Yakın zamanlara kadar İstanbul’un en şaibeli, tehlikeli, hatta lanetli semtlerinden biri payesine sahip Tophane’nin Boğazkesen caddesine Tomtom Kaptan sokak bağlanır.
Lakin mevzubahis sokakta Fransız Kapitülasyon binası, Fransız Sarayı, Venedik Sarayı, İtalya Başkonsolosluğu ve son zamanlarda malum skandalların yaşandığı tarihî İtalyan Lisesi’nin varlığı sokağa adını veren şahsiyetin Osmanlı dönemi mühtedilerinden olduğuna dair bir yanılgı yaratır.
Sokağın İstiklal caddesine yükselirken dönüştüğü Postacılar sokaktaki İspanyol Kutsal Topraklar Manastırı, Santa Maria Draperis kilisesi, Glavani apartmanı veya Hollanda Şapel’i de sizi yanıltmasın; İtalya kökenliler, Kılıç Ali Paşa, Cigalazade Yusuf Sinan Paşa, Ali Biçni bir yana Hollanda kökenli Küçük Murat Reis ve Süleyman Reis’in aksine Tomtom (Ahmet mi, Mehmet mi?) Kaptan yapay zeka kaynaklarında aktarıldığı kadarıyla özbeöz Osmanlı tebaasından bir Türk denizcisiymiş.
İsminin kulağa yabancı gelmesinin, İngilizce Tom adından türemiş gibi durmasının fonetik çağrışımlara yol açması normalmiş; zaten Tomtom Kaptan malum caddede adını taşıyan bir camiyi bile İstanbul’a kazandırmış. Fakat bıraktığı mütevazı eser Kemeraltı caddesinde Sinan yapımı, Ayasofya minyatürü (Kaptan-ı Derya) Kılıç Ali Paşa camii (ve külliyesi) kadar haşmetli olmadığı için asla turistik popülerlik elde edememiş.
Derken Tomtom’un imdadına, 1941’de Fransız Sarayı’nda doğup zamanla dünya çapında bir yıldız hâline gelen Janko Nilović (Yanko Niloviç) yetişmiş.
Jay-Z, Beatnuts, Dr.Dre, Joey Bada$$ gibi müzisyenlerin şarkılarında Janko’nun bestelerinden yaptıkları alıntılar, müzik kariyeri 16 yaşındayken Galatasaray Lisesinde verdiği konserle başlamış sanatçının tekrar gündeme gelmesini sağlamış.
Karadağ Yıldızı – Janko Nilović’in alıntısı (Montenegro Star – The Sample of Janko Nilović) adlı belgesel bizi meşhur müzisyenin yıllardan beri yaşadığı Paris’ten İstanbul’a, oradan da asla ayak basmadığı, babasının memleketi Karadağ’a sürüklüyor.
2026 Fransa, Türkiye, Karadağ ortak yapımı 80 dakikalık filmin yönetmeni Nikola Vukčević’in adı senaryo hanesinde de karşımıza çıkıyor; kendimizi fazlasıyla müdahale edilmiş hadiseler silsilesine sanki oryantalist bir masala teslim edercesine bırakıyoruz…

Güzel Türkçe
Belgeselin başında kanser hastası olan kahramanımızın adeta son günlerini yaşadığı hissine kapılıyoruz. Nitekim doktoru ve sevenleri Karadağ’dan gelen konser teklifini Janko’nun muhakkak ki reddetmesi gerektiğini düşünüyor. Lakin hayatı boyunca alkışlardan beslenmiş olması bir yana, müzik duayeni o güne kadar ziyaret etmediği babasının memleketi Karadağ’ı görme fikriyle coşuyor.
Muhtelif komplikasyonlar sonrasında işler yoluna giriyor girmesine de, Janko doğduğu ve müzik kariyerinin başladığı İstanbul’a da fırsat bu fırsat “uğramalıyız” diyor.
Eh! ne de olsa İstanbul’lu Janko babasının kavaslık yaptığı, bahçesinde diplomatik misyon temsilcilerinin çocuklarıyla oynayarak büyüdüğü Fransız Sarayını tekrar görebilmek, poliglot dağarcığında mühim yer kaplayan Pire’li annesinin Rumcası’nın engin bahçede yankılanışını hatırlamak için bu ziyaretin belki de son fırsat olduğunu düşünmekte.
