Öldürülmesi kadar, kadınların öldürmesi de politik bir olay. Şiddete karşı zorunlu ve çaresiz bir eylem olarak nitelenebilecek bu cinayetler, her ne kadar “psikolojik sorunlar”, “kıskançlık krizi”, “saplantılı aşk” gibi kalıplara sıkıştırılmak istense de konu, dönüp dolaşıp eril tahakküme ve buna uygun biçimde kurulmuş sisteme geliyor.
Erkeklerin şiddet eylemlerinde ve kadınları öldürmesinde “mantıklı” açıklamalar ve “gerekli nedenler” aranıyor. Erkekleri öldürdüğünde ise bahsi geçen sistem kadınların üstüne son sürat geliyor.
Alia Trabucco Zerán, erkeklerin kadınlara şiddet uygulama özgürlüğü üzerine kurulu düzende, ülkesi Şili’de çeşitli zaman dilimlerinde cinayet işlemiş dört kadını; Corina Rojas’ı, Rosa Faúndez’i, María Carolina Geel’i ve María Teresa Alfaro’yu karşımıza getirmekle kalmıyor, onların toplumun ahlakçılığıyla ve dönemin adalet anlayışıyla nasıl yargılandığını da hatırlatıyor. Başka bir deyişle yargıdan topluma ve basına dek sistemin işleyişini gösteren tarihî örnekler sunuyor bize.
İthamlar, kanaatler ve gerçekler
Zerán, kitabı hazırlama sürecinde kadınların katil olarak kabul edilmesiyle ilgili sıkıntılar çektiğini, konunun genellikle “katledilen kadınlar” diye anlaşıldığını söylüyor. Burada yine adı geçen sistem devreye giriyor: “Bu yanlış anlaşılma önemli bir şeyin farkına varmamı sağladı: Bir kadının öldüğünü düşünmek, bir kadının öldürdüğünü düşünmekten çok daha kolaydı. ‘Şiddet kullanan kadın’ ya da ‘katil kadın’ demişim fark etmiyordu karşımdaki için aynı hata, işitsel olmaktan ziyade kültürel olan o hata, zihinlerdeki rahatsız edici silahlı kadın imajını silmeyi ve yerine toprağın altında, savunmasız bir kadın resmi çizmeyi başarıyordu. ‘Kadın’ ve ‘katil’ sözcükleri zıt anlamlıydı, birlikte kullanıldıklarında işitilmesi, tahayyül edilmesi imkânsız bir şeye dönüşüyor ve tuhaf bir sağırlığa neden oluyordu; hatta iş, cadıların, Medea’ların, vampirlerin, femme fatale’lerin yer aldığı korkunç fantezilere kadar varıyordu. (...) Görünmez toplumsal cinsiyet kanunları arkadan arkadan işliyor ve şiddet senaryosunu hep aynı yere yönlendiriyor. Öldüren bir erkek olduğunda, erkekliği konusunda asla şüpheye düşülmüyor; neden veya kimi öldürdüğünün, kullandığı silahın ya da içinde bulunduğu şartların hiçbir önemi yok. Erkeğin şiddet içeren bir davranışta bulunması, hep bir ihtimal dahilinde ve hatta onun gerçek bir erkek olma statüsünü teyit eden bir şey bu. Ancak bir kadın katil olduğunda, iki şeye göre kanunsuz bir şey yapmış olur: Ceza kanununa göre ve kadın olmayı düzenleyen kültürel kanunlara göre. Bu çifte suç, otoriteye bu iki misli karşı geliş, kulaklarda malum kısa devrenin yaşanmasının asıl sebebi.”
Erkek egemen sistem tarafından kadınlara çizilen sınırların ve biçilen rollerin dışında bir duruma yoğunlaşan Zerán, katil kadının hem korku yarattığını hem de itaatsizliğin simgesi sayıldığını hatırlatıyor. Kitaba konu olan dört kadının durumu tam manasıyla böyle. Dahası, feminizmi şüpheli, tartışmalı ve hatta suçlu hâle getirmek için cinayetlerin kullanıldığını da anımsatıyor yazar.

