Tek kişilik de olsa F tipi yatağı,
Yastığında bir şiirlik yer bırakarak uyumalı.
Unutmamak gerekir ki sesin geçmediği yerden bile dizeler geçer.
Ve uykuda da olsa insanın düşsel firarlarına eşlik eder.
Sonra da
"Serê çiya Ji me re bihuşt e" dizesi
Ruhsal zemine bir şarkı gibi düşer.
Sessizliğin ve yoksunluğun kuşatması
Hapishane üzerine çok şey yazılıp söylendi. Kimi için tutsaklık bir sürgündür; kimi için yaşamın yarıya inmesi, kimi içinse yön ve mekân duygusunun yitimi. Ancak bütün bu tanımların ortaklaştığı bir nokta vardır; hapishane, insanın yalnızca bedenini değil, dünyayla kurduğu bağı da askıya alır. Bu nedenle egemen sınıflar, her dönemde itiraz potansiyeli taşıyan yazarları duvarların ardına kapatmayı tercih etmiş; çoğu zaman da tutsakların yazı yazma imkânını sistemli biçimde engellemiştir.
Dostoyevski, Omsk Kürek Hapishanesi'nde kalem ve kâğıttan mahrum bırakıldığında, yazı yazması fiilen yasaklannış olur; fakat tam da bu yasak, yazıyı onun için hayatta kalmanın yöntemlerinden birine, içsel bir dirence dönüştürür. Bir anlamda, yer yer kendisinin de ifade ettiği gibi Dostoyevski’nin yeniden doğduğu yerdir Omsk. Daha sonra kaleme aldığı Ölüler Evinden Anılar, tutulmuş defterlerden değil, hafızaya kazınmış insan tiplerinden ve acının zihinsel kayıtlarından doğar. Bu eser, doğrudan Omsk deneyimlerine dayanır; yarı-belgesel nitelikler taşır. Hapishanenin kokusunu, seslerini, hiyerarşisini, mahkûmlar arası ilişkileri bir çeşit canlılık halinde aktarır.
Oscar Wilde’in De Profundis'i, hücreye “mektup yazma” gerekçesiyle kağıt ve kalem alınabilmesinin yarattığı fırsatla üretilebilmiştir. Gramsci’nin Hapishane Defterleri ise, sansür ve maddi yoksunluk altında, zorlu koşullarda yazılmıştır.
Yazı, çoğu zaman ne kalemle ne kâğıtla sürdürülür; bedenle, hafızayla, acının izleriyle yazılır. Bu bağlamda mahpus yazar için yazı, ifade özgürlüğünden önce, bir direnme ve var olma biçimidir.
Hapishane, yalnızca bedenin kapatıldığı bir mekân değildir; sözün, düşüncenin ve anlam üretiminin de denetim altına alındığı bir yerdir. Bu nedenle iktidarlar tarih boyunca mahpusun yazmasını engellemenin çeşitli yollarına başvurmuştur. Bir çeşit laboratruvar gibi düşünülmüş olan Metris'te tükenmez kaleme değil keçeli kaleme izin verilmesi, pelur kağıdın yasak olması bu konuda ne denli hesap yapılarak hareket edildiğine dair düşündürücü bir örnektir. Yazı, duvarları aşar; zamanın sınırlayıcılığını tanımaz; itaate girmez; bir çeşit “firara” aracılık eder. Bu nedenle hapishanede kalem, bazen “silah kadar tehlikeli” görülmüştür.
Oscar Wilde ile Nawal El-Saadawi’yi yan yana düşünmeyi mümkün kılan da yazma imkânının sistemli biçimde engellendiği koşullarda, yazıyı bir direniş biçimine dönüştürmeleridir. Biri 19. yüzyıl sonu İngiltere’sinde “ahlaki çöküşle” suçlanarak toplumun dışına itilmiş bir estetikçidir; diğeri 20. yüzyıl Mısır’ında politik baskının, patriyarkanın ve devlet şiddetinin hedefi olmuş bir kadın, bir psikiyatrist, bir yazardır. Coğrafyalar, diller ve tarihsel bağlamlar farklıdır; ancak hapishane deneyimi onları "Acının içinden anlam üretmek" ortak noktasında buluşturur.
