İlkokula yeni başlamıştım.
Babamın çalıştığı ofise gittik bir gün.
Masasında elle kurulan Facit marka hesap makinası vardı. Bir sürü Faber kurşun kalem ayrıca.
Faber en kaliteli kurşun kalemdi.
Ve bir sürü vardı masadaki kalemlikte
"Baba bir tane alabilir miyim? "
"Olmaz", dedi babam. "O kalemler bizim değil fabrikanın. Ben sana çarşıya inince alırım."
Mesai bitti, yürüyerek çarşıya indik. Balık mevsimiydi, tezgahlar çeşit çeşit balık doluydu. Kalkan vardı mesela. İri, lezzetli, kırmızı balık barbunya, istavrit, palamut vesaire.
Biz her zamanki gibi Hamside karar kıldık. Üstüne Eken Pastanesinden kakaolu helva aldık söylemesi ayıp. Benim aklım hala Faber Kurşun kalemdeydi.
Bir de babamın "olmaz, o kalemler fabrikanın, ayıp olur " sözü.
Ayıp hayatımızda önemli yer tutardı o zamanlar.
Abimler ve mahalle arkadaşları kalabalık bir grupla 'YAN BAKTIN' diye kavgaya tutuşmuşlar. Sırt sırta vererek kendilerini savunmuşlar. İyi bir dayak da yemişler fakat. Eve geldiklerinde yüzlerinde morluklar vardı. Babam olayı sordu, abimler anlattı. Kavgada arkadaşlarını bırakıp kaçmadıkları için babam iki oğlunu sıkı sıkı kucakladı. Bana da kıssadan hisse kaldı.
Arkadaşlarını bırakma, kaçma, dayak yesen dahi.
Milli Şef İnönü öldüğünde Ortaokuldaydık. Haber duyulunca bir telaş başladı. Ağlayanlar oldu. Dersler iptal edildi. Okula hüzün çöktü. Tüm öğrencilerin konferans salonunda toplanması istendi. Bu karmaşa ve telaş içinde defterime bir şiir yazdım acele ile. Gözümden yaş geliyordu dizeleri yazarken. Atatürk'ün silah arkadaşı da artık bizimle olmayacaktı. Sahipsiz veya korumasız kaldık duygusu çöktü içime.
Şiir üç dörtlük idi. Sıra arkadaşım Hakan şiiri gördü, okudu, beğendi. Tarih Öğretmenimiz Emin Bey sıkı Kemalist'ti. Gözleri nemli, sesi çatallaşmış bize seslendi. "Hadi çocuklar toparlanın anmamız var" Hakan defterimi aldı Emin öğretmene götürdü. Kim yazdı bunu diye sordu öğretmen. Ben utandım, göz kırptım Hakan'a ve devam ettim. Hakan'la birlikte yazdık öğretmenim. 'İkiniz peşimden gelin', dedi Tarihçi Emin Bey. Konferans salonundaki anmada Hakan'la yan yana ORTAK yazdığımız şiiri okuduk.
1984 yılında idamlar hala yürürlükte idi. Hapishanelerde ağır zulüm vardı. Baskı.İşkence. Ve direniş sürüyordu. Dönemin iktidarı İTİRAFÇILIK yasası çıkardı. Çok az MAHLUK itibar etti yasaya. Bu yasadan faydalanıp yoldaşlarını satanların pek çoğu eski hayatına dönemedi. İsimleri, kimlikleri değişti. Hatta estetik ile yüzleri değiştirilenler olduğu söylendi.
Fakat,
Hep lanetle anıldılar.
Lidyalılar parayı icat etti insanlık için daha kötü günler başladı. Para, güç, iktidar, mülkiyet getirdi. Savaşlar, katliamlar, acılar üst üste bindi.
Kötülükle sürgit yaşanmazdı. İnsanoğlu çeşitli hasletler geliştirdi. Vicdan, iyilik, merhamet, dayanışma, paylaşma ve benzeri. Tüm hasletlerin ortasına UTANMA DUYGUSUNU koydu.