Daha fazla özgürlük için cinayet işlemenin, hem toplumda hem de basında âdeta bir sakız gibi çiğnenmesi Corina Rojas vakasında karşımıza çıkıyor. Zinayla suçlanan kadının erkeklerden daha fazla ceza alması sistemin bir gereği. Zerán, Rojas vakası bağlamında o dönemki (1940’lar) Şili yasalarına dair bir not düşüyor: “Kadının zina suçunu işlemesi, ileri seviye versiyonunda, sadece ahlaka aykırı olarak kabul edilmekle kalmıyor, vatana karşı gerçekleştirilmiş bir eylem olarak görülüyordu.”
Erkeğin onurunun ve prestijinin, kadının davranışlarına ve eylemlerine bağlanmasına dayanan geleneklerin sonuna kadar işletildiği vakada Rojas, “zina yapan kadın” olarak hem mahkeme salonlarında hem de toplumda yargılanıyor. Başka bir deyişle toplumsal cinsiyet kalıplarına göre bir değerlendirme yapılıyor daha çok. Hatta tam da bu nedenle “zayıf” ve “bağımlı” Rojas’ın tek başına cinayet işleyemeyeceği ve eylemi ancak âşığıyla birlikte gerçekleştirebileceği kanaati ağır basıyor. Üstelik “aşkın”, “tutkunun” ve “şehvetin” işin içine sokulmasının, daha doğrusu Rojas’ın suçunun böyle kelimelerle tasvir edilmesinin, bu duyguların sömürülmesinden başka bir anlama gelmediğini belirtiyor Zerán.
Rojas vakasındakine benzer biçimde, 1923’te eşini boğarak öldürüp parçalara ayıran Rosa Faúndez’in de katilliği ve eylemi tek başına işleme ihtimali hayli zayıf bulunuyor toplumda: “Rosa Faúndez Cavieres’in detaylı itirafına rağmen kimse ona inanmadı. Bu gerçekten inanılmaz bir cinayetti. Kadınlar iyi anneler ve örnek eşler olmalıydı, yemek yapmalı ve altı yedi çocuk doğurmalıydı, hepsinden önemlisiyse kocalarını doğrayıp ortalıkta dolaşmamalıydı. ‘İşin içinde mutlaka suç ortakları, tehlikeli mafyalar ve karanlık sırlar vardı’ şeklinde yazdı gazeteler. Açıklanamazı açıklayacak erkekler müdahil olmalıydı bu cinayete.”
Yapılan çeşitli denemeler sonunda cinayeti işlediği kabul edilen Faúndez’in, bu eylemini “işi nedeniyle güçlü erkeksi özelliklere sahip olmasına” bağlıyorlar. Gerek savcı gerek basın, “duygusuz”, “kayıtsız”, “sessiz” ve “sakin” diye nitelediği Faúndez’e “sıradan olmayan bir kadın” diyor âdeta. Dahası var: “Savcı hem suçlamalarında hem de basına yaptığı açıklamalarda, çalışan bir kadın olmaktan ileri gelen toplumsal cinsiyete itaatsizlik ve feminist hareketin ilerlemesi ile Santander’in vahşice öldürülmesi arasında bir ilişki kuruyor. Çalışmasını, para kazanmasını ve bir erkeğin koruması olmadan sokaklarda dolaşmasını, sanığın en büyük suçu cinayetin öncülleri diye gösteriyordu savcı.”
Zerán’ın ifadesiyle bir kez daha “toplumsal cinsiyet kanunlarının ihlali, ceza kanununun ihlalinden önce geliyor.” Buna rağmen kadın olmasından dolayı basın, Faúndez’in işlediği cinayeti “kıskançlığa” bağlarken savcı da benzer bir imada bulunuyor.