De Profundis; çöküşten yeniden doğuma
Oscar Wilde için hapishane, yalnızca özgürlüğün değil, kimliğin de elinden alındığı bir eşikti. Toplumsal itibarı, estetik ayrıcalıkları, kamusal sesi bir anda yok olmuştu. Reading Zindanı’nda yaşadığı şey basit bir yoksunluk değil, bir düşüştü. De Profundis tam da bu düşüşün içinden yazılır; bu nedenle Wilde’ın en süslü değil, en çıplak metnidir. Metnin başlığı, yani “Derinliklerden sana sesleniyorum, ey Tanrı” ifadesi, Eski Ahit’teki Mezmurlar’dan alınmadır. Buradaki “derinlik”, yalnızca hapishanenin fiziksel koşullarına işaret etmez; benliğin dibe vurduğu, öznenin kendisiyle yüz yüze kaldığı yerdir. Wilde, bu metinde ilk kez kendini savunmaz; tersine, kendini sorgular. Önceki eserlerinde zekâ ve ironiyle ördüğü mesafe burada çözülür. Yazı, bir performans olmaktan çıkar; itirafa dönüşür.
Cezaevi koşulları bu dönüşümü zorunlu kılar. Wilde’ın uzun mektuplar yazması yasaktır; yalnızca belirli zamanlarda, gözetim altında yazmasına izin verilir. Bu parçalı yazma hali, metnin ritmini de belirler. De Profundis bütünlüklü bir anlatıdan çok, içsel bir muhasebenin basamakları gibidir. Her parça, bir başka yanılsamanın çözülüşünü taşır. Wilde, geçmiş hayatına dönüp bakarken şunu kabul eder; “Zevki ciddiye aldım, acıyı ise hafife aldım. Bu yüzden yaşamın anlamını kaçırdım.” Bu ifade, Wilde’ın estetik dünya görüşüyle açık bir hesaplaşmadır. Hazza dayalı bir yaşam felsefesinin, acıyla karşılaştığında ne kadar savunmasız kaldığını bizzat görür. Hapishane, onun için bir cezadan çok bir "pedagojik alan" hâline gelir. Acı, burada yıkıcı olduğu kadar öğreticidir.
De Profundis’te acı kutsanmaz; ama reddedilmez de. Wilde, acının kendisini “iyi” kıldığını iddia etmez. Onu dönüştüren şey, acıyla yüzleşmekten kaçmamasıdır. Bu nedenle metin, modern psikolojide “travma sonrası büyüme” diye adlandırılan sürecin erken ve edebi bir ifadesi gibi okunabilir. Wilde bunu, “Acı bana öğretmenim oldu. Şimdi kimsenin bana öğretemeyeceği şeyleri biliyorum.” biçiminde çarpıcı bir ifadeyle dile getirir.
Burada öğretici olan, acının kendisi değil; acıyla kurulan bilinçli ilişkidir. Hapishane, Wilde’ı yüzleşmeye zorlar. Daha önce hızla tükettiği hayat, şimdi ağırlaşır. Zamanın yavaşlaması, düşüncenin derinleşmesine yol açar. De Profundis, bu anlamda, zorla dayatılmış bir dünyanın içinden doğmuş bir metindir.
Metnin bir başka önemli boyutu, Wilde’ın benlik algısındaki dönüşümdür. Önceden kendini istisnai, ayrıcalıklı ve dokunulmaz gören sanatçı, hapishanede başkalarıyla aynı kaderi paylaşır. Bu deneyim, onu bireysel trajediden evrensel bir duyarlılığa taşır. De Profundis’te henüz tam olgunlaşmamış olsa da bu yönelim daha sonra Reading Zindanı Baladı’nda açıkça görülecektir. Kendi acısından bütün mahpusların acısına doğru genişleyen bir bakış.
Bu nedenle De Profundis, yalnızca bir aşk mektubu ya da bir “pişmanlık belgesi” değildir. Aynı zamanda, acının insanı yalnızlaştırmak zorunda olmadığını gösteren bir metindir. Wilde, hapishanede yazarken toplumdan dışlanmıştır; ama tam da bu dışlanmışlık, onu insanlığın ortak kırılganlığına yaklaştırır. Yazı, burada bir oyalanma veya zaman geçirme aracı değil; bir dönüşüm basamağıdır.
Yasağa rağmen yazmak
Oscar Wilde için hapishane, benliğin estetik kabuklarının kırıldığı bir içe dönüş alanıysa; Nawal El-Saadawi için hapishane, yazının doğrudan siyasal bir tehdit olarak görüldüğü bir mücadele mekânıdır. Wilde’ın kalemi denetim altındadır; El-Saadawi’nin kalemi ise yasaktır.
