnızca ‘kuşatma’ ile sınırlı tutmak yanılgılı olur. Rojava ve Halep’e saldıran kan emici güçler, rejim ile (resmi vampirin) kirli bir nekropolitik bir ittifak içindedir.
Yapılan şey açıkça "yaşam enerjisinin emilmesidir". Karl Marx’ın o meşhur sözü hem Mississippi’deki ırkçılığı hem de Halep’teki kırım pratiğini tek bir cümlede özetler: "Sermaye ölü emektir; vampir gibi, ancak canlı emeğin kanını emerek yaşar, ne kadar çok emerse o kadar çok yaşar". Kürt halkı, Ortadoğu’nun "canlı emeği" ve "canlı kültürüdür"; devletler/rejimler ise bu canlılığı sömürerek kendi steril iktidarlarını sürdüren mekanizmalardır. Dün de böyle oldu, bugün de böyle.
Filmdeki en dikkate değer bir kısımdan da bahsetmemek büyük eksiklik olacak. Film, bir gece vaktinde geçer, vampirlerin hayatta olduğu “gece karanlığında” yani. Sabah güneş doğana kadar zamanları vardır. Gece başlayan çatışma sabah olduğunu kapanır ama gel gör ki yeni bir safha, yeni bir “vampirlik” belirir. O da Ku Klux Klan üyelerinin silahlar kuşanarak ‘para’ kokusuna gelmesi ve siyahileri öldürmek istemeleri. Bir savaş da böyle patlak verir. Bu bize şunu anlatır: Düşman alegorisi 24 saattir. Gece başka bir formda, gündüz başka bir formda karşımıza çıkar. Saldırı ve savaş tarzları güncellenir daima. Her dönem farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Dün İŞİD bugün HTŞ olur önemli değil.
Sonuç olarak, Ryan Coogler’ın Sinners filmi, siyahların tarihi üzerinden, dünyanın tüm "günahkarlarına" yani ezilenlerine sesleniyor. Filmdeki vampirler, ne kadar güçlü ve ölümsüz görünürlerse görünsünler, yaşam enerjisine muhtaçtırlar.
Mississippi’den Şêxmeqsûd’un yıkık sokaklarına uzanan bu hikaye bize şunu gösteriyor: Sömürü düzeni, asimilasyon ve savaş ile itaat altına alma istenci evrensel bir vampirdir. Nerede kendi kimliğiyle var olmak isteyen bir halk, kendi şarkısını söylemek isteyen bir topluluk varsa, orada onları yutmak isteyen bir karanlık da belirir. Ancak Mazlum Doğan’ın 1980’lerde yaktığı o kıvılcım ve Halep’te direnenlerin iradesi, filmdeki Blues müziği gibi, ölüm ile yaşam arasındaki perdede bize yol haritası sunuyor.
"Biz vampir değiliz" demek, sadece bir suçlamayı reddetmek değildir. Bu, başkasının kanıyla beslenmeyi reddetmek, sömürerek büyümeyi elinin tersiyle itmek ve ne pahasına olursa olsun "insan" kalmakta ısrar etmektir. Bundan ötürü ortak bir yaşamda, demokraside ısrar çok kararlı bir çözümün, bilincin sonucudur.
(SB/Mİ)