‘Makul ve mantıklı iyi aile babası’nın katli
Zerán’ın anlattığı vakaların ortak yönü, katilin kadın olmasının ve cinayeti tek başına işlemesinin yarattığı infial. Bunun esas nedeni ise itinayla kurulmuş kalıpların kanıtlarla ve itiraflarla yıkılması. Yazar María Carolina Geel’in beş kurşun sıkarak sevgilisini öldürmesi de kalıpların yerle bir eden bir başka vaka. Diğerlerindeki gibi failin sessizliğini ve beyanlarını dikkate almayan basın cinayet için gerekçeler üretiyor: “Birkaç saat içinde (…) tüm gazeteler cinayetin gerekçelerinde bir anlaşmaya varmış gibiydi: Aşk, kıskançlık, hezeyan. Herhangi bir kanıta ihtiyaç duymadan anlatılmaya hazır olan bu hikâye, Crillón Oteli cinayeti ile ilgili tartışmasız gerçekleri yansıtıyormuş gibi günümüze kadar ulaştı. (...) Tekrarlana tekrarlana kadın bedenine bir dövme gibi kazınan kıskançlık ve delilik, böylesine vahşi bir cinayete son derece etkili bir açıklama getirdi. Editoryal çizgileri ne olursa olsun medyanın tamamı bir erkeğin aşkından yanıp tutuşan, başka biri var diye kıskançlıktan deliye dönen, sebepsiz yere tetiği çekebilecek kadar dengesiz bir kadın imajı çizdi.”
“Aşkın” ve “kıskançlığın” bu vakada da kullanışlı birer neden hâline getirildiğini hatırlatan Zerán, asıl sebeplerin üzerinin örtüldüğünü söylüyor. Kaldı ki Geel, eyleminin nedenine dair herhangi bir beyanda bulunmuyor, yalnızca kamuya açık bir yerde ve birçok insanın önünde cinayet işlediğini kabul ediyor.
Kadın bir yazar tarafından öldürülen “makul ve mantıklı iyi aile babası”nın, hem Şili hem de dünyanın geri kalan hukuk sisteminde kurucu bir figürle ilişkilendirildiğini anımsatan Zerán, cinayetin sebebinin ise Geel’in “fiziksel özelliklerinde, hormonlarında ve veremediği kimyasal tepkilerde” arandığını söylüyor. Sonra, işin içine psikolojik sorunlar, intihar ve şiddet eğilimi de dâhil ediliyor. Zerán, Geel için de işletilen sisteme dair bir yorumla çıkıyor bu noktada karşımıza: “Kadının elinin kalem tutmasındaki sorun, silah tutmasındakinden çok da farklı değil. Bir edebiyat yazarı olabilmek için kadınlığını gizlemenin bir benzeri, kadın suç işlediğinde de görülüyor; suç işleyen kadın kavramı ancak suç işleyenin kadınlığına dair stratejik bir sorgulamadan, hatta bir müzakereden sonra tahayyül edilebilirlik kazanıyor; o süreçte kadın, canavar, erkeksi veya anormal ilan edilebiliyor. Gazetecilerin ve psikiyatrların tehlikeli yaklaşımlarına göre María Carolina Geel katil olabilmek için ya kadın olmaktan ya da en azından ‘normal’ bir kadın olmaktan vazgeçmeliydi. Bir yazar olmak, edebiyatta isim yapmak için mücadele vermiş biri için cezaların en korkuncuydu bu.”