El-Saadawi, Enver Sedat yönetimi altında tutuklandığında siyasi mahpuslara yönelik açık bir yazma yasağı vardır. Hapishane idaresinin mantığına göre yazı, düşünceyi örgütler; düşünce, direnişi besler. Bu yüzden El-Saadawi’nin ifadesiyle, fahişelerin ve adi suçluların televizyonu, kâğıdı, kalemi varken; siyasi mahpusların elinden yazma olanağı alınır. Bir gardiyanın kullandığı “Hücrende kâğıt kalem saklaman, silah saklamandan daha tehlikeli.” ifadesi, iktidarın yazıya yüklediği anlamı gösterir.
Bu noktada yazı, artık yalnızca estetik ya da entelektüel bir faaliyet değil, doğrudan bir suç unsurudur. El-Saadawi için mesele, yazıp yazmamak değil; insan kalıp kalmamaktır. Nitekim bunu daha sonra "Eğer yazmasaydım, hapishanede yalnız bedenim değil, ruhum da kapatılmış olurdu." diyerek bunu açıkça dile getirir. Yazı, onun için yalnızca ifade özgürlüğünün bir biçimi değil; ruhsal varoluşun koşuludur. Tam da bu nedenle, yazma yasağı karşısında geri çekilmez; tersine, yazının biçimini dönüştürür.
Geceleri, gardiyanlar gittikten sonra tuvalet kâğıdı ve küçücük bir kaş kalemiyle yazmaya başlar. Kadın Hapishanesindeki Anılarım, bu koşullarda yazılır. El-Saadawi’nin anlatısında en çarpıcı noktalardan biri, yazının yarattığı ruh hâlidir. Hapishaneyi anlatırken beklenen karanlık/sıkıcı tonun yerini "Yazarak, yazma hazzıyla, yaratma hazzıyla hapishanede olduğumu bile unuttum." cümlesi alır.
Bu “unutma”, bir kaçış değildir. Aksine, hapishanenin nesnesi olmaktan çıkıp öznesi hâline gelmenin adıdır. El-Saadawi’nin psikiyatrist kimliğiyle de uyumlu biçimde, bastırılan acının değil, ifade edilen acının dönüştürücü olduğunu görürüz.
Hapishanede dans ettiğini, şaka yaptığını söylemesi, koşulların hafifliğiyle değil; yazının açtığı içsel alanla ilgilidir. Yazı, burada bir "kaçış" değildir. Aksine, gerçekliğin en sert biçimiyle yüz yüze gelmenin yoludur.
Kadın Hapishanesindeki Anılarım, bu nedenle yalnızca bireysel bir anı kitabı değildir. Kadın bedeninin, politik baskının ve ataerkil şiddetin kesiştiği bir mekânda yazılmıştır. El-Saadawi’nin hapishanesi, Wilde’ınkinden farklı olarak, aynı zamanda “cinsiyetçi” bir mekândır. Kadın mahpuslar, yalnızca devlete değil; erkek egemen ahlaka da hesap vermeye zorlanır. Yazı, bu çift yönlü kuşatmaya karşı bir karşı-duruş üretir.
Bu noktada El-Saadawi’nin yazısı, Wilde’ın içsel muhasebesinden ayrılır ve daha açık bir biçimde politikleşir. Ancak yazı, her iki yazar için de zamanın askıya alındığı, bedenin kapatıldığı bir yerde, insanın kendini yeniden kurma aracıdır. Wilde acıyla düşünmeyi öğrenirken; El-Saadawi yazıyla yaşamayı sürdürür.
Acının öğreticiliği
Acı, edebiyatta çoğu zaman ya yüceltilir ya da romantize edilir. Oysa hapishane deneyimi, acıyı soyut bir tema olmaktan çıkarır; onu bedensel, zamansal ve zihinsel bir gerçeklik hâline getirir. Wilde ve El-Saadawi’nin metinleri, acının kendiliğinden dönüştürücü olmadığını; ancak bilinçli bir karşılık bulduğunda öğretici olabileceğini gösterir.
Oscar Wilde için acı, önce bir yıkımdır. Toplumsal itibarı, estetik ayrıcalıkları ve kendine duyduğu güven, Reading Zindanı'nın taş duvarları arasında çözülür. De Profundis’te defalarca vurguladığı gibi bu çözülme olmadan dönüşüm de mümkün değildir. Ona göre acı, insanı içe kapatmak zorunda değildir; onu daha derin bir benlik bilgisine de taşıyabilir.
