Ilısu Barajı hakkında iki farklı kalkınma kaydı tutulabilir. Birincisi, barajın beş yılda 12,2 milyar kilovatsaat elektrik ürettiği ve ekonomiye yaklaşık 38 milyar lira katkı sağladığıdır. İkincisi, aynı barajın 199 köyü etkilediği, 85 köyü tamamen sular altında bıraktığı ve yaklaşık 55 bin insanı yerinden ettiğidir. İkisi de doğrudur; fakat biri projenin makroekonomik çıktısını, diğeri bu çıktının üretildiği yerel ve toplumsal maliyet zeminini gösterir. Ilısu örneği bu nedenle, kalkınmanın yalnızca toplam üretim kapasitesiyle değil, fayda ve maliyetlerin toplumsal dağılımıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar.
Ilısu Barajı'nda 2019'da su tutulmaya başlandığında Hasankeyf'in mezarlığı çoktan taşınmıştı; on iki bin yıllık yerleşim geçmişi taşıyan kasaba kısa süre içinde baraj gölüne dönüştü. Yerinden edilen yalnızca tarihî bir kent dokusu olmadı; mağaraları, bahçeleri, tarım ve hayvancılığa dayalı geçim pratikleriyle Dicle etrafında şekillenmiş bir mekânsal ve üretimsel süreklilik de kesintiye uğradı. Nitekim Hasankeyf üzerine yapılan saha çalışmaları, yerinden edilenlerin önemli bir bölümünün karar süreçlerine katılmadığını, kamulaştırma bedellerini adil bulmadığını ve barajı kendi yaşamları açısından faydalı görmediğini ortaya koyuyor.
Kalkınmanın iki muhasebesi
Bu getiri-maliyet ayrışması yalnızca Ilısu'ya özgü değildir; bölgenin daha geniş kalkınma tarihinde de mühendislik başarısı ile toplumsal bölüşüm sonuçları çoğu zaman aynı yönde ilerlememiştir. GAP projesi, resmî anlatıda suyun ovaya inişi, elektriğin üretimi ve Güneydoğu'nun kalkınması olarak sunuldu. Rakamlar da bu anlatının ölçeğini gösteriyor: 2024 sonu itibarıyla 675 bin hektar alan sulamaya açıldı; güncellenen hedefin yüzde 60,8'i gerçekleşti. Bu, kuşkusuz önemli bir mühendislik ve altyapı kapasitesidir. Fakat su bu coğrafyada homojen bir girdi değildir; erişimi kurumsal olarak belirlenir, getirisi ise mülkiyet ve kredi ilişkileri içinde bölüşülür. Sulama arazi değerini artırdığında kazanç toprağı elinde tutana akarken, gerekli yatırım maliyetleri küçük üreticiyi krediye ve tüccar avansına bağımlı kılabilir. Bu yüzden asıl mesele suyun ovaya ulaşıp ulaşmadığı değil, kimler için üretim kapasitesi, kimler için borç ve bağımlılık yarattığıdır. İbn Haldun’un asabiyye ve umran ayrımı da tam burada önem kazanır: birlikte hareket etme kapasitesi ortak yatırım, güven ve risk paylaşımı yaratıyorsa kalkınmanın zemini olur; suya, krediye ve desteğe erişimi dar çevrelerin denetimine sokuyorsa patronajı güçlendirir.
Bu ayrım, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ailecilik ve aşiretçilik üzerinden somutlaşır. Bu ağların kalıcılığı irrasyonel değildir: resmî kurumların ve piyasaların etkin işlemediği yerde akrabalık ve aşiret ilişkileri enformel sigorta, kredi ve güvence işlevi görür. Fakat aynı işlev bir bedel üretir. Aşiretçilik yalnızca folklorik bir kültür meselesi değil, suyun, kredinin, desteğin ve pazarın nasıl dağıtıldığını etkileyen bir kaynak tahsis mekanizmasıdır. Su şeffaf kurallarla değil yerel güç ilişkileriyle dağılıyorsa, kredi teminatı ve aracılık üzerinden işliyorsa, tarımsal destek bilgiye ve bürokratik temasa göre şekilleniyorsa, kaynaklar en verimli kullanıma değil en güçlü ilişki ağına yönelir. Böylece etkinlik düşer, bölüşüm bozulur; güven vardır ama herkese açık değildir, koruma vardır ama çoğu zaman bağımlılık üretir.
Bugünün makroekonomik tablosu bu tartışmayı güncel bir zorunluluk haline getirmiştir. TÜİK'in Eylül 2026 verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 29,73'e, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 27,62'ye ulaşmıştır; Merkez Bankası da 2026 yıl sonu gıda enflasyonu varsayımını yüzde 19'dan yüzde 26,3'e yükseltmiştir. Bu revizyon yalnızca bir tahmin güncellemesi değil, tarımsal arzdaki kırılganlığın fiyat istikrarını tehdit eden yapısal bir unsur haline geldiğinin kabulüdür. Gıda fiyatlarını elbette aşiret ilişkileri değil; döviz kuru, enerji, finansman, mazot, gübre ve sulama maliyetleri belirler. Fakat aynı maliyet şoku bütün üreticilere eşit dağılmaz: küçük, stok tutamayan ve krediye teminatla erişen üretici, artan maliyeti fiyatına yansıtamaz. Bu nedenle gıda enflasyonu yalnızca fiyat istikrarı sorunu değil, riskin ve maliyetin kimde biriktiğini gösteren bir bölüşüm göstergesidir.