“Tomtom Kaptan sokakta mahallenin son Levanten oğlanlarıyla yokuş yukarı (ve aşağı) top koşturduğum günler gözümde tütüyor” dese şaşırmayacağız!
Bu arada seyirci Janko’nun yıldızının rep sanatçıları aracılığıyla tekrar parladığı dönemden çok önce, 1970’ler ve 1980’ler boyunca epey tanındığını; 30’dan fazla albüme imza attığını, hatta mahlasla 20 albüm daha ürettiğini belgesel aracılığıyla öğrenmiş oluyor. Lakin Janko, farklı farklı kültürlerin harmanlandığı İstanbul’daki yuvasında müzikle büyüdüğü günleri, kariyerinin temelini oluşturduğu için müthiş bir heyecanla aktarıyor.
O zamanların nispeten muhafaza edilebilmiş kültürel mozaiğinde muhtelif kökenli müzisyenlerle amatörce de olsa başlayan macerası onun yalnız gezegen çapındaki müzisyen kimliğini değil, emsallerine artık ender rastladığımız, hakiki bir “dünya” vatandaşı personasını pekiştirmeye de muhakkak ki vesile olmuş.
Çocukken öğrendiği Türkçe’yi biraz unutmuş olsa da İstanbul ziyareti sırasında sık sık kullanmak belli ki ona müthiş bir haz veriyor; onun yozlaşmamış kelime dağarcığı, ifade biçimleri ve diksiyonu bizim ayarı bozulmuş kulakların pasını siliyor.

İstanbul’a yazık olmadı mı?
Babasının Karadağ’daki köyüne uğrayacağı duyulduğunda köy ahalisinin paranoyaya kapılıp aileden kalma ev ve arazilere el koymaya geldiğini sanması evlere şenlik.
Janko’nun doğup büyüdüğü Tomtom mahallesindeki Fransız Sarayı’na diplomatik temsilicilerden zar zor alınan ziyaret izni ise bürokrasi ve güvenlik paranoyası açısından tam bir kara mizah örneği sayılabilir.
İstanbul’da uğradığı Kontra Plak müzik dükkanında Tülay German veya Dario Moreno’nun plaklarını bulamayışı Janko’yu hem şaşırtıyor, hem de üzüyor. Ne de olsa “Her akşam votka rakı ve şarap” cümlesiyle tanınan Sarhoş adlı eserin yaratıcısı Janko’nun ta kendisi.
Fecri Ebcioğlu’nun Türkçe sözlerini yazdığı ve Moreno dışında Tanju Okan ve Gökçe Kılınçer’in de seslendirmiş olduğu parça gönül isterdi ki Janko’nun İstanbul’da yemek yediği restoranda daha makul şekilde icra edilebilsin!
Cebinin içi gibi hatırladığı İstanbul’un fazlasıyla değiştiğini ifade eden Janko telif hâkları muntazaman toplanabilmiş olsaydı mevzubahis şarkıdan bir servet sahibi olabileceğini de manidar bir ifadeyle söylüyor.
Mütevazı olduğu kadar iddialı belgesele adını veren, bestesi kendine ait Montenegro Star parçasını Janko bembeyaz kıyafet ve şapkasıyla Podgorica havaalanı pistinin ortasına kondurulmuş kuyruklu beyaz piyanosunda çalarak filmin fiyakalı imajına cila çekiyor.
Fakat Janko’nun yaşama gücüne hayran olunduğu kadar, “Allahaısmarladık” diyerek vedalaştığı İstanbul’un asırlar içinde oluşmuş kendine has kimliğinin nasıl çarçur edildiğini tekrar hissedip hüzünlenmemek de elde değil.
Milliyetçi zihniyetle zayıflatılmış, lakin başka bileşenlerle de olsa ister istemez tekrar oluşmuş İstanbul’un etnik mozaiğine Karadağ’lı Niloviç’ler dışında, Miloviç, Marinoviç, Markoviç, Bogdanoviç, İvanoviç, Petroviç, Popoviç, Vukçeviç, veya Zeliç’lerin nice ahfatları halen dahil olsalar fena mı olurdu?
Yoksa benimkiler, milliyetçilikle bilhassa harmanlanmış bir toplumda mutlak çoğunluğun bir parçası olunduğunda azınlıkla empati kurmanın imkânsız, dolayısıyla kavramın başından itibaren kadük olduğunu ezik egosu yüzünden bir türlü hazmedemeyen, azınlıktan zevzek bir zatın zırvaları mı?
(RL/NÖ)