El-Saadawi’de ise acı daha baştan kolektif ve politiktir. Hapishane, onun için yalnızca kişisel bir sınav değil; kadın bedeninin ve düşüncesinin sistemli biçimde bastırıldığı bir mekândır. Bu nedenle El-Saadawi, acıyı içselleştirmek yerine ifade etmeyi seçer. Yazı, burada bir içe dönüşten çok, bir dışa açılma biçimidir. Ancak sonuç benzerdir; acı, dönüştürücü bir eşik hâline gelir.
Her iki yazarın deneyimi de yukarıda belirttiğimiz gibi modern psikolojide “travma sonrası büyüme” olarak adlandırılan sürece yakındır. Ancak bu büyüme, otomatik ya da kaçınılmaz değildir. Hapishane pek çok insanı kırar, susturur, içe kapatır. Wilde ve El-Saadawi’nin farkı, acıyı pasifçe taşımak yerine, onu anlamlandırma çabasına dönüştürmeleridir. Yazı, bu çabanın en yoğun aracıdır.
Zorunlu yalnızlık burada belirleyici bir rol oynar. Hapishane, ilişkileri keser, dünyayı küçültür. Fakat bu daralma, paradoksal biçimde içsel bir genişlemeye de yol açabilir. Wilde’ın benliği, estetik maskelerden arındıkça daha kırılgan ama daha sahici bir hâl alır. El-Saadawi’nin benliği ise, yazı sayesinde yalnızca kendisiyle değil, diğer kadın mahpuslarla ve dışarıdaki kadınlarla da bağ kurar.
Bu noktada acı, iki farklı yönde etkili olur; Wilde’da bu derinleşme, El-Saadawi’de ise bağlantı kurma biçimindedir. Ancak her iki durumda da insanı salt bir “kurban” olmaktan çıkarır.
Bu nedenle hapishanede yazılmış bu iki metin, bize şunu gösterir; acı, insanı doğrudan güçlendirmez; fakat insanı dönüştürebilecek bir sürece zorlar.
Bireysel acıdan kolektif dile
Hapishanede yazılan metinlerin en çarpıcı özelliklerinden biri, çoğu zaman yazarın niyetini aşarak kolektif bir dile dönüşmeleridir. Wilde ve El-Saadawi hapishanede yazarken öncelikle kendileri için yazarlar; hayatta kalmak, düşünmek, insan kalmak için. Ancak ortaya çıkan metinler, bireysel bir deneyimin sınırlarını hızla aşar. Çünkü hapishane, tekil bir “kuşatmadan” çok, paylaşılan, ortaklaşmış bir saldırının mekânıdır.
Oscar Wilde, De Profundis’te büyük ölçüde kendi iç dünyasında dolaşır. Metin, kişisel pişmanlıklar, kırılmış bir aşk ve çöken bir benlik etrafında örülüdür. Ancak bu içe dönük muhasebe, Wilde’ı kaçınılmaz olarak başkalarına açar. Hapishanede ayrıcalıklı konumunu yitiren Wilde, ilk kez başkalarıyla aynı acıyı paylaşır. Bu farkındalık, onun dilinde de bir değişime yol açar. Kendi acısını düşünürken, mahpus olmanın ortak kaderini sezmeye başlar.
Bu sezgi, hapisten çıktıktan sonra yazdığı Reading Zindanı Baladı’nda açık bir kolektif dile dönüşür. Wilde artık “ben” yerine “biz”i konuşur. Mesela aşağıdaki ifade bu içeriktedir.
"Hepimiz bir zindanda yaşarız,
ama bazıları hâlâ yıldızlara bakar."
Bu dizelerde hapishane, yalnızca Reading Zindanı'nın duvarları değildir; modern insanın sıkışmışlığına dair evrensel bir metafordur. Wilde’ın bireysel çöküşü, insanlığın ortak acılarıyla ilişkilendirilir.
El-Saadawi’de ise kolektif dil, daha baştan metnin dokusuna işlemiştir. Kadın Hapishanesindeki Anılarım, tekil bir “ben” anlatısından çok, çoğul bir tanıklık biçimindedir. El-Saadawi, hapishaneyi yalnızca kendi gözünden değil; birlikte kaldığı kadınların hikâyeleri üzerinden anlatır. Fahişeler, yoksullar, siyasi mahpuslar, şiddet görmüş kadınlar vb. Her biri, metnin içinde kendi sesiyle yer alır.