‘Toplumun temel çekirdeğine saldıran kadın’
Yanında çalıştığı ailenin üç çocuğunu zehirleyen María Teresa Alfaro’yu diğer üç kadından büyük bir sessizliğin ayırdığını hatırlatan Zerán, Alfaro’nun “aile birliğini bozmakla”, “aileyi mahvetmekle” ve “bir evi yıkmakla” suçlandığını söylüyor. Sokaktaki insan, bu minvalde yapılan “haberleri”, “toplumun temel çekirdeğine saldıran kadın” şeklinde algılıyor. Üstelik anne ve eş olmayan, çalıştığı evin bir odasında kalıp az saygı duyulan bir iş yapan Alfaro, toplumsal rolüne tam anlamıyla girememiş görünüyor. Evli bir erkekle ilişkisi olması ve daha evvel kürtaj yaptırması ise her şeyin üstüne tüy dikiyor: “Alfaro’nun evlilik dışı ilişki yaşaması ve hamileliklerini sonlandırması, işleyeceği cinayetlerin çok net sinyalleri olarak yorumlandı. ‘Alfaro’nun önceki davranışları kusursuz değil’ diye yazacaktı yargıç, ‘zira evli bir erkekle cinsel ilişki yaşadığını, birkaç kez de kürtaj olduğunu kabul ediyor.’ (...) María Teresa Alfaro için erişilmez kılınan annelik, patronu Magaly Ramírez için de kaybedeceği bir şey olacaktı. Zehirli biberon cinayeti, ‘eşitlik’ sözcüğünün anlamını en şiddetli ve en gerçekçi şekilde sorgulayacaktı.”
Alfaro vakasında da dedikodu çarkı döndürülüyor; kadının kıskançlık nedeniyle ve çiftin evliliğine zarar vermek için cinayetleri işlediği yazılıp çiziliyor. Ardından, işverenlerinin romantik ilişkisine müdahale etmesi cinayet nedeni olarak sunuluyor. Oysa Alfaro tatmin edici bir cinayet gerekçesi sunmuyor mahkemede.
Zerán, bu vakanın toplumdaki karşılığına ve yargılamaya dair yorum yaparken 1960’ların koşullarını anımsatıyor: “Bir hizmetçinin hissettiği öfkeyi ciddiye almak, yani ‘evet, öldürdü çünkü rahatsızlık duyuyordu ve günlük yaşamında düzenli olarak haksızlığa uğruyordu’ demek, Şili’nin toplumsal yapısındaki en derin çatlaklardan birini tartışmaya açmak anlamına gelirdi ki o yıllarda ülkenin toplumsal yapısı şiddetli ideolojik tartışmaların odak noktasında yer alıyordu ve mahkemeler bu konuyu duruşmaların dışında tutmayı tercih ediyordu.”
Alfaro’nun öfkesi, cinayetlerin hasetle ve kıskançlıkla ilişkilendirilmesini kolaylaştırıyor çünkü o, kendisini evin hanımı gibi görüyor ve bu duygulara ihtiyacı olmadığını söylüyor. Fakat mahkeme, hem kıskançlığı hem de ihaneti ve güveni suistimali, cinayetlerin gerekçesi olarak kabul edip Alfaro’yu idamla cezalandırıyor, daha sonra bu ceza on dokuz yıl hapse çevriliyor.
Zerán’ın anlattığı cinayet hikâyelerinin faillerinden Corina Rojas ve Carolina Geel aftan yararlanıyor, Rosa Faúndez birkaç yıl hapis yatıyor ve Terasa Alfaro on yıl hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılıyor. Haklarında yapılan haberlere, üretilen dedikodulara ve millî bir mesele hâline getirilen yargılamalara rağmen hiçbiri ömrünün sonuna dek kodeste kalmıyor. Yazar bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Onu infaz etmek fiilde, imgelemde ve dilde sistematik şekilde reddedilmiş bir özneyi kabul etmektir ve bu kabullenme gerçekten yaşansaydı kadınların pasif, ölçülü, fedakâr, sevgi dolu ve hepsinden önemlisi zararsız olduğunu inatla tekrar eden toplumsal cinsiyet modelinin sorgulanmasına yol açardı. Bu tehlikeli senaryo karşısında af, en iyi alternatif olarak görünüyor. (...) Cumhurbaşkanı, ofisinde kararı onayladığında satır aralarında da şunu teyit ediyor: Sizi affediyoruz çünkü herhangi bir tehdit teşkil etmiyorsunuz veya teşkil ettiğiniz tehlike aslında sizi infaz etmemizi ya da cezaevinde tutmaya devam etmemizi gerektirecek kadar ciddi değil. Sizi affediyoruz, hanımefendi çünkü altı üstü bir kadınsınız. Üstelik silahsız bir kadınsınız.”
(AB/NÖ)







