1) Karl Marx, felsefe tarihinin akışını değiştiren o meşhur 11. tezinde “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir,” der. Ancak Stuart Jeffries’in Büyük Uçurum Oteli - Frankfurt Okulu’ndan Yaşam Öyküleri (Minotor Yayınları, 2024, 504 sf.) adlı eseri, Marx’ın bu devrimci çağrısını adeta tersyüz ederek, dünyayı değiştirmektense onu en karanlık, en melankolik ve en derinlikli haliyle “yorumlamaya” çekilen bir grup entelektüelin, yani Frankfurt Okulu’nun trajik ve ironik hikâyesini anlatır. Felsefeci György Lukács’ın onlara yönelttiği o meşhur, alaycı eleştiri kitabın da ismini ve ruhunu belirler. Lukács’a göre bu düşünürler, “her türlü konforu barındıran ve bir uçurumun, hiçliğin, absürtlüklerin kenarına konuşlanmış bir otel”i mesken edinmişlerdir. Aşağıda insan ruhunu paramparça eden tekelci kapitalizmin yıkımı sürerken, onlar otelin terasında mükellef ziyafetler eşliğinde bu uçuruma bakarak düşüncelere dalmaktan ve acı çekmekten sapkınca bir haz almaktadırlar.
Jeffries’in kitabı, bu ağır ithamın gölgesinde, muazzam bir derinlikle, Frankfurt Okulu üyelerinin neden barikatlara koşmak yerine çalışma masalarına kapandıklarını, neden devrimi kışkırtmak yerine onun imkânsızlığını kuramsallaştırdıklarını incelerken; modern kapitalizmin, kültür endüstrisinin ve faşizmin anatomisini de olağanüstü bir insanlık dramı üzerinden haritalandırır. Bunu yaparken da sizi asla boğmaz, sıkmaz.
2) Frankfurt Okulu’nun kurucu ve yönlendirici kadrosu olan Theodor Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin, Herbert Marcuse ve Erich Fromm gibi isimlerin hikâyesi, temelde bir “babalar ve oğullar” çatışmasıdır. (Bu arada her isme dair çokça anekdot-bilgi-yorum mevcut) Bu düşünürlerin neredeyse tamamı, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Alman toplumuna entegre olmuş, zengin ve seküler Yahudi tüccar ailelerinden geliyordu. Babaları, ticaret dünyasında büyük başarılar elde etmiş, kapitalizmin “Para Tanrısı Mammon’a” tapan pratik figürleriydi. Ancak bu ayrıcalıklı oğullar, babalarının dünyasına, onların değer yargılarına ve tüccar zihniyetine karşı radikal bir Oidipal isyan bayrağı açtılar.
Buradaki en büyük ironi, Frankfurt Okulu’nun kapitalizmi ve burjuva değerlerini yerle bir eden eleştirel kuramının, tam da o eleştirdikleri babalarının ticari başarıları ve sağladıkları servet sayesinde finanse edilmiş olmasıdır. Onlar, “Babalarının fabrikalarında çalışmayı reddedip felsefeye sığınırken, bir yandan da kendi varoluşlarını mümkün kılan o korunaklı, maddi refah içindeki çocukluk dünyalarının aslında ne kadar kırılgan ve yıkılmaya mahkûm olduğunu sezdiler,” diyor Jeffries.
3) Frankfurt Okulu’nun en temel entelektüel krizlerinden biri, 1919 Alman Devrimi’nin başarısızlıkla sonuçlanması ve Marx’ın öngördüğü proleter devrimin Batı’da bir türlü gerçekleşmemesidir. İnsanlık, neden zincirlerini kırmak yerine onlara daha sıkı sarılıyordu? Bu sorunun cevabı, kapitalizmin biçim değiştirmesinde gizliydi. Gelişen Fordist üretim bantları, tekelci kapitalizm ve tüketim çılgınlığı, insanları devrimci özneler olmaktan çıkarıp, tatmin edilemez arzulara sahip pasif tüketicilere dönüştürmüştü.
Adorno ve Horkheimer, insanların boş zamanlarında bile kapitalizm tarafından nasıl boyunduruk altına alındığını “kültür endüstrisi” kavramıyla açıkladılar. Sinema, radyo, caz müziği, astroloji köşeleri ve Hollywood filmleri, kitleleri uyuşturan, onlara sahte bir özgürlük hissi veren ve isyan etme potansiyellerini ellerinden alan birer toplumsal çimentoydu. Modern toplumdaki özgürlük, aslında “her zaman aynı olanı seçme özgürlüğü”nden başka bir şey değildi. İnsanlar, sistemin kendilerine dayattığı ihtiyaçları kendi gerçek ihtiyaçları sanıyor; arabalarında, çamaşır makinelerinde ve mutfak donanımlarında kendi ruhlarını bulduklarını zannederek “tek boyutlu” varlıklara dönüşüyorlardı.