Bu yönüyle El-Saadawi’nin yazısı, bireysel bir direnişten çok, kolektif niteliklidir. Resmî anlatının susturduğu kadın deneyimleri, yazı aracılığıyla görünür olur. Hapishane, burada yalnızca kapatılma mekânı değil; aynı zamanda sınıf, cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin çıplaklaştığı bir laboratuvardır.
Wilde ile El-Saadawi arasındaki farklardan biri de tam burada ortaya çıkar. Wilde, bireysel acıdan kolektif duyarlılığa doğru ilerlerken; El-Saadawi kolektif bir acının içinden bireysel sesi kurar. Ancak her iki yol da aynı noktada kesişir; yazı, mahpusun deneyimini yalnızca kayıt altına almaz; aynı zamanda onu paylaşılabilir kılar.
Bu paylaşılabilirlik, hapishane yazılarının politik gücünü gösterir. Yazı, burada bir itiraz etme biçimidir. Duvarların ardında yaşananlar, yazı sayesinde dışarı sızar ve kamusal alanda dolaşıma girer. Bu nedenle iktidar, mahpusun yazmasından korkar; çünkü yazı, kapatmanın mutlak olmadığını, o duvarlarda delikler açılabileceğini, dışına çıkılabileceğini gösterir.
Bu bağlamda hapishanede yazılan metinler, bireysel kurtuluş hikâyeleri olmanın ötesinde, insanlığın ortaklaşmış sorunlarının belgeleri olarak görülebilir. Wilde’ın yıldızlara bakan mahpusu ile El-Saadawi’nin tuvalet kâğıdına yazan kadını, aynı direniş hattında buluşur. Bu hat bizi, yazının yalnızca hatırlama ve tanıklık değil, aynı zamanda umut üretme kapasitesine götürür.
Umut, özgürlük ve hapishanenin paradoksu
Hapishane, umudun en kolay tükendiği mekânlardan biridir. Burada umut çoğu zaman “gerçekçi olmayan” bir duygu gibi sunulur. Oysa Wilde ve El-Saadawi’nin metinleri, umudun dış koşullara değil, öznenin içsel konumuna bağlı olduğunu gösterir.
Bu noktada bir paradoks gündeme gelir; hapishane özgürlüğü yok etmek için vardır; fakat bazı koşullarda özgürlüğün anlamını yeniden düşünmeye zorlar. Wilde düşünerek, El-Saadawi yazarak bu paradoksu aşar. Umut, bu metinlerde bir teselli değil; iktidarın nihai zaferini reddetme biçimidir.
Bu, romantik bir iyimserlik değildir. Hapishanede umut, dış koşulların iyileşeceğine dair bir beklenti olmaktan çok, içsel bir özgürlük alanını koruma çabasıdır. Wilde için bu özgürlük, düşünme ve anlamlandırma yetisinde; El-Saadawi içinse yaratma ve yazma eyleminde somutlaşır.
Wilde, De Profundis’te özgürlüğü artık dışsal bir hak olarak değil, içsel bir tutum olarak düşünmeye başlar. Hapishanede kaybettiklerinin yasını tutarken, aynı zamanda yeni bir benlik anlayışına yaklaşır. Bu anlayış onu edilgen bir kabullenişe değil; daha derin bir farkındalığa götürür.
El-Saadawi’de umut çok daha hareketlidir. Yazmak, onun için yalnızca içsel bir sığınak değil, geleceğe bırakılan bir izdir. Tuvalet kâğıdına yazılan cümleler, geçici ve kırılgan görünür; ama tam da bu geçicilik, onları daha değerli kılar. El-Saadawi yazarken, yazdıklarının bir gün dışarı çıkacağını, başkalarına ulaşacağını bilir. Umut, bu aktarım ihtimalinde yoğunlaşır.
Wilde ve El-Saadawi, özgürlüğü geri kazanmak için değil; özgürlüğün ne olduğunu yeniden tanımlamak için yazarlar. Bu nedenle metinleri, hapisten çıkıştan bağımsız bir değer taşır.
Sonuç olarak, bu iki mahpus yazar, bize basit ama sarsıcı bir gerçeği gösterir. Yazı, özgürlüğün yerine geçmez; ama özgürlüğün anlamını ve umudu canlı tutar; duvarlardan içeriğe bir ışık sızar. Ve bazen en sahici kitaplar, yazmanın en imkânsız olduğu yerde yazılır.
(MY/AB)







