Sabah sabah bandonun sesi geliyordu. İzmir Marşı'nı çalıyorlardı. Ayılamadım, acaba ne kutlanıyor dedim kendi kendime. Baktım günlerden 12 Eylül. Hayrola, 12 Eylül darbesini mi kutlamaya başladık diye aklımdan geçmedi değil. Neyse hatırladım, 12 Eylül aynı zamanda Urla’nın kurtuluş günü.
Urla, geçtiğimiz yüzyıllar boyunca İmparatorluğun çoğu liman yerleşimi gibi hızlı göçlerin yaşandığı bir yer… Özellikle Ege adalarından, örneğin Sakız’dan, Naksos’tan bağcılık, zeytincilik gibi tarım işlerinde çalışmak üzere gelen göçlerle gayrimüslim nüfus önemli oranda artmış. 1909 yılına gelindiğinde kentin nüfusu 32 bine ulaşmış ve neredeyse tamamını Rumların oluşturduğu Müslüman olmayanların oranı yüzde 75’e yükselmiş. Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımının yapıldığı 1928 yılında ise Urla nüfusu 13.449 olarak kayıtlara geçmiş. Yani 1922’de azınlık değil çoğunluk kenti terk etmiş.
Birinci savaş sonrası Urla
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’nun işgali ve onu izleyen yıllarda meydana gelen trajik olaylar kaçınılmaz olarak Urla’yı da etkilemiş. Kentte sınırlı sayıda da olsa ölümlü çatışmalar yaşanmış. Bu tarihsel dönemin bugün iki halk arasında düşmanlıkları yeniden üretecek, körükleyecek yaklaşımlarla değil barış yanlısı bir söylemle anlatılması önemli. Örneğin Sedef Tunçağ’ın “Belge ve Anılarla Urla” kitabı böyle bir çabanın ürünüdür.
Tarih elbette unutulmamalı ama barışçıl ve nesnel bir söylemle belgelenerek yeni kuşaklara aktarılmalı. Kurtuluş Savaşı'nın ardından, Yunanistan’da söylendiği gibi Mikrasiatiki Katastrofi’den kısa bir süre sonra 1930’da Venizelos’un Türkiye’yi ziyareti ve Ankara’da Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılması sırasında yaşanan dostluk havası bugün de yol gösterici olmalı. Damla Demirözü, “Savaştan Barışa Giden Yol” kitabında o ortamı çok iyi anlatmış.
Yüz yıl öncesinin Urla’sına dönelim. 4 Mayıs 1919 günü Urla’ya ulaşan ve yerli Rumlar tarafından sevinçle karşılanan Yunan birliğinin komutanı yanındaki astsubaya, tümene şu telgrafı çekmesini söyler: “Urla şehri bugün Evzon Alayı Birinci Bölük tarafından teslim alındı.” O sırada hükümet konağına Yunanistan bayrağı çekilmiştir. Yunan yönetimi 40 ay sürecektir ve o günlerin bazı münferit olayların dışında görece sakin geçtiği anlatılır.
Barışçıl bir uzlaşma çabası... Urla yanıyor

Anadolu’nun işgal altındaki diğer kentlerinde o yıllar Urla’daki kadar sakin geçmemiştir. Sonunda yenilgiye uğrayan işgalci Yunan ordusu Anadolu’yu terk etmektedir. 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren ulusal ordunun askerleri üç gün sonra Urla’ya ulaşır. Urla’nın Müslüman ve Hristiyan ileri gelenleri barışçıl bir uzlaşma içindedir. Müftü Ahmet (Ural) komutan Çolak İbrahim Bey’e durumu anlatmaya çalışır. Urla’yı bir felaketten kurtarmak isterler, ama bunu başaramazlar. Yakılan yıkılan Anadolu kentlerinden geçerek gelen askerlerin böyle bir uzlaşmaya tahammülü yoktur.
Rum nüfus Urla’yı terk eder, kaçar. Kaçamayanlar acı bir yıkım yaşar. Zaten Urla’nın Rum mahallelerinin önemli bir bölümünü ortadan kaldıracak bir yangın başlamıştır. Aynı günlerde İzmir’de yaşanan büyük yangın burada tekrarlanmaktadır… Erkekler evlerinden alınarak Musalla mevkiinde hazırlanan bir toplama kampına götürülür. O günlerde Urla’da yaşananları Nikos Milioris “Bir Zamanlar Urla” kitabında ayrıntılarıyla anlatır.
Urlalı Kosta 16 yaşındadır ve Musalla’da toplananlar arasında o da vardır. 1923 Aralık ayında Yunanistan’a gönderilene kadar 16 ay sürecek tutsaklık günleri başlamıştır. Musalla’da toplanan siviller bir anlamda “rehine” konumundadır ve zorunlu çalışma koşulları içinde “Amele Taburları”nda “istihdam” edileceklerdir.
