Festivalin “Kuir Bakışlar” (Queer Visions) bölümündeki yapımları seyircilere takdim ederken, Trieste Film Festivali’nin artistik direktörü Nicoletta Romeo iki senedir programa dahil ettikleri mevzubahis seksiyonun “modaya uyma” amacı taşımadığını ifade etti. Küratörlüğünü Giuseppe Gariazzo’nun üstlendiği, bu sene 10 adet kısa ve uzun metrajlıdan oluşturulan seçki Romeo’nun deyimiyle ihtiyaçtan, gereklilikten kaynaklıyordu.
Ferzan Özpetek’in ticari eserleri dünyanın başka diyarlarında fazla mana taşımayan, genelde bayatlamış filmler olarak algılanıyor; oysa muhafazakâr İtalya toplumuna halen söyleyecek o kadar çok şeyleri var ki! Aynı şekilde, Trieste gibi nispeten az nüfuslu ve sağcı çoğunluklu taşrada “Kuir bakışlar”ın da toplumu eğitmek için ziyadesiyle faydalı olduğu aşikâr. Zaten mevzubahis filmlere seyirci tarafından gösterilen alaka bu sene epeyce arttı; hatta bazı seanslarda tıka basa dolmuş festivalin sevimli mekânı Teatro Miela’da nefes almak epeyce zorlaştı!
Kuir favorileri
Festival kapsamında geçen sene Trieste’de konser vermiş Sofia’lı sanatçı İvo Dimçev hakkındaki İvo’yla Cehenneme (In Hell with Ivo) belgeseli “Kuir Bakışlar”ın sağlam bileşenlerindendi.

İsa’yla cehennem mi, Trump’la cennet mi?

Mevzubahis seksiyonda dikkat çeken bir diğer film bizi Yunanistan’ın yemyeşil dağlık bölgelerinden birine, iki genç kadının aşk yaşadığı köyün zorlu virajlarına sürükledi.
Lanthimos’u başımıza sarmış Köpek Dişi’ni anımsatan adıyla Ayı İni (Aρκούδoτρύπα/Bearcave) filmine ben, söz konusu benzerlikten dolayı başta şüpheyle yanaştım. Lakin film beklediğimden çok daha aklı başında bir içerik ve dile sahipti. Bundan Ayı İni’nin hayal gücünden mahrum, lineer bir anlatıma sahip, bayat bir sinema eseri olduğu çıkarsanmamalı asla. Aksine, çok cüzi imkânlarla çekilmiş olmasına rağmen, iki gencecik yönetmen, Stergios Dinopoulos ve Krysianna B.Papadakis’in coşkulu ruhunu taşıyan, enerjisi seyirciye kolaylıkla bulaşan samimi ve birçok açıdan oyuncaklı bir “lezbiyen” aşk hikâyesiyle karşı karşıyayız.
Ne de olsa Stergios gayet iyi tanıdığı memleketinin coğrafyasını filmin muhteşem dekoru haline getirirken kendisinden desteği esirgemeyen köy ahalisini de eserine dahil etmiş.
Kırsal kesimin mütemadiyen kan kaybetmesine sebep olan günümüz Yunanistan iktidarı geleneksel yaşam şekillerini baltalayıp şehre göçü özendirirken ne yazık ki geriye cilalı ve nostaljik bir dekordan başka bir şey kalmıyor. Komşuda genç nesillerin bilhassa maruz kaldığı bu yıkıcı rejimin tesirlerini de ziyadesiyle dikkatimize sunan filmin başrolünde Hara Kyriazi köyüne bağlı “sağlam” ve “çalışkan” karakteri canlandırmakta muhakkak ki muvaffak oluyor. Başlarda yargılamaya meyilli olduğumuz, imkânsız görünen aşkın ikinci bileşeninin asi ruhunu da Pamela Oikonomaki başarıyla hissettiriyor. Sevimsiz polis sevgilisinden hamile olup kente göç etmeye hevesli “zamane” genç kadın karakterini zaten sonradan çok seviyor ve bu çağdaş masala kendimizi kaptırmamızdaki rolüne müteşekkir oluyoruz.
Yoksa dinin ve kilisenin baskısı altında halen ezilmekte olan Yunanistan halkı, tutucu toplumsal klişelere aykırı olarak, tabular allak bullak edilmek suretiyle yeni aile modellerine mi alışıyor?
Sevimli filmin daha önce Venedik’in Giornate degli Autori seksiyonunda gösterilmesi tesadüf olmasa gerek!
Fragman deyip geçme!