Özal adında bir politikacı iktidara geldi. İş bitirici olmaktan, söz etti. "Benim memurum işini bilir", dedi. Köşeyi dönmenin matah bir şey olduğunu söyledi. Rüşvet hep vardı. Yaygınlaştı. Torpil hep vardı kurumlaştı. 'Dayın' yoksa iş bulmak zorlaştı. Liyakat hızla unutulmaya başladı. Kötülük ve erdemsizlik yaygınlaştı ancak henüz AR DAMARI bu kadar çatlamamıştı.
Gel zaman git zaman içtiğimiz suya bir şey katıldı. Veya ben böyle olduğuna inanmak istiyorum. Önce ekmekler bozuldu, diye yazdı Oktay Akbal bir dönem için. Çeşme suyu içilmez oldu. Hava ve toprak dahi insan hızla kirlendi. Koltuk için, konum için, kariyer için her şeyinden vazgeçen insanların sayısı virüs gibi arttı.
Memleketin dertlerine derman olmak için siyasete girenler birer tur parti değiştirme yarışına girdiler. Kelimeler, sözler kıymetsizleşti. Tuhaf bir tavır, davranış egemen oldu. Dün kocaman ve iddialı laf eden ertesi gün o İRİ sözlerini unuttu. Tam tersini söyler oldu. Sonra en son cümlelerinin yine unuttu. Aç kapıyı bezirgan başı mevsimine girdik.
Dünyada seçimlere katılma oranı en yüksek ülkesiyiz açık ara. Eskiler takım veya döpiyes elbise ile oy vermeye giderdi. Oy vermek yetmedi. Oy torbalarına sarılır olduk zamanla. Bir seçimde emekli öğretmen ile oy çuvalını yastık yaptık. Sarıldık. Sabahladık çuvallara sarılarak.
Ne günlere kaldık diye ağladı gün ışığına kadar ömrünün belkide son çeyreğindeki emekli öğretmen. Teselli sözcükleri anlamını yitirmişti epeydir. Ne diyeceğimi bilemedim.
Aa bi baktık tek bir oy çalınmasın, boşa gitmesin diye uğraştığımız ve seçtiğimiz Belediye Meclis Üyeleri. Belediye Başkanları. Millet Vekilleri Partisi'nden istifa ettiler sıra sıra. Hatta koşa koşa. Gittiler iktidar partisine katıldılar.
Geçen gün kırk yıllık solcu Üsküdar Belediyesi Meclis üyesi aynen şöyle dedi. " Bizi aranıza - AKP'ye- kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz" Midem bulandı bir kez daha. Onların yerine utandık.
Bir değil bir kaç değil çok sayıdaki SEÇİLMİŞ partisini, arkadaşlarını ve seçmenin emeğini çok normal bir şeymiş gibi ve gözümüze baka baka, rahatça, hoyratlık, nobranlık, vurdum duymazlık içinde, büyük bir aymazlıkla, utanmadan sattılar birer ikişer.
Sonra her gün birileri daha eklendi bu satışlara. Her gün yenileri eklendi.
Fırıldaklık NORMALLEŞTİ.
Partisini, arkadaşlarını, seçmenini satanlar ertesi gün insan içine çıkmaya devam ettiler. Büyük bir pişkinlikle ve hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettiler üstelik...
Yani,
Canım ciğerim güzel ülkemiz hastalığa tutuldu.
Dramatik haldeyiz.
Çaresizlik içinde, ne yapacağımızı bilemeden, elimiz böğrümüzde olup biteni izliyoruz.
Bazen sinirimizden ağlıyoruz.
Vah vahlanıyoruz.
Ve,
Bir ışık arıyoruz.
Bir çıkış yolu.
Kime sarılsak, kimi tutsak elimizde kalıyor çünkü.
Geçen gün misafirliğe gittik.
Gün, hatta gece boyunca çok sayıdaki yaşıtları gibi odasında bilgisayar oyunları başında yaşayan evin oğlu rica üzerine yanımıza geldi.Konuşulanları dinledi, dinledi ve şöyle dedi.
" Anladığım şu;
Bu ülkenin UTANMA duygusunu çalmışlar"
(RU/Mİ)