Kosta’nın Amele Taburu günleri
Urlalı tutsaklar Musalla’da aç, susuz geçirdikleri birkaç günden sonra bir sabah yaya olarak İzmir’e doğru yola çıkarılır. İzmir’in kenar mahallelerinden geçerek akşam vakti Bornova’ya varırlar. Geçtikleri yerlerde oturan mahalle sakinleri onlara hakaret eder, taşa tutar. İlginç bir ayrıntı; tutsaklara karşı böyle davrananlar arasında kentin Yahudi sakinleri de vardır.
Aç, susuz yürüyüş ertesi gün devam eder. Yürüyecek gücü kalmayanları yol kenarlarına terk etmek zorunda kalırlar. Yollarda yaşamını yitirenler olur. Manisa halkı da onlara karşı tepkilidir. Sıkıntılı günler devam eder. Bir hafta sonra su içmelerine izin verilir, herkese birer asker tayını ile bir avuç kuru üzüm dağıtılır.
Yunanca bilen bir çavuş gelir ve tutsaklara Atina hükümetinin Ankara’ya verdiği notadan söz eder. Çavuş, “Artık endişelenmeyin. Gidenler gitti, kalanlar kaldı. Bundan sonra hiçbirinize zarar verilmeyecektir” der. Koşullar bir ölçüde iyileşmiştir.
Akhisar, Gördes ve Ankara
Kosta ve arkadaşlarının Amele Taburu yolculuğu Akhisar, Gördes üzerinden Ankara’ya kadar uzanır. Akhisar’da tarım işlerinde çalıştırılırlar. Çalıştıkları çiftliklerin sahipleri onlara sahip çıkar, dostça davranır. Gördes’te Yunan ordusunun giderken yakıp yıktığı binaları onarırlar. Bu arada Aya Haralambos kilisesini yıkarlar, çıkan malzemeler bir cami yapımında kullanılır. Gittikleri yerlerde onları yol yapımı, meydan düzenlemesi gibi işlerde çalıştırırlar.
Ankara’ya geldiklerinde Akköprü’de kamp kurarlar. O tarihlerde başkentte başlatılan inşaat ve onarım işlerinde çalıştırılırlar. Savaş bitmiştir ama sıkıntıları devam etmektedir. Yine de koşullar tutsaklığın ilk günlerinden görece daha iyidir. Aileleri ile mektuplaşmaya başlamışlardır. İzin günlerinde kentte, kentin çarşısında dolaşırlar. Sivil halktan bazıları onlara yardımcı olur. Ama tutsaklık, tutsaklıktır. Ailelerine kavuşacakları günü beklemektedirler.
Nihayet savaş sonrası başlatılan görüşmeler sonuçlanmış ve Lozan Antlaşması imzalanmıştır. 1923 Kasım ayı sonunda Yunanistan’a gönderilmek üzere İzmir’e doğru yük vagonları ile yolculuğa çıkarlar. İzmir limanında 20-25 gün bekledikten sonra onları almaya gelen Archipelagos adlı gemi ile yeni ülkelerine gideceklerdir. Gemi körfezden çıkarken Urlalılar güvertede toplanır, doğdukları, büyüdükleri ve şimdi terk etmek zorunda kaldıkları Urla’ya son kez uzaktan bakarlar. Güneş batmaktadır.
Kosta’nın kitabı... Venezis’in anlattıkları

Kosta’nın tutsaklık anıları ve tutsaklık sonrası Yunanistan’daki yaşam öyküsü, Atina’da bulunan “Küçük Asya Urlalılar Derneği”nin geçtiğimiz yıllarda yayımladığı “Amele Taburunda Bir Urlalı” (Enas Vourliotis sta Amele Tabourou) kitabında anlatılıyor. Kitap, Urla ve savaş koşullarına ilişkin bir tanıklığın ötesinde Kosta ve ailesinin anlatıldığı bir mikrotarih çalışması, bir belgesel. (Kitabı YZ çeviri üzerinden izleyebilmeme yardımcı olan Atina Urlalılar Derneği Genel Sekreteri Manos Kilimantzos’a teşekkürler…)
Kosta’nın başından geçenlerin bir benzerini Ayvalık kökenli yazar İlias Venezis de yaşamış. Yazarın, Belge Yayınları'ndan çıkan “Numero 31328 – Amele Taburu” kitabında yazılanlarla Kosta’nın anlattıkları neredeyse birebir çakışmaktadır. “Numero 31328”in Türkiye’de yakın tarihlere kadar yasaklı kitaplar arasında yer aldığını hatırlatayım.
“Amele Taburunda Bir Urlalı” kitabı umarız bir gün Türkçeye çevrilir ve objektif yaklaşımlarla değerlendirilir. Yüzyıl önce bu topraklarda yaşananlar konusunda “Kim kimi öldürdü?”, “Ama önce onlar yaptı!” gibi saplantılardan uzak, barışçıl değerlendirmelere ihtiyacımız olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar var.
(AŞ/HA)