37. Trieste Film Festivali’nin bir diğer sevimli katılımcısı etkinliğin tanıtıcı fragmanı. Bu sene kentin insanı hasta edebilen çılgın rüzgârı “bora” festivalin posterini süslemekle kalmıyor, fragmanında da başrolü üstleniyor. 50’li yılların ruhunu ve estetiğini layıkıyla yansıtan siyah-beyaz görüntüler gayet akıcı bir montaj sayesinde seyirciyi her defasında cezbediyor, dudaklardan tebessüm eksik olmuyor. Gianni Alberto Vitrotti’nin imzasını taşıyan Trieste’nin üzerindeki bora (Bora su Trieste) filminden alınmış muhtelif sekanslar posterlerde arzıendam eden Ugo Borsatti‘nin fotoğraflarıyla yakalanmış ruhu taçlandırıyor. Trieste’nin mazisindeki gayet karmaşık titreşimleri tenimizde hissettiren bir diğer unsur da çok sesli Les Babettes grubunun kulakları okşayan fragmandaki ahenkli eşliği.
Kadın yönetmenler
Festivalin bu seneki Avrupalı kadın yönetmenlere yönelik “Yabani Güller” (Wild Roses) seksiyonunda odak ülke Trieste’nin fazlasıyla yakın komşusu Slovenya oldu.
Hayatın Sessizliği (V tišini življenja/The Silence of Life) adlı film seyirciyi enerjisiyle coşturan bir numaralı iyimserlik timsaliydi.
Yönetmen Nina Blažin’in, yaşını başını almış Manca Košir ile bizi tanıştırırken görünürdeki niyeti hastalık, palyatif bakım, kanser, ölüm gibi mevzularla mesai tüketmemizi sağlamak olsa da kahramanımızın hayat enerjisi, sempatikliği, espri gücü ve optimistliği filmi bir yaşam dersine dönüştürüyor.
19 yaşında oynadığı bir filmde ölmüş bir kişiyi canlandırdığı andan itibaren içinde olgunlaşmaya başlamış ölüm hissi Manca için korkutucu olmaktan çok uzak. O hayata felsefeyle bakmayı başarmış, ruhani dünyayla kendine göre gayet derin bağları olan, şahane bir insan!
Üstelik çehresine ve bilhassa ağzına yönelik olarak yapılan son müdahalelere rağmen enerjisinden bir şey yitirmiyor, aksine her anının değerini bilip yılmıyor, doyasıya yaşıyor. Yönetmen Nina bize babasının vefatıyla alakalı hislerini de aktarırken, bir diğer bilge insan olan annesiyle de tanıştırıp hayat hakkında bize duygusal jimnastik yaptırıyor.
Çok hususi anlarla bezeli, senaryosu belki biraz dağınık olsa da muhakkak ki seyirciyi ele geçirip sarmalayan bir filmle karşı karşıyayız. Unutulmaz şahsiyet Manca’nın başrolde olduğu eser Portorož Sloven Filmleri Festivali ve Torino Film Festivalinde de hakkıyla yer almıştı.
Taşıyıcı anne Zhana
Gürcistan’da taşıyıcı annelik yapmak kanunî olsa da dinamiği sömürenler mevzubahis kadınların hayatını riske sokuyor. 9 Aylık Kontrat (ცხრათვიანი კონტრაქტი/9-Month Contract) adlı belgesel defalarca taşıyıcı annelik yapıp gittikçe artan hayati tehlikeyle karşı karşıya kalan Zhana’nın hikâyesine nüfuz etmemize imkân tanıyor.
Kadın yönetmen Ketevan Vashagashvili’nin elinden çıkma 80 dakikalık mütevazı film bizi muhtelif doğum anlarına dahil ettiği gibi tek başına kızı Elene’yi en iyi şartlarda büyütmeye çabalayan Zhana’nın direncine de hayran bırakıyor. Yetimhanelerdeki korkunç şartlardan kaçıp sokaklarda yaşayacak kadar cesur olan kahramanımız, evladının okuyabilmesi için kendi hayatını adeta feda ediyor.
Dünya prömiyerini CPH:DOX’ta gerçekleştirmiş olan 80 dakikalık Gürcistan, Bulgaristan, Almanya ortak yapımı belgeselin sonunda Zhana’nın, gayet iyi yetiştirmiş olduğu kızının iteklemesiyle nihayet kendiyle alakalı hayal kurmasına da şahit oluyoruz.
Srebrenitsa katliamı
Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentindeki katliamı bize teferruatlı biçimde hatırlatan Kimse size kötülük yapmayacak (Nessuno vi farà del male/No one will hurt you) dehşeti adeta tenimizde hissettiriyor. Arşiv filmleri kötülüğün kol gezdiği Yugoslavya’nın kanlı dağılma sürecini gözümüze sokarken döneme şahit olanların hafızasında kalanlar o anları adeta yaşamamızı mümkün kılıyor. Saraybosna Film Festivalinde dünya prömiyeri gerçekleştirilmiş olan İsviçre yapımı 75 dakikalık belgesel Trieste’de yarışma dışı gösterildi. Ailesi İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bölgesine taşınmış olan yönetmen Dino Hodić vahşet yaşandığında memleketinden uzakta yaşayan bir çocuk olduğundan çok merak ettiği maziyi kurcalama ihtiyacı duyuyor.