Barışın maddi zemini
Küçük üreticinin ayakta kalması kolektif kapasiteye bağlıysa, bu artık yalnızca bir tarım politikası meselesi değil, barış tartışmasının da maddi zeminidir. 2025'ten bu yana barış sürecine ilişkin tartışmaların yeniden görünür hale gelmesi, meselenin güvenlik politikalarının yanı sıra geçim, üretim, emek ve bölüşüm koşullarıyla birlikte ele alınması gerektiğini gösteriyor. Çatışmanın gerilemesi, yıllarca ertelenmiş sınıfsal ve iktisadi sorunları kendiliğinden çözmez; onları daha görünür hale getirir. Asıl soru şudur: açılan iktisadi alan kimler lehine işleyecek? Barış getirisi küçük üreticinin, kadınların ve gençlerin koşullarını iyileştirebilir; fakat mevcut mülkiyet yapıları, kredi ilişkileri ve patronaj ağları değişmediği sürece dar çevrelerde de yoğunlaşabilir.
Bu yoğunlaşma üç kanaldan işler: toprak rantı, kredi ve ücret. Düşen risk primi ve artan yatırım iştahı ulaşım ve ticaret ağlarını canlandırır, kredi kanallarını genişletir, sermayenin bölgeye yönelimini güçlendirir. Fakat sulama ve altyapı yatırımlarının yarattığı arazi değeri artışı, mülkiyetin yoğunlaştığı bir yapıda çoğunlukla toprağı elinde tutana rant olarak döner; kiracı ve mevsimlik işçi, üretimiyle yarattığı bu değer artışından ancak sınırlı biçimde pay alır. Kredi arzı genişlediğinde teminat gösterebilen büyük üretici finansmana düşük maliyetle erişirken, teminat kısıtı altındaki küçük üretici tüccar avansına ve enformel borç ilişkilerine yönelmek zorunda kalır. Sanayi yatırımı istihdam yaratır; fakat sendikal örgütlenmenin zayıf ve işgücü fazlasının yüksek olduğu bir bölgede aynı istihdam, düşük ücretli bir emek rejimini kalıcılaştırabilir.
Barışın iktisadi başarısı bu nedenle yatırım hacmi ya da büyüme oranıyla değil; rantın kimde toplandığı, kredinin kime açıldığı ve üreticinin ürününü hangi pazarlık gücüyle satabildiği gibi bölüşüm göstergeleriyle ölçülmelidir. Bu mekanizmalar dönüşmediği sürece barış, toplumsal bir dönüşüm olmaktan çıkar; mevcut güç ilişkilerinin daha sakin ve daha düşük riskli bir ortamda yeniden üretilmesinden ibaret kalır.
Örgütlülüğün iktisadi karşılığı
Bu yüzden yeni dönemin anahtar kavramı örgütlülüktür; ancak bu kavram, parti, belediye ya da dernek düzeyindeki temsilden fazlasını anlatır. Bölüşüm ilişkileri üretimin gerçekleştiği yerde kurulur: fiyatın oluştuğu pazarda, kredinin koşullarının belirlendiği masada, suyun bölüşüldüğü kanal başında. Tek başına kalan üretici girdiyi yüksek fiyattan alır, ürününü az sayıda alıcının hâkim olduğu piyasada satar, depolayamadığı için hasat döneminde düşük fiyata razı olur, krediyi ancak yüksek maliyetle bulur ve suyun yönetiminde söz sahibi olamaz. Bu bireysel çaba eksikliği değil, piyasa gücünün eşitsiz dağılımıdır.
Kooperatifler, üretici birlikleri, demokratik sulama yönetimleri ve kadın üretici ağları ancak bu eşitsizliği dengeledikleri ölçüde iktisadi anlam kazanır: ortak girdi alımı maliyeti düşürür, ortak depolama hasat baskısını azaltır, ortak pazarlama pazarlık gücü yaratır, katılımcı sulama yönetimi suyu yerel güç ilişkilerinden çıkarıp üretim ihtiyacına bağlar. Elbette kurumun adı tek başına yeterli değildir; karar gücü dar bir çevrede toplanan kooperatif patronajı yeniden üretebilir. Belirleyici olan üyeliğin açıklığı, kararların şeffaflığı, yönetimin hesap verebilirliği ve küçük üreticinin pazarlık gücünü gerçekten artırıp artırmadığıdır.
Hasankeyf geri gelmeyecek. Fakat Dicle ile Fırat arasındaki coğrafyada suyun, toprağın ve emeğin nasıl bir üretim ve bölüşüm rejimi içinde yeniden kurulacağı hâlâ açık bir sorudur. Bu mesele, İbn Haldun’un asabiyye ile umran arasında kurduğu ilişkiyi bugün yeniden anlamlı kılıyor. Asabiyyenin niteliğini belirleyen, birlikte hareket etme gücünün kendisi değil; bu gücün hangi kurala, hangi sorumluluk düzenine ve hangi ortak fayda anlayışına bağlandığıdır. Kapalı sadakat ilişkilerine sıkıştığında kaynakları yakınlık ve hiyerarşi üzerinden dağıtır; şeffaf ve hesap verebilir kurumlara bağlandığında ise dayanışmayı üreticinin pazarlık gücünü artıran bir iktisadi kapasiteye dönüştürür. Barış da ancak bu maddi zeminde, üretimin ortak bir gelecek kurabildiği yerde kalıcılaşır. Umran, tam da bu dönüşümün adıdır.
(DÖ/HA)