4) Faşizmin ve Nazizmin yükselişiyle birlikte, memleketlerinden sürülerek Amerika’ya kaçmak zorunda kalan bu Yahudi entelektüeller için, ilerleme inancı tamamen çökmüştü. Horkheimer ve Adorno’nun başyapıtı Aydınlanmanın Diyalektiği, Batı rasyonalitesinin insanlığı efsanelerden ve korkulardan kurtarmak yerine, onu nasıl yeni ve teknolojik bir barbarlığa sürüklediğini anlatır. Bilim, mantık ve araçsal akıl, doğayı ve insanı sömürmenin birer aracı haline gelmişti.
Bu kötümserliğin zirvesi, şüphesiz Holokost’un yarattığı travmadır. Milyonlarca Yahudi’nin endüstriyel bir soğukkanlılıkla katledildiği Auschwitz, tarihsel ilerleme fikrinin mezar taşıdır. Adorno’nun, soykırımdan tesadüfen sağ çıkmış olmanın verdiği o ezici suçluluk duygusuyla sarf ettiği “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözü, kültürün ve sanatın böylesi bir vahşet karşısındaki çaresizliğini özetler. Eğer kültür, kitlesel bir katliamı durduramadıysa, onun ardından hayatımıza nasıl hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirdik?
5) Kitabın en çarpıcı düğüm noktalarından biri, 1960’larda patlak veren Yeni Sol ve öğrenci hareketleri sırasında yaşanır. Marcuse, gelişmiş sanayi toplumunun baskıcı cenderesine karşı sokaklara dökülen öğrencileri ve dışlanmış azınlıkları devrimin yeni özneleri olarak selamlarken; Adorno bu eylemlere derin bir şüpheyle, hatta tiksintiyle yaklaşmıştır.
Adorno için, eylem fetişizmi ve barikatlar, nükleer silahların olduğu bir çağda gülünç bir oyundan ibaretti. Daha da trajiği, öğrencilerin şiddete meyleden dogmatik tavırlarında, geçmişte kaçtığı faşizmin yeni, “solcu” bir versiyonunu görüyordu. Öğrencilerin Toplumsal Araştırma Enstitüsü’nü işgal etmesi üzerine Adorno’nun polise haber vermesi, devrimin teorisyeni ile pratiği arasındaki o aşılmaz uçurumu en acı şekilde gözler önüne serer. Adorno, ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle yapılan bir röportajda bu kopuşu şu ironik cümleyle özetleyecektir: “Ben kuramsal bir düşünce modeli oluşturdum. İnsanların bunu ellerinde molotofkokteylleriyle uygulamaya kalkışacaklarını nereden bilebilirdim ki?”.
6) Stuart Jeffries, Büyük Uçurum Oteli ile bizlere sadece bir grup Alman filozofun biyografisini değil, 20. yüzyılın travmatik entelektüel tarihini sunuyor. Ve bunu yeni bilgiler, yeni bakış açıları ile yapıyor. Evet; Frankfurt Okulu, kapitalizmin hastalıklarını iyileştirememiş, hatta dünyayı değiştirememiş olabilir. Onlar devrimi iptal edilmiş, umutları hüsrana uğramış bir çağın “mutsuz bilinçleri” olarak, eleştirel aklın o sarp uçurumunda inatla dikilmeyi seçtiler. Peki geldiğimiz noktada yeni bir şey ifade edilebilir mi?
Evet, edebilir. Bugün algoritmaların zevklerimizi yönettiği, dijital kültür endüstrisinin her türlü muhalif sesi anında yutup pazarlanabilir bir metaya dönüştürdüğü, tüketim çılgınlığının bize “her zaman aynı olanı seçme özgürlüğü” sunduğu modern cehennemimizde, her şeyin “like” butonlarıyla aynılaştığı bu çağda, onların o huysuz ve uzlaşmaz negatif diyalektiğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Çünkü uçurumun kenarındaki o otelin terasından gördükleri uçurumun manzarası değişmedi; karanlığa bırakılan o şişedeki mesajı açıp okumanın belki de tam vaktidir. (SB/TY)