Bir zamanlar ahalinin din veya ırk farklarını önemsemeden yaşadığı diyarda nefret tohumları ekildikten sonra bazı insanların nasıl kinle dolduğunu bir kez daha idrak ederken bilhassa komşuların bu ihanete dahil olmalarını fark etmek çok acı. Memlekette eskiden kalabalık ailenin tüm fertlerinin sığdığı büyük evde artık Dino’nun sadece büyükannesi ile marangoz dedesi yaşıyor ve bu vaziyet coğrafyadaki ailevi varlıklarının bir süre sonra sona ereceğine işaret ediyor.
Film boyunca bize rehberlik eden, vahşetten kıl payı kurtulabilmiş Hasan’ın şahitliği seyircide muhakkak ki derin iz bırakıyor.
Lanetli Belarus-Polonya hududu
Bir yanda dinin baskın olduğu, gittikçe fanatikleşen bir diyar, diğer yanda diktatörlükle yönetilen, kanunsuzluğun işkenceye dönüştüğü karanlık bir memleket. Polonya’da Hristiyanlık propagandası Müslümanları mütemadiyen düşmanlaştırırken acımasız devlet Avrupa Birliği’nden aldığı güçle mültecileri geri püskürtüyor; belalı Belarus Rusya’nın piyonluğunu yaptığı için Avrupa Birliği’ne inat,
mültecileri önce kabul edip sonra Polonya sınırına yığıyor. Lakin hava şartlarının dayanılmaz olabildiği ormanlık bölgedeki lanetli hudut bir ölüm kalım sahnesine dönüşüyor. Güvenlik kuvvetleri iki tarafta da kötülükte sınır tanımıyor, mültecilere yardımcı olmaya çalışanlara bile engel olunuyor.
Aralık (Grudzień/December) adlı Polonya, Litvanya ortak yapımı 62 dakikalık eseri defalarca belgesellere ve filmlere konu olmuş bu vahşi dinamiği bir kez daha işlerken çıtayı yükseltip sinema estetiğini layıkıyla kullanmak suretiyle mesajını tesirli biçimde seyirciye iletiyor. Grzegorz Paprzycki imzalı çarpıcı belgesel dünya prömiyerini Sheffield DocFest’te gerçekleştirmişti.
Sürükleyici filmde muhtelif dinamiklerin peş peşe montajlanmış sekansları insanlık dramına kayıtsız kalanlara layıkıyla ayna tutuyor, “ayrıcalıklı” konumlarından feragat etmek istemeyenlerin “çirkinliği” yüzümüze çarpılıyor. Polonya’da ille de büyük tantanayla kutlanması gereken yılbaşı bir sefahat ve tüketim pornografisine dönüşürken, Belarus rejiminin vahşi güvenlik kuvvetleri kösteklenmişliklerinin hıncını korumasız mültecilerden çıkarıyor.
“Kaynakçı kız”
Kaynak ustası genç kadın Katya erkeklerin hâkim olduğu gayet zorlu bir dünyanın ortasında bir çiçek gibi parlıyor!
Kasvetli Belarus taşrasında her şeye rağmen insanlığın ölmediğine şahit olurken, tabii ki Katya’nın kendini zarafetle koruma refleksine hakkını teslim ediyoruz. Lakin Katya’nın uğraşması gereken en büyük problem seneler önce onu terk etmiş olan alkolik annesi. Aradan takriben 20 sene geçtikten sonra, sessiz ve düşünceli kahramanımız annesiyle tekrar yaşama teşebbüsünde bulunuyor. Lakin yeni doğmuş kızkardeşi Amina’ya bir şekilde annelik yapmak durumunda kalırken attığı adımdan dolayı neredeyse pişman oluyor.
Sheffield’de ödüllendirilmiş, akabinde Dok Leipzig ve IDFA’ya iştirak etmiş, Fransa, Hollanda, Belçika ortak yapımı 96 dakikalık film Trieste Film Festivali Belgesel Yarışmasındaki çoğu eser gibi yansıttığı sefalete bizi ziyadesiyle dahil ediyor.
Kadın sinemacı Anastasija Mirošničenko imzalı Kaynamış (Welded together) adlı belgesel zamanından önce olgunlaşmak zorunda kalmış, yüzü ender olarak gülebilen kahramanına hayranlık ve hürmet duymamıza imkân tanıyor.
(MT/HA)








